Emperyalizmin genel bunalımı (4): Aşılamayan kriz…

Alınan tüm önlemlere rağmen kriz aşılamadı. Ekonomide durgunluk ve krizin artçı saldırıları devam ediyor

Emperyalizmin bunalımı şiddetli krizlere dönüştüğünde, emperyalistler bu krizleri farklı dönemlere özgü farklı politika demetleri ile aşmaya çalışırlar. Ancak krizden çıkış için geçmişte uygulanan hiçbir politika artık günümüzde işe yaramamaktadır. Dahası bu politikalar krizi daha da derinleştirmektedir.

Emperyalist kampta her düzeyde görülen (emperyalistler arası çatışmaların derinleşmesi, tek tek emperyalist devletlerde devlet içi çatışmaların yoğunlaşması ve Trump örneğinde görüldüğü gibi devlet başkanını görevden alma çabasına kadar büyümesi, halk muhalefetinin hızla artması ve özellikle orta sınıfların hızla sağa ve sola savrulması, Brexit vb.) çatışma ve kaosun ardında yatan asıl neden budur. Eski yöntemler işe yaramadığı (eski yöntemlerin özü krizin yükünü genelde Dünya’nın emekçilerinin sırtına yüklemekti hep beraber) ve yeni çözümler de geliştirilemediği için emperyalistler birbirlerine düşmüş durumdalar.

Emperyalizmin ilk yıllarında kapitalistler yatırım sorununu, elde biriken aşırı kârları sömürgelere sermaye olarak ihraç ederek aşmaya çalışmıştı. Lenin bunu “emperyalist dönemde meta ihracı yerine sermaye ihracı baskın gelmiştir” diye ifade eder. Sermaye ihracı ve pazar için daha fazla sömürge elde etme çabası, emperyalistler arası bir sömürge yarışına yol açtı ve sonunda sömürgeleri paylaşmak için ilk büyük savaş olan Birinci Dünya Savaşı patladı.

1929 krizi birincisinden çok daha güçlü bir bunalıma yol açmıştı, elde edilecek ekstra sömürge kalmamıştı, burjuva ekonomistlerin önerileri de pek işe yaramıyordu. Keynes ve bazı ekonomistler devletin işe al atıp devlet harcamalarını artırmasını önermişti ama 1937 yılına gelindiğinde, artan devlet harcamalarına rağmen, ekonomideki durgunluk ve kriz hala sürüyordu. Zamanın ABD Hazine Bakanı ve bir Keynesçi olan Hansen, ton olarak oldukça umutsuz bir şekilde, sürekli durgunluk tezini ileri sürmek zorunda kalmıştı. Hansen’e göre ekonomi sınırlarına dayanmıştı, yeni göçlerin yokluğunda durgunluk kapitalizmin yeni normali idi. Summers’a göre de durgunluk artık kapitalizmin normalidir.

Ancak savaş ve savaş sonrası gelişmeler bu durumu değiştirdi ve emperyalistler 25 sene kadar bir büyüme dönemi yakaladılar. Savaş sonrası büyümenin en önemli nedenlerin birisi bizzat savaşın kendisi idi. Savaş süresince mesela ABD oldukça büyük büyüme oranlarına ulaştı. Dahası savaş sonrası tamamı ile yıkılan ülkelerin, başta Avrupa ve Japonya olmak üzere yeniden yapılandırılması, kapitalizm için yeni yatırım olanakları açtı.

Ama bu büyümenin daha farklı ve çok daha önemli iki nedeni daha vardı. Birincisi yeni-sömürgeciliğin geliştirilmesi, ikincisi ise devlet harcamalarının artırılması idi. Keynes bunalımdan çıkmak için devlet harcamalarının artırılmasını istemişti ama aklında emekçilere işsizlik parası, bedava sağlık, eğitim vb. yoktu tabii. Onun kastettiği asıl olarak askeri harcamalar ile kapitalist pazarı derinleştirecek yol, enerji vb. gibi altyapı yatırımları idi ancak 1917’de SSCB’nin, 1945 sonrası ise önce Doğu Avrupa ülkelerinin, daha sonra da Çin’in sosyalizme yönelerek emperyalist sistemden kopması, kapitalist ülkeleri sosyal harcamaları artırmaya zorladı. SSCB sağlık, eğitim, konut, emeklilik, iş gibi insan ihtiyaçlarını, en temel insan hakkı olarak 1936 yılında anayasasına koymuş (Stalin anayasası diye bilinir), dahası, içinden geçtikleri savaşa, emperyalist ablukalara, iç savaşa ve her türlü zorluğa rağmen, bedava eğitim, herkese iş, bedava sağlık hizmeti, herkese emeklilik vb. görevleri gerçekleştirmişti. Fransa, İtalya, Yunanistan gibi ülkelerde sosyalizm sadece işçi sınıfı değil ama köylüler arasında bile güçlüydü. Bu yüzden gelişmiş kapitalist ülkeler sosyalist ülkelerle rekabet edebilmek için sosyal harcamaları hızla artırdılar.

***

Bu dönemdeki büyümeyi sağlayan etkenlerden birisi de savaş sırasında geliştirilen teknolojilerin savaş sonrası kullanıma sokulması olmuştu. Özellikle otomobil sanayinin büyümeye olan etkisi oldukça büyüktür. Otomobil sadece otomobil değildir, kendisi ile beraber petrol ve araba lastiği başta olmak üzere birçok sektörün hızla büyümesini sağlamıştır. Otomobiller için dünya çapında milyonlarca km’lik yollar yapılmış, tamir servis vb. alanları ile devasa boyutta büyüme sağlamıştır. En büyük etkisi ise şehirlerin ve işyerlerinin yeniden planlamasını sağlamasıdır. Otomobil sayesinde büyükşehirlerin dışındaki banliyöler hızla çoğalmış, uçaklarla beraber turizmin en büyük sektörlerden birisi haline gelmesini sağlamıştır.

Savaş sonrası büyümenin en önemli nedeni ise yeni-sömürgecilik ilişkileridir. Bu dönemde Türkiye, emperyalizmin tüm dünyada geliştirdiği yeni-sömürge politikalarının tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Emperyalist tekeller o dönemde Türkiye’de, yukardan aşağıya tekelci bir ekonomi yaratarak ülke ekonomisini kendi denetimlerine almışlardır. Eskiden bunların mallarını satan mesela Koç gibi tüccarlar eli ile fabrikalar, şirketler kurularak yukardan aşağıya (yani serbest rekabetçi bir dönem yaşamadan) tekeller yaratılıyor, bu tekellerin pazarları yüksek gümrük duvarları ile korunuyor ve bu şirketler yedek parça, lisans vb. her şeylerini emperyalist ana şirketlerden yüksek tekel fiyatları ile ithal ederek üretim faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Kapitalist pazarın büyümesi için ülke dört bir yandan karayolları ile donatılıyor, kapitalistlerin malları ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaştırılıyordu. Buna ithale olan yüksek bağımlılığından dolayı ithal ikameci ekonomi adı verildi. Emperyalistler bir yandan yüksek gümrük duvarları sayesinde, herhangi bir rekabetle karşılaşmadan ülkede tekel haline gelirken, mallarını ülkede yüksek fiyatlarla satabiliyor, yedek parça, lisans, know-how fiyatlarını da tekelci kârlarla satarak kârlarını daha da artırabiliyordu. Eski sömürgelerin ve yarı sömürgelerin hızla yeni-sömürgeleşmesi, SSCB’den Çin’e, Küba’dan Vietnam’a kadar birçok ülke sosyalist devrimler yolu ile emperyalist sistemden kopuş olmasına rağmen, emperyalizme oldukça büyük yeni yatırım alanları açmıştı.

***

Bu noktada Üçüncü Dünya ülkelerinde gerçekleşen devrimler, emperyalist pazar için büyük darbeler demekti. Emperyalistler pazarlarını korumak için yeni-sömürge devletlerini, sömürge faşizmi olarak, yukardan aşağıya yeniden organize ettiler. Faşizm çekirdeğinde kontrgerilla olmak üzere yukardan aşağıya kuruluyor, ülkedeki gerici, dinci tarikatlar, ırkçılar bu faşizmin sokak gücü olarak yukardan aşağı devlet tarafından örgütleniyorlardı. İslamcılık ve Turancılık bu noktada emperyalizmin ülkemizdeki ideolojisi haline geldi. Şekli olarak parlamento olsa bile, işler emperyalizm için kritikleştiğinde, halk muhalefeti yükseldiğinde ya askeri darbelerle ya da derin devletin kullandığı farklı araçlarla muhalefeti bastırma yoluna gitti.

Kontrgerilla devletlerinde ya da sömürge tipi faşizmde en önemli rol orduda ve gizli servislerdedir, yani liberallerin Türkiye de asker vesayeti dedikleri şey özünde emperyalizmin velayetidir. Türkiye’de emperyalizm ve faşizm ilişkileri anlaşılmadan politik gelişmeleri anlamak mümkün değildir. Nitekim askeri vesayeti geriletmek adına İslamcı tarikatlara ve siyasi gruplara destek veren sağ ve sol liberaller, kimisi içerde kimisi yurt dışında, çok azı ise sindikleri köşelerinde, başlarına ne geldiğini anlayamamanın verdiği çaresizlikle kendilerini Erdoğan’ın aldattığını ileri sürmektedir. Hayır sizler aldatılmadınız, İslamcıların ne olduğu zaten belli idi ama liberal dünya görüşünüz ile sizin bunu anlamanız mümkün değildi. Liberalizm günümüzde insanları cahilleştirmenin en etkili ideolojisidir. Tüm emperyalist basın, medya ve üniversiteler başta olmak üzere emperyalizmin ideolojik kurumlarının hepsinin, sağdan soldan bu liberal görüşleri pompalamasının nedeni tam da budur. İnsanları körleştirmek ve cahilleştirmek! Faşizmi, emperyalizmi ve aralarındaki ilişkileri gizlemek! Son 30 yılda bu konuda oldukça başarılı olduklarının en önemli kanıtı, başlarına ne geldiğini bile anlayamayan liberallerdir.

***

Tüm olumlu koşullara rağmen, savaş sonrası büyüme sadece 20-25 sene sürdü. 1960’ların sonunda emperyalizm yeni bir krize girdi. Birincisi özelikle sosyal devlet politikaları nedeni ile kârlarının çoğu vergilere gidiyordu. (Mesela 1950’lerde ABD’de en yüksek vergiler yüzde 91 idi.) Ekonomi büyümesine ve kârlar artmasına rağmen, bu kârların bir kısmı emekçilerin sağlık, konut eğitim vb. harcamalarına gidiyordu. İkincisi ise emekçilerin örgütlülüğü ücretlerin hızla artmasını sağlamıştı. Bu ise kapitalistlerin elindeki artı değerin azalmasını sağlıyor, kar düzeylerinin düşmesine sebep oluyordu.

Daha önemlisi otomobil vb. teknolojilerin yarattığı büyüme etkisi ortadan kalkmıştı. Aynı etkiyi yaratacak yeni teknolojiler ise ortada yoktu. (Emperyalistlerin bu aralar bol bol 4. Sanayi Devrimi’nden bahsetmelerinin sebebi bu, yeni teknolojik gelişmeler ekonomik büyümenin motorunu oluşturacak hesapta, ama bana oldukça umutsuz bir çaba gibi geliyor, buna daha sonra değineceğim.)

Ama en önemlisi ise yeni sömürgecilik ilişkileri krize girmişti. Yeni sömürgelerdeki ekonomi emperyalistlerden yapılacak ve aşırı fiyatlandırılmış mal, yedek parça vb. ithalatına bağlıydı. Bu ise sürekli olarak döviz krizleri demekti. Mesela Türkiye’de düzenli döviz krizleri 1970’lere gelindiğinde oldukça şiddetlenmiş, ekonomi tıkanmıştı. Mevcut ekonomik modeli sürdürmek imkansızdı. Emperyalistler bu sorunları çözmek için yeni politikalar demeti geliştirdiler.

Birincisi yeni-sömürge ülkelerde ihraç ekonomilerine geçtiler. Üretimi Üçüncü Dünya ülkelerine kaydırarak hem işçiye verilen ücretleri büyük oranda azalttılar hem de emperyalist ülkelerdeki emekçilerin kullandığı yiyecek ve temel kullanım malzemelerini ucuzlatarak, onların daha yüksek ücret taleplerinin önüne geçmeye çalıştılar. Dahası yeni-sömürgelerdeki işçilerle rekabete zorlayarak ücretlerini aşağıya çektiler, sendikaları ya çok zayıflattılar ya da yok ettiler.

***

Tüm dünyada özelleştirmeyi dayattılar. Bu emperyalistler için devasa yatırım olanakları demekti. Dahası yıkılan sosyalist sistem bu ülkelerin emperyalist pazarlara katılmasını sağladı. Çin’in neoliberal ekonomik modeli kabul etmesi hem Çin’in emperyalist pazarlara katılmasını sağladı, hem de yüz milyonlarca Çinli işçinin dünya işçi sınıfına katılmasını sağladı. Ama en önemlisi ihraç ekonomileri yeni-sömürge ülke ekonomilerini tamamen çözerek, tarımın tamamı ile tekellerin denetimine girmesini sağladı, bu ise köylülerin devasa miktarlarda şehirlere göçünü ve işçi sınıfına katılmasını sağladı. Şu an dünya işçi sınıfı 30 sene öncesine göre neredeyse iki katına çıkmıştır. Dünyada üç milyar kişi artık emeği ile geçinmektedir. Emperyalizm hızla herkesi işçileştiriyor.

Dahası finansal piyasalar ve borsalar yeniden düzenlenerek, kumarhane kapitalizmi denilen ama sermayeye finansal piyasaları sonuna kadar açan bir süreç yaşandı. Hayatın her alanı finansallaştırıldı. Borsalar yeniden yapılandırıldı ve borsalarda, aslında kumar olan çok farklı işlemlerin yapılmasına olanak tanındı. Pazarda gömlekten arabaya, evden tatil turlarına, elbiseye kadar kredi ile satılmayan şey kalmadı. Kazancı sürekli düşen işçiler ile orta sınıfa borçlanarak yaşamak bir alternatif olarak sunuldu.

Ama tüm bu önlemler kapitalizmin bunalımına pek fazla çözüm olmadı. 1987’de borsa krizi, 1991’de Sterlin krizi, daha sonra uzak doğu, Meksika, Arjantin vb. krizleri, 2001 bilişim sektörü krizlerinden sonra kapitalizme asıl darbeyi 2008 finans krizi vurdu. Öyle ki 2008 krizinde değişik tahminlere göre, sadece ABD’de 20 trilyondan fazla para kaybedildi.[1] İngiltere’de banka piyasası beş büyük bankanın elindedir, bu beş büyük bankanın dördü devlet tarafından kurtarıldı, hala bu bankaların bazıları teknik olarak devlet bankasıdır. Çoğunluk hisseleri devlete aittir. Milyonlarca emekçi evlerini kaybetti. Kriz sonucu ABD’de bazı şehirlerde ev fiyatları 500 doların altına düştüğü için, milyonlarca evsizin olduğu ülkede, bankalar bu evleri yıkma yolunu seçti.

Dahası alınan tüm önlemlere rağmen kriz aşılamadı ve ekonomide durgunluk devam ediyor. Ve krizin artçı saldırıları hala devam ediyor. Piyasaya QE adı altında trilyonlarca para verilmesine rağmen (bazı tahminlere göre dünya çapında verilen para 21 trilyon dolardan fazla[2]) ekonomideki durgunluk hala aşılamadı. Devlet QE yolu ile batık menkulleri piyasadan topladı (yani tekellerin zararlarını halka yıktı), piyasaya bu şekilde tarihte hiç görülmediği kadar para verildi, hem de sıfır ya da sıfıra yakın faizlerle (hatta bazı durumlarda sıfırın altında faizlerle) piyasaya para verilmesine rağmen durgunluk aşılamadı.[3]

Neden aşılamadığı ve emperyalist kampta bu konuda ki eğilimler bir sonraki yazıya…

 

Dipnotlar:

[1] https://www.huffingtonpost.co.uk/entry/financial-crisis-cost-gao_n_2687553?ec_carp=6137324315321926147&guccounter=1&guce_referrer_us=aHR0cHM6Ly93d3cuZ29vZ2xlLmNvbS8&guce_referrer_cs=JhiJGPCjV5Z-x9_EYUgqGg ve  https://www.nytimes.com/2014/01/22/business/economy/the-cost-of-the-financial-crisis-is-still-being-tallied.html

[2] https://www.telegraph.co.uk/business/2018/01/30/qe-set-27-trillion-last-hurrah/

[3] https://www.bbc.co.uk/news/business-32284393