Kral Oidipus’tan Hamlet’e baba katilliği üzerine

“İnsanın dinamikleri aynı kalıyor, zaman içinde değişen şey yalnızca çevresi” biçiminde bir bakış etkileşimleri ve tarihselliği görmekte eksik kaldığı ölçüde insanı anlamaktan da uzaklaşıyor. İnsanın değişirken değişmesi, değiştirdiği sonucunda tekrar değişmesi sonsuz bir devinimi oluşturuyor. Bu devinimi ifadeye çalışan sanat, farklı renkleri, sesleri, duyguları ve düşünceleri bünyesinde başarıyla toparlayabildiği ölçüde kavrayışımızı derinleştirip zihnimizin kapsadığı alanı genişletiyor

William Shakespeare’in 17. yy. başında yazdığı görkemli eseri Hamlet, o günden bu yana belki de en çok sahnelenen oyunlardan olduğu gibi aynı zamanda hakkında en çok yazı yazılan edebiyat eserlerinden biridir. Hamlet’in 1996 yapımı Kenneth Branagh’ın yorumu sinemalara yeni geldiği zamanlarda az sayıda izleyicinin olduğu bir salonda bir kaç defa çok beğenerek filmi izlediğimde henüz çok gençtim. Yıllar sonra bu yazıyı yazmak için tekrar izlediğimde filmle ilgili düşüncelerimin pek de değişmediğini gördüm.

Branagh’ın filmi orijinal metne sadık kalarak senaryolaştırmış. Dört saat süren filmde gerilim hiç düşmediği için heyecanla izlenebilen başarılı bir yapım ortaya çıkmış. Konuyu, olayları hatta kimi diyalogları ezbere bilmeniz bu durumu değiştirmiyor çünkü Hamlet, yazı boyunca değinmeye çalışacağım gibi insanlığın ruhsal gelişiminin uzun tarihsel sürecini kapsayan geriliminin öyküsünü anlatıyor.

Kenneth Branagh’ın Hamlet’i başarıyla canlandırdığı filmde Richard Attenborough, Julie Christie, Billy Crystal, Judi Dench, Gérard Depardieu, Charlton Heston, John Mills, Robin Williams, Kate Winslet, John Gielgud, Derek Jacobi, Nicholas Farrell ve Jack Lemmon’ın da aralarında olduğu pek çok usta oyuncu rol alıyor. Her birini izlemek çok keyifli olsa da benim için Kate Winslet Ophelia rolünde ve Robin Williams düello tanığı rolünde özellikle etkileyiciydi.

Freud ve Hamlet: Babaya ilişkin ikircimli duygular üzerine

Freud, Hamlet’i Sophokles’in Kral Oidipus eserine benzetir. Yani Hamlet’te Oidipus kompleksine ilişkin temayla ve nihayetinde baba katilliği ile ilgilidir Freud’a göre:

Manzum tragedyaların bir başka örneği olan Shakespeare’in Hamlet’i de Kral Oidipus’la aynı kaynaktan beslenir. Ancak aynı konunun ele alınışındaki farklarda, iki kültürün birbirinden çok uzak iki çağa ait olduğunu ve insanın ruhsal yaşamındaki bastırmaların dünyevi yaşama doğru ilerleyişini görürüz. Oidipus’taki çocuğun arzularıyla ilgili fanteziler, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, su yüzüne çıkar ve gerçekleşir. ‘Hamlet’te ise bu arzu bastırılmış olarak kalır ve varlığından ancak –tıpkı nevrozlarda olduğu gibi- engellemeler aracılığıyla haberdar oluruz. (Rüyaların Yorumu, s. 298)

Sophokles’in Kral Oidipus’u yazdığı dönemden Shakespeare’in Hamlet’i yazdığı döneme yaşanan tarihsel değişimlerin insan ruhsallığı üzerindeki izlerini iki eser arasındaki farkları takip ederek görebileceğimizi vurgular Freud. Köleci dönemde yaşayan Sophokles’in ve kapitalizmin gelişmeye başladığı İngiltere’de yaşayan Shakespeare’in eserlerindeki farklılıkların ortaya konulması, üretim ilişkilerinden insan ilişkilerine oradan da insan ruhsallığına yansıyan ve bir devinim içinde birbirini etkileyerek dönüştüren bir seyri gözler önüne serer.

Bastırmaların tarihsel olarak artması ve nevrotik insanın pekişmesine ilişkin “ilkel”den bu yana yaşanan değişimi Totem ve Tabu’un son paragrafında şu şekilde ifade eder Freud:

Şurası kesin ki bizim düşünce ile eylem arasında yaptığımız ayrımı ne ilkel ne de nevrozlu tanır. Nevrozluda eylem, tamamen ket vurulmuş haldedir, yerini tamamen fikre bırakmıştır. İlkel ise eyleme engel tanımaz; fikirleri hemen eyleme dönüşür; hatta onda eylemin, fikrin yerini aldığını bile söyleyebiliriz. (…) (Totem ve Tabu, s.239) Ve biliyorsunuz kitap Goethe’nin Faust’undan yaptığı şu alıntıyla sona erer. “Başlangıçta eylem vardı.”

Freud tarihler üstü bir insan tanımlamaz, tersine insanlığın ruhsal gelişiminin tarihselliğine işaret eder. Oidipus, Hamlet ve Karamazov Kardeşler incelemeleri de bu tarihselliğe ilişkin edebiyat alanından kanıt toplama çabalarıdır bir anlamda. Örneğin bu eserlerde izini sürdüğü Oidipus Kompleksinin cinsiyete dayalı işbölümünden, sınıflı toplumların var olduğu, pekiştiği, yerleştiği ve geliştiği bir döneme kadar nasıl geliştiğini ensest yasağından başlayarak anlamaya ve anlatmaya çalışır. Freud, komünal dönemden kendisinin yaşadığı İkinci Dünya Savaşı’nın öngünündeki kapitalist dünyaya, insanın içsel çatışma ve gerilimlerinin ne yönde geliştiğini tanımlama gayreti içindedir. Ona göre Oidipus Kompleksi de diğer ruhsallık dinamikleri gibi, insanlığın ilk döneminden bu yana var olmadığı gibi Sophokles’ten bu yana da aynı biçimde kalamaz. İnsanı böylesi tarihsel bir yöntemle ele almanın kendisi aynı zamanda sönümlenebilecek veya farklılaşabilecek olana da işaret eder; “İnsan topluluğu aile biçiminde olduğu sürece çatışma kendini Oidipus karmaşası olarak dışa vurmak, vicdanı devreye sokmak, ilk suçluluk duygusunu yaratmak zorundadır.” (Uygarlığın Huzursuzluğu, s. 89) Freud’un “aile biçiminde olduğu sürece” ifadesiyle getirdiği sınırlama açıklamaya çalıştığım sönümlenme olanağını anlatır.

Oidipus, farkında olmadan babasını öldürüp annesiyle birlikte olurken, Hamlet’te babanın amcası tarafından öldürülmesi ve annesiyle amcasının birlikte olması üzerine oğulun yaşadığı gerilimler ve bu gerilimlerin saraydaki ilişkilere yansımaları anlatılır. Sophokles’in eserinde Oidipus bilmeden de olsa babasını öldürüp annesiyle birlikte olurken, Hamlet de çocukluk dönemi arzularının gerçekleştirilmesini temsil eden bir amca dolayımı oluşur. Babayı öldürerek tacı, tahtı ve anneyi alan amca, Hamlet’in öfke, suçluluk ve intikam duyguları içinde boğulmasına yol açar.

(…) insanların suçluluk duygusu ilkel babanın öldürülüşüne dayanıyorsa, bu pekala bir pişmanlıktır. (…) Bu pişmanlık, baba karşısındaki kökensel duygusal çift değerliliğin sonucuydu. Oğullar babadan nefret ettikleri gibi onu seviyorlardı da. Nefretin saldırganlıkla tatmin edilmesinden sonra, eylemden duyulan pişmanlıkta sevgi öne çıktı ve baba ile özdeşleşme yoluyla üstbeni kurdu, babaya karşı gerçekleştirilen saldırganlık eyleminin cezasıymış gibi bu üstbene babanın gücünü verdi, eylemin tekrarını engelleme amacı güden kısıtlamalar koydu. Babaya karşı saldırganlık eğilimi sonraki kuşaklarda da tekrarlandığı için suçluluk duygusu da varlığını sürdürdü, bastırılan ve üstbene aktarılan her saldırganlıkla yeniden güç kazandı. Sanırım iki konuda nihayet tam bir aydınlığa kavuşuyoruz; vicdanın oluşumunda sevginin payı ve suçluluk duygusunun vahim kaçınılmazlığı. (Uygarlığın Huzursuzluğu s. 88-89)

Babasının öldürülmesi ile birlikte Hamlet’in kafası alabildiğine karışır. Özdeşim kurmak istediğinde idealleştirdiği, öldürmek istediğinde nefret ettiği babaya ilişkin çocukluk duyguları,  babasının ölümü ile birlikte yeniden canlanır. Üstelik çocukluktakinden daha geri bir ruhsallıkta. Bu kez özdeşim kurulan baba ve öldürülmek istenen baba ayrışır. Çift değerli duygular hissettiği baba idealleştirilen ve nefret edilen olarak ikiye bölünmüş gibidir. Ölen baba idealleştirilen iken, amca nefret edilen babanın temsilidir artık. Çocukluk fantezilerine ve suçluluk duygularına gerileyen Hamlet, amcası Claudius’u öldürmek ister ancak bir yandan da kendisini de amcası kadar günahkar görerek tasarladığı eylemi gerçekleştirmekte tereddüt eder.

Babaya karşı ikircimli duygular hisseden insanların babanın ülkedeki temsili olan kral için de benzer duygular taşıdıklarını anımsamak gerekir. Yani Hamlet hem babasını hem kralını kaybettiğinden iki kayıpla ilgili de büyük sorumluluklarının ağırlığını taşır.

Ayrıcalıklı kişilere reva görülen davranışlara gelince, bu kişilerin gördükleri sevgi ve saygının, tanrı mertebesine çıkarılmalarının karşısında çok güçlü bir düşmanlık duygusunun yer aldığını ve dolayısıyla burada da duygusal ikirciklilik durumunun gerçekleşmiş bulunduğunu kabul edebiliriz. (Totem ve Tabu s. 79)

Babası bir kral olarak da çok kudretlidir, yüceltilmiştir. Oyun boyunca Hamlet, babasına övgüyle seslendiği anlarda hemen sözünün arkasına ya kendisini ya da amcasını aşağılayan cümleleri de ekler “Ben Herakles’e ne kadar benzemezsem/ O da o kadar benzemiyor babama” (Hamlet, s. 14). Ancak bunca kudretli olan kral, bahçede uyurken kardeşinin kulağına akıtıverdiği birkaç damla zehirle ölecek kadar da savunmasızdır.

Açıklaması pek o kadar kolay olmayan başka bir çelişki de, hükümdara, doğa güçleri üzerinde büyük bir kudret atfedildiği halde, bunca şeye gücü yeten iktidarı sanki kendi öz korunmasını sağlamaktan acizmiş gibi, kendisini tehdit eden tehlikelere karşı özel bir dikkatle koruma gereğinin duyulmasıdır. (Totem ve Tabu s. 77)

Hamlet, yazıldığı günden bu yana defalarca ele alındı, çok sayıda dile çevrilip farklı kültürlere uyarlanarak sahnelendi, hakkında çok sayıda inceleme yapıldı. Freud’un Hamlet’i psikanalitik açıdan ele alması tüm yorumlara derinlik kattı ve metnin hiç açılmayan katmanlarının okunmasını sağladı.

Hamlet, neden bu kadar ilgi görür insanlar için nasıl bir evrensel meseleyi anlatır? sorusunun yanıtı genellikle bu eserde bir krallığın çöküşünün, çürümenin, yenisinin doğuşunun, saray içi ilişkilerin başarıyla anlatıldığı yönünde verilir. Freud’un, Oidipus’la Hamlet’in temasındaki ortaklığa değinmesi oyunun katmanlarını açmak ve görüşümüzü derinleştirmek açısından zenginleştiricidir.

Hamlet intikam almak ve harekete geçmek konusunda neden bu kadar tereddüt etti? Hamlet de sorar bu soruyu kendine. Metni inceleyenler de tarih boyunca çeşitli yanıtlar verir. Kimileri Shakespeare’in oyundaki gerilimi sürdürmek istemesi nedeniyle Hamlet’in tereddütlerinin uzun sürdüğünü söylese de oyunun dört saatlik alışılmamış süresi bu yanıtı geçersiz kılar. Goethe bu soruyu şöyle yanıtlar: “Hamlet, giderek gelişip her şeyi istila eden düşünce dünyası yüzünden eylem gücü felç olmuş bir insandır. (…) Düşüncelerinin solukluğundan hasta olmuştur.” (Rüyaların Yorumu, s.299) Freud Goethe’nin yorumunu değerlendirir ve ekler: “Hamlet kesinlikle eyleme geçme gücü olmayan biri değildir.(…) Hamlet her şeyi yapabilir; yapamayacağı tek şey, babasını saf dışı ederek annesinin yanındaki yerini alan yani kendisinin bastırılmış çocukluk arzularını yaşayan adamdan intikam almaktır.” (Rüyaların Yorumu,s. 299) Ama sonunda Hamlet Claudious’u öldürür. Onun gelişmiş vicdanı (Freud’un alıntıladığım tanımındaki anlamıyla) amcasını öldürmeden önce suçluluk duygusunu azaltacak delilleri toplamakla meşguldür. Ancak oyunun sonlarında amcası, annesinin ölümüne sebep olduktan sonra kılıcını ona fırlatabilir Hamlet.

Hamlet hakkında yazdıklarıyla Freud genel olarak edebi eserlere ilişkin okuma gücümüzü de geliştirir. Bir oyunda, romanda, filmde anlatılan karakterlerin, yönetmenin, yazarın bilinçdışı üzerine yani doğrudan ilk bakışta görünmeyene dair de düşünmemiz için bir yöntem sunar. Eserin çekirdeğine doğru yolculukta bize iyi bir araç sağlar.

Ayrıca her nevrotik sendromu, hatta her rüyayı anlayabilmek için çok katmanlı bir yorum gerekiyorsa, her gerçek edebi eser de yazarın ruhundaki birden fazla motiften, coşku ve uyarımdan kaynaklanır ve böylece birden fazla yorumu mümkündür. Ben burada yaratıcı yazarın ruhundaki en derin katmanı yorumlamaya çalıştım. (Rüyaların Yorumu, s. 300)

Freud, Rüyaların Yorumu’nda Shakespeare’in kendi babasının ve oğlunun ölümü ardından Hamlet’i yazdığını hatırlattıktan sonra ekler: “… henüz yas tutarken babasıyla ilgili çocukluk duygularının yeniden canlandığını varsayabiliriz.” (Rüyaların Yorumu, s. 299) “Bir sevgi nesnesinin yitirilmesi sevgi ilişkilerindeki çiftdeğerliliğin açığa çıkması için kusursuz bir fırsattır.” (Freud, Yas ve Melankoli)

Hamlet’teki kadınlar: Kraliçe ve Ophelia

Kraliçe, filmde geçkin yaşına rağmen aşık bir genç gibi sıçrayarak yürüyen, gülen, içen, sevişen, kendi zevklerinin peşinde bir kadın olarak çizilmiş. Kocasının öldürüldüğünü bilmiyor, oğlunun yaşadıklarını da anlamıyor, takip etmiyor, edemiyor. Kendi hayatı konusunda bir hayli edilgen bir duruşu var. Hamlet’in Polonius’u öldürdüğü sahnede annesine söyledikleri onun içinde kocasına dair şüpheler doğursa da en sonunda zehirli şarabı içecek kadar saf, çabuk inanan, aşık ve derinleşemeyen bir kadın. Babanın hayaleti Hamlet’e babasının katili olan amcayı öldürmesini söylerken “Annene el kaldırıp kirletme elini” der. Anne, Hamlet’in intikam planlarının hedefinde değildir.

Ophelia ise, Hamlet’e olan aşkıyla abisinin ve babasının söyledikleri arasında kalan nihayetinde babasının sevdiği adam tarafından öldürülmesi sonrasında deliren ve nehirde boğularak ölen güzel genç kadın. Hamlet intikam planları yapmaya başladığında Ophelia’yı da kendinden uzaklaştırır, aynı zamanda amcasıyla ve annesine olan nefretiyle uğraşı yüzünden zihninden ve yüreğinden de öteler onu. Karakter olarak zayıf ve az gelişmiştir Ophelia. Hamlet onun gelmekte olan fırtınalara dayanamayacağını öngörerek manastıra gitmesini söyler.

Freud’un baba katilliği açısından incelediği eserler olan Kral Oidipus, Hamlet ve Karamazov Kardeşler serisi, kadınların tarihsel olarak giderek geriye itilmesi açısından da karşılaştırılabilir. Babalar ve oğullar çatışmalarında giderek daha baş başa kalırken anne-kadın daha da silikleşir. Böylece sınıflı toplumların tarihinin aynı zamanda kadının ikincilleştirilmesinin de tarihi olduğunu bir kez daha görürüz. Köleci dönem eseri Kral Oidipus’ta İokaste (anne-eş) bir birey olarak daha görünürken kapitalizmin ilk dönem eseri Hamlet’te kadınlar (Ophelia ve Gertrude) kendi kaderini eline alamasa da önemli ikincil karakterler olarak var olurlar oysa kapitalizmin yakın dönem eseri olarak Karamazov Kardeşler de kadınlar artık tümüyle sahne gerisine çekilir.

“Yas ve Melankoli” açısından Hamlet

Hamlet’in babasının kaybı ardından yaşadıklarını melankoli hali, yastan daha iyi açıklıyor. Çünkü “Yasta kayıp belirlidir, bilinçdışı değildir” melankolide kişi “kimi kaybettiğini bilse bile kendi içinde neyi kaybettiğini anlayamaz”. Yani melankoli, sevilen nesnenin “yastan farklı olarak bilinçdışı kaybı” ile ilişkilidir. Hamlet’in aştığı, aşmaya yaklaştığı iç çatışmalarına gerilemesine yol açan kaybı, yalnızca kral olarak babasının yerine geçme düşünün yitirilmesi değildir, ikircimli duygularını bir arada tutan bağların ortadan kalkması benliğinin yarılmasına ve bölünmesine neden olmasıdır. Kayıp kuşkusuz bilinçdışıdır.

Melankoli “… aktivitelerin inhibisyonu ve kendini kınamaya, yermeye varan ve sanrısal cezalandırılma beklentisinde sonuçlanacak şekilde, kendine saygıda azalma halidir.” (Yas ve Melankoli, Freud) Bu nedenle de Hamlet’in amcasını cezalandırmakla ilgili tereddütleri uzun sürer. Çünkü cezalandırılması gereken o mudur yoksa kendisi midir bir türlü bilemez. Amcasını günah çıkarırken öldürmeye yeltenir ancak onu suçüstü yakalayıp öldürmesi gerektiğine karar vererek vazgeçer. Nihayet annesini ve kendisini zehirledikten hemen sonra Claudius’u öldürecektir. Günahını kendi çocukluk fantezilerinden tanıdığı amcasını kendisininkini aşan bir suçun içindeyken öldürmek ister Hamlet.

Hamlet’in deli taklidi yaptığı anlara yani amcasıyla veya annesiyle karşılaştığı zamanlara ilişkin durumunun melankoliye özgü bir maniyi andırdığını söyleyebiliriz. Kendisinin tasarladığı oyunun sahnelendiği bölümde, annesinin odasına gittiğinde, amcasıyla sarayda karşı karşıya geldiği diyaloglarda bir mani halinin izlerini taşır.

örneğin fakir bir adamın büyük miktarda para sahibi olup, günlük ekmeğini düşünmekten kurtulması, uzun ve çetin bir uğraş sonrası başarıya ulaşılması veya insanın uzun süredir baskısını sürdüren zorluklardan bir anda kurtulması gibi. Bütün bu durumlarda, tıpkı manide olduğu gibi bir keyif ve neşenin ortaya çıktığı ve melankolideki çökkünlük ve inhibisyonun tersine her türlü etkinliğe hazır ve hevesli olduğu görülür. Maninin böyle bir zaferden başka bir şey olmadığı, ancak burada egonun üstesinden geldiği veya yendiği şeyin gizli olduğunu öne sürebiliriz. (Yas ve Melankoli, Freud)

“Yasta dünya, melankolide ise ego değersiz ve boş hale gelmiştir.” Bu nedenle aslında etrafındakiler tarafından aşağılanmak pek umurunda değildir. Hamlet’in amcasının kendisine tokat attığı sahnenin ardından gülümseyerek konuşmaya devam etmesi anlamlıdır. “Dahası çevrelerindeki insanlara karşı, böylesine değersiz bir insandan beklenebilecek alçakgönüllü ve boyun eğici davranışlar sergilemezler”der Freud melankolide yaşanan maniyi açıklamak için. Hamlet’in kendisini aşağılayan sözleri ile sarayda planlarını gerçekleştirirken kopardığı gürültü arasındaki tezatlık da bu şekilde açıklanabilir.

Freud’a ilham veren kişi olarak Shakespeare

Hamlet’in kimi bölümlerinde Shakespeare sanki Freud’un kuramını anlatıyormuş gibi hisseder ve etkilenirsiniz. Bir kaç tadımlık örnek vermek istiyorum. Hamlet hayaletin peşinden gideceği sırada Horatio şöyle seslenir: “Ya denize doğru çekerse sizi?/Ya da denize inen uçurumun korkunç tepesine? /Ve orada bir başka hayalet olup /Alırsa aklınızı başınızdan? /Bir çılgınlık sokarsa içinize? Düşünün! /Başka bir şey olmasa da yerin kendisi /Gözünü gönlünü karartır insanın /Bakınca yukarıdan derinlere, /Uğultusunu duyunca denizin.” (Hamlet, S. 27) Hamlet’in sadık dostu Horatio uyarısını yaparken, sanki kendi ruhunun derinlerine, bilinçdışının karanlıklarına doğru bakarak konuşur gibidir.

Hayaletten babasını öldürenin amcası olduğunu öğrenen Hamlet “Ey bilinmeyeni bilen ruhum benim!/Amcam demek” (s. 30) derken aslında bilinçdışında bilmekten söz eder.

Guildenstern ve Rosencrantz ile Hamlet’in diyalogları ise şöyledir: “(Guildenstern) Rüyalar tutkulardır işte. Tutkunun özü bir rüyanın gölgesidir sadece. (Hamlet) Rüyanın kendisi de bir gölgedir.” (s. 55)

Hayalet Hamlet’e şöyle seslenir: “En zayıfları en çok sarsar gergin düşünce” (s.102)

Çürüyen bir saray: “Bir kral ölürken tek başına ölmez”

“Danimarka bir zindandır”ya da “Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığında” sözleri geçiyor oyunda… Baba Fortinbras’ın yerine geçen oğul Fortinbras, Norveç Kralı ilan etmiştir kendisini ve babasının Danimarka’ya kaybettiği toprakları geri almak için çabalar. Ölen baba Hamlet’in yerine ise yeni kuşak Hamlet geçememiş tacı, tahtı amcasına kapmıştır. Yeni kral Claudius ve Kraliçe Gertrude ise gününü gün eder, sarayda eğlence içinde yaşarlar. Kimse kimseye güvenmez, herkes birbirinin ardından iş çevirir Danimarka’da. Polonius oğlunu izler, herkesi gözetler ve krala anlatır. Nihayetinde gözetlerken kendisinin de öldürülmesi aslında her şeyin açığa çıkacağı zamanı haber verir. Bu durumu Hamlet oyunda şöyle anlatıyor: “Çığırından çıkmış bir zaman bu /Ey kör talihim benim! /Bana düşmez olaydı dünyayı düzeltmek.” (Hamlet, s. 37)

Hamlet, Fortinbras liderliğinde Polonya’ya giden orduları gördüğünde şöyle söylüyor:

Bunca asker, bunca para /Toy körpe bir prens geçmiş başına /Yüreği kutsal bir tutkuyla coşmuş (…) meydan okuyor /işe şeref karıştı mı / bir hiç uğruna kavga çıkarmaktır büyüklük daha çok /(…) Ben hala uyutmaktayım her şeyi /Nasıl yüzüm kızarmasın görünce karşımda /On binlerce insanın yakın ölümlere gittiğini? Bir kaç dönüm yer savaşıp alacakları /Orduların kılıç oynatmasına elvermez /Ölülerin gömülmesine yetmez bir avuç toprak /Ey düşüncem, bundan böyle ya kana boyan, /Ya da beş para etmediğine yan. (Hamlet, s. 116)

Hamlet’in içinde açığa çıkan gerilim, bastırılanların başka kılıklarda ve zorlayıcı dinamiklerle geri dönmesi, büyük ölçekte saray için de geçerli oluyor bir yandan. Çatışmaların kanlı biçimde çözüldüğü saraya son sahnede giren Fortinbras, tahta geçerken “Cesetleri kaldırın” diyor. Böylece yeni kuşaklara yol veremeyen, sırası gelince sahneden çekilip onlara alan açamayan Danimarka Krallığı, genç kral Fortinbras’ın egemenliğine geçiyor. Eski kuşakların kendi arzularıyla genç kuşakları meşgul etmesi, sahneyi onlara bırakamamasının çocukluk düşlemlerinin bastırılmasını ve yerine yetişkin uğraşlarının geçmesini engellediğini de gösteriyor Hamlet bir kez daha bizlere.

Aslında her birini derinleştirmenin mümkün olduğu ancak yazının sınırlarının yetmeyeceği başlıkları sadece küçük değinmelerle geçerken Hamlet’in pek çok açıdan çağlar ötesi bir eser olarak insan ruhsallığının karanlık bölgelerini aydınlatmayı sürdürdüğünü ifade etmek istiyorum. Bir yerde Hamlet Ophelia’ya bir mektuptan seslenirken “İstersen güneşin döndüğüne inanma (ama sevgime inan)” (Hamlet, s.48) diyor, bir an durup düşünüyorsunuz henüz karşınızdaki kişi dünyanın güneş etrafında döndüğünü bile bilmiyor ama insanın ruhunun derinliklerindeki pek çok şeyi görebiliyor. Sanki karşınızda büyük laflar eden birinin kurduğu çocukça bir cümleyle şaşkınlıkla gerçeğe dönüyor, onu yeniden kendi gelişim döneminde anlamaya çalışıyorsunuz. Sonra bir gün bizim için de böyle şeyler düşüneceklerini biliyor ve buna rağmen yazmaya devam ediyorsunuz. İşte Hamlet’in mirası bir anlamda budur. Çağına dair iz bırak, yapabildiğince ışık tut ama yerine gelecek olan yeni kuşağı da gör ve yer aç…

Sonsöz

“İnsanın dinamikleri aynı kalıyor, zaman içinde değişen şey yalnızca çevresi” biçiminde bir bakış etkileşimleri ve tarihselliği görmekte eksik kaldığı ölçüde insanı anlamaktan da uzaklaşıyor. İnsanın değişirken değişmesi, değiştirdiği sonucunda tekrar değişmesi sonsuz bir devinimi oluşturuyor. Bu devinimi ifadeye çalışan sanat, farklı renkleri, sesleri, duyguları ve düşünceleri bünyesinde başarıyla toparlayabildiği ölçüde kavrayışımızı derinleştirip zihnimizin kapsadığı alanı genişletiyor. Bu açıdan yazı boyunca adını andığımız üç eseri karşılaştırdığımızda Kral Oidipus’taki Oidipus karakterinin Hamlet’te bir prense ve amcasına bölündüğünü, Karamazov Kardeşlerde ise annenin/annelerin yok edildiği dört erkek kardeşe bölündüğünü görüyoruz. Sınıflı toplumların gelişimi nedeniyle zihinsel ve maddi üretim süreçlerindeki uzmanlaşmanın artmasıyla giderek yabancılaşan insanlığın ruhsallığı da parçalanıyor, farklı varoluşları ikircimli duyguları bir arada tutmakta zorlanıyor. İnsana ilişkin tanılar, tanımlar çeşitleniyor çünkü insanlar ve koşulları da durmaksızın ayrışarak uzaklaşıyor. Ne yazık ki eşzamanlı olarak bireylerin ruhsallığı da sanatsal üretimin içeriği de giderek fakirleşiyor.

Başta söylediğim cümleyi tekrar edeyim. “İnsanı böylesi tarihsel bir yöntemle ele almanın kendisi aynı zamanda sönümlenebilecek veya farklılaşabilecek olana da işaret eder”. O halde yabancılaşmanın derinleştiğini görmemize olanak sağlayan aynı yöntemle onu tersine çevirebilecek sönümlendirebilecek insan ruhsallığını hiç olmadığı kadar zenginleştirebilecek ve insanlığı gönence taşıyacak bir süreci başlatmak da elbette olanaklıdır.

Kaynakça:

Shakespeare W. Hamlet (çev. Eyüboğlu S.) İş Bankası Yayınları, 2018, İstanbul.

Freud S. (1900) Rüyaların Yorumu (çev. Muradoğlu D.), Say Yayınları, 2017, İstanbul.

Freud S. (1913) Totem ve Tabu (çev. Karakaya C.) Kabalcı Yayınevi, 2017, İstanbul.

Freud S. (1930) Uygarlığın Huzursuzluğu (çev. Barışcan H.) Metis Yayınları, 2014, İstanbul.

Psikesinema dergisinin Mayıs-Haziran 2018 tarihli 17. sayısında yayımlanan bu yazı internet ortamında ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann