Emperyalizmin genel bunalımı (3): Sürekli durgunluk – Ahmet Kaplan

Aşırı tekel kârları kapitalizmi şişmanlatmakta, damarlarını tıkamakta, onu hasta etmektedir. Kriz anları ise kapitalizmin kalp krizi geçirdiği zamanlardır. Lenin, emperyalizm için can çekişen kapitalizm der. Ancak şunu unutmamalıyız, durgunluk bir eğilimdir ve kapitalistlerin bu eğilime karşı alabilecekleri bir sürü önlem ve politika vardır ve bu önlemleri, savaş dahil, almaktan hiç kaçınmazlar

Clinton döneminde Hazine Bakanlığı, Obama döneminde ise Ulusal Ekonomi Konsey Başkalığı ve Obama’nın baş ekonomik danışmanlığını yapan, Halen Harward Üniversitesi rektörlüğü ve Dünya Bankası baş ekonomisti olan Larry Summers’a göre, 2008’den beri var olan kriz sürekli bir durgunluktur (secular stagnation) ve “tatmin edici bir büyüme, ancak uzun dönemde sürdürülmesi imkansız finansal politikalarla (yani finansal balonlarla; -benim notum) mümkündür” ve bu sorun, yine Summers’a göre emperyalizmin önünde duran “en önemli sorundur” Summers bu olguyu, yine kendisi 1930’lar krizinde Hazine Bakanı olan Alvin Hansen’e atfen, Sürekli Durgunluk (secular stagnation) olarak adlandırmaktadır.[1]

1929 krizi sonrası ekonomi, kapitalist devletlerin tüm çabalarına rağmen, depresyondan çıkamamıştı ve Hansen, emperyalizmin genel bunalımını tanımlamak için sürekli durgunluk tezini ortaya atmıştı. Bu teze göre, farklı sebeplerden dolayı (Tabii Hansen ve takipçisi Summers emperyalizmin doğasını gizlemek, emekçilere, sosyalistlere koz vermemek için bu tezi oldukça ideolojik argümanlar ile sarıp sarmalamıştır. Hansen ekonomideki tekelleşme olgusundan bahsetmez ama onun yerine ekonominin doğal sınırlarına dayandığını iddia eder mesela), özellikle sanayide şirketler tasarruf eğilimine girmişler, yatırım yapma hevesleri azalmıştır. Sonuçta, azalan yatırım yapma hevesi talep üzerinde fren etkisi yapıyor, bu da büyümeyi yavaşlatıyor ve fiyatlar üzerinde baskı uyguluyordu. Yani Hansen şirketlerin kazançlarını yatırıma yönlendirmemesini krizin temeli olarak görüyordu. Bunu da sürekli durgunluk diyerek adlandırıyordu.

Büyüme ise mesela 2004-2008 arası ABD de olduğu gibi ancak finansal balonlarla gerçekleşebiliyor, bu ise yıkıcı patlamalara krizlere yol açıyordu (2008 konut kredisi krizi). Durgunluk artık kapitalizmin yeni normali idi. Büyüme olduğu zamanlarda bile bu büyüme sanayi yatırımları ile değil ama ancak finansal balonlarla gerçekleşiyordu.[2] (Summers da aynı şekilde artık durgunluğun kapitalizmin yeni normali olduğunu söylüyor.) Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyüme yıllarında bu tez tam unutulmasa da bir köşeye atıldı, ta ki 2008 finansal krizi sonrası bir türlü aşılamayan durgunluğa kadar.

“Durgunluk ve çürüme eğilimi…”

Aslında bu olguyu ilk ortaya koyanlar, Marksistlerdi. Lenin bunu emperyalizm broşüründe açıkça belirtir. Emperyalizmin başlıca ekonomik temeli, tekeldir. Bu tekel, kapitalisttir, yani kapitalizmden doğmuştur, ve kapitalizmin, meta üretiminin, rekabetin genel koşulları içinde, bu genel koşullarla sürekli ve çözülmez bir çelişki halindedir. Bununla birlikte, bütün tekeller gibi, kapitalist tekel de şaşmaz bir biçimde bir durgunluk ve çürüme eğilimine yol açar.[3]

Tekelci firmalar, tekel olmanın verdiği avantajla, kârlarını hızla artırırlar. Ancak, tekel bu kazandığı parayı eskiden olduğu gibi tekrar yatırıma yönlendiremez. Çünkü zaten tekel demek, tüm pazarın ele geçirilmesi demektir. Bu durumda tekelci firmanın üretimi artırmak için kendi sektöründe yatırımlara girişmesi kendi ayağına kurşun sıkması demektir.

Otomobil firmalarını ele alalım. Tüm dünya otomobil piyasası toplam sayısı on civarında olan tekelci firmanın denetimindedir. Dünya pazarı bunlar tarafından bir şekilde paylaşılmıştır. Mesela Toyota geçen sene dünya çapında 22 milyar dolardan daha fazla kâr elde etmiştir. Bu parayı tekrar otomobil fabrikası açmak için kullanamaz, bu kendi pazarını öldürmek demek olur. Yeni üretilen arabaları satacak bir pazar artık yoktur. O yüzden Toyota’nın yatırımları yıpranma payları, mal çeşitlendirmesi ve yoğun reklam ve pazarlama stratejileri ile satışlarını artırma ya da daha ucuz işgücü olan ülkelere üretimi kaydırma vb ile sınırlı kalmaktadır. Tüm dünya pazarı bir avuç otomobil firması arasında paylaşılmıştır ve bu alanda yeni yatırım olanakları pek kalmamıştır. Rekabet fiyat üzerinden değil (fiyat rekabetinde tekelci ekonomide kazanan olmaz, Kâr Oranlarının Eğilimsel Düşüş Yasasını kapitalistler en az Marksistler kadar iyi bilmektedir) ama yeni modeller, farklı algılar, ürün çeşitlendirmesi yolu ile olur. Bu noktada bazı tekelci firmaların pazar payı azalabilir, artabilir, hatta dünya çapında araba tüketimi yıldan yıla belli oranlarda artabilir ama  sonuçta bu miktar eldeki kârları yeniden yatırıma yönlendirecek kadar güçlü değildir. Tabii Toyota, satışları artırmak için elinden geleni yapar, modelleri sık sık değiştirir, yoğun reklam ve satış faaliyetleri ile, kalite farklılaştırması vb. yöntemlerle satılan araba miktarını artırmak için elinden geleni yapar, ayrıca eskiyen makina ekipman vb. yenilemek zorundadır, ama zaten yukarda bahsettiğimiz 22 milyar dolar kâr, bu masraflar çıktıktan sonra elinde kalan paradır.

Yatırıma döndürülemeyen kârlar

Firmalar işçilerin verimliliğini artıracak yatırımlara girişebilir ama fiyatlar genel düzeyi azalmadığı için bu kârlarını daha da artırmaya yarar. Bu parayı farklı sektörlere yatırmak da kolay değildir, o sektörlerin tekellerinin elinde de oldukça fazla aşırı kâr birikmiş durumdadır. Bu tür yatırımlar tekeller arasında anlamsız bir savaşa yol açar, o sektördeki tekellerde otomobil alanına girebilir, para kazanmak yerine her iki sektördeki tekellerin her ikisi de para kaybeder. Yani fiyat rekabeti ve diğer tekellerin alanlarına girmek emperyalist dönemde kapitalist tekellerin çok nadir başvurduğu yöntemlerdir. Eldeki aşırı kârlara yeni yatırım alanları bulunamazsa, durgunluk başlar, işsizlik artar, ekonomik büyüme oldukça küçülür.

Ama asıl önemlisi yatırım alanına dönmeyen kârlar artık sermaye olma özelliğini yitirir, bu paranın cep harçlığı olma dışında fonksiyonu kalmaz. Şu an tüm büyük firmaların elinde kullanamadıkları muazzam paralar birikmektedir. Mesela Apple 285 milyar dolardan fazla nakde sahipken, GE 82 milyar, Microsoft 142 milyar nakde sahiptir.[4] Ve bu nakit miktarı sürekli olarak artmaktadır. Mesela daha bir sene kadar önce Apple’ın elindeki nakit miktarı 200 milyardı. S&P’ye göre 2017 yılında sadece ABD’deki finans dışı firmaların toplam nakitleri 2,1 trilyon dolardır. Avrupalı emperyalistlerin ise toplam nakitleri 1 trilyon dolar civarındadır.[5] Bunlara, mesela Çin, Rusya gibi ülkelerde hızla biriken parayı ekleyin, durumun boyutu ortaya çıkacaktır. Yatırıma döndürülemeyen kârlardan dolayı, kapitalizmin ağzından burnundan para fışkırmaktadır.

Özlemle beklenen artık gelmeyecek

Aslında kapitalizmin döngüsel krizlerden çok, genel bir durgunluk dönemine girdiğini ilk gözlemleyenlerden birisi Engels’tir. Engels daha 1884’te Babel’e yazdığı bir mektupta (18 Ocak 1884), 10 yıllık kriz dönemlerinin yok olduğundan ve bir kriz bitmeden diğerinin kapıda olduğundan bahseder. 1886 yılında Kapital’e yazdığı önsözde ise “Serbest ticaret kendini tamamı ile tüketmiştir… 1825’ten 1867’lere kadar on yıllık aralarla oluşan durgunluk, genişleme, aşırı üretim ve kriz (döngülerinin) görünüşe göre sonuna gelinmiş, ve sürekli ve kronik bir bunalım bataklığına girmiş bulunmaktadır. Özlemle beklenen genişleme dönemleri artık gelmeyecektir…”[6]

Engels ekonomide durgunluk eğilimini gözlemiştir ama bunun emperyalizm ve tekellerle ilgili teorik açıklamasını yapmak ondan sonra gelen Marksist ekonomistlere düşmüştür. Burada tekrar belirtelim, Engels’in kronik bunalım, Summers’in sürekli durgunluk, Lenin’in durgunluk ve çürüme dedikleri şey hepsi de özünde aynı şeye işaret etmektedir; tekeller ekonomide durgunluk eğilimini ortaya çıkarırlar. Dahası, mesela eski ABD Hazine Bakanı aşırı tasarruf (saving glut) ve Richard, Hicks ve Paul Krugman gibi burjuva ekonomistlerin ortaya attığı likidite tuzağı gibi tezlerin hepsi aynı soruna işaret ederler. Aşırı tasarruf, kazanılan kârların yatırıma dönmeyip tasarrufta kalması olgusuna işaret ederken, likidite tuzağı ise faizler ne kadar düşük olursa olsun, yatırımların olmaması durumunu gösterir. Öyle ki bazı ülkelerde faizler sıfır, hatta sıfırın altında olmasına rağmen ekonomide durgunluk devam etmiş yatırımlar artmamıştır. Tekeller için yatırım alanları oldukça daralmıştır.

Can çekişen kapitalizm

Bernanke’nin tanımı da aslında ilginçtir. Ben aşırı tasarruf diye çevirdim ama, Bernanke aşırı için glut kelimesi kullanır. Bu oldukça olumsuz bir kelimedir, mesela kanda biriken aşırı yağın damarları tıkaması gibi. Gerçekten de aşırı tekel kârları kapitalizmi şişmanlatmakta, damarlarını tıkamakta, onu hasta etmektedir. Kriz anları ise kapitalizmin kalp krizi geçirdiği zamanlardır. Lenin, emperyalizm için can çekişen kapitalizm der.

Ancak şunu unutmamalıyız, durgunluk bir eğilimdir ve kapitalistlerin bu eğilime karşı alabilecekleri bir sürü önlem ve politika vardır ve bu önlemleri, savaş dahil, almaktan hiç kaçınmazlar. Ancak her önlem, sorunun çok daha fazla büyümesi ve daha sert krizlerle sonuçlanır. Tartışmamız açısından ben 19. yüzyıl sonu, 1945 sonrası ve 1970’ler sonrası politikaları inceleyeceğim. Bir dönemde kullanılan politikalar bir sonraki kriz döneminde artık işe yaramadığı için, emperyalizm her kriz döneminde yeni politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır.

Biz şu an oldukça kritik bir dönemde bulunuyoruz, krize karşı eski yöntemlerin artık işe yaramadığı ama yeni politikaların da üretilemediği bir dönemdeyiz. Var olan iktisadi kriz emperyalist kampta her düzeyde politik çatışmaları derinleştirmiştir. Trump ve Clinton ekipleri çevresinde gelişen ve Başkan’ı görevden alma çabasına kadar ulaşan iç çatışmalar, İngiltere burjuvazisinin Brexit konusunda birkaç parçaya bölünmesi, ABD ile diğer emperyalist devletler arasında giderek yoğunlaşan çatışmaların hepsinin arka planında, bu krize karşı alınması gereken politikalar konusundaki ihtilaflar yatmaktadır. Her emperyalist devlet ve tekel grubu bu krizin yükünü diğerlerine yıkmak istemekte, bu ise iç çatışmaları yoğunlaştırmaktadır.

Kriz sadece emperyalistler içi ve arası çatışmaları değil ama aynı zamanda halk ile kapitalizm arasındaki çatışmayı da yoğunlaştırmıştır. Her krizde olduğu gibi kapitalistler krizin yükünü halka yıkmak isterler. ABD ‘den Brezilya’ya İngiltere’den Yunanistan’a, Türkiye’ye halk kriz sonrası hızla yoksullaşmıştır. Emperyalizmin çok övündüğü orta sınıflar bile hızla yoksullaşmıştır, mesela İngiltere’de yoksul insanlar için dağıtılan bedava yemekler eskiden sadece evsizlere işsizlere vb. giderken, şimdi bu yemeklere muhtaç insanlar arasında işi olan insan sayısı oldukça fazladır. Bunun sonucu emekçiler hızla politikleşmekte, merkez partilerden uzaklaşmakta, daha sağ ya da sol partilere kaymakta ama daha da önemlisi, Gezi’de ya da Sarı Yelekliler hareketinde olduğu gibi sokaklara inmektedir.

Emperyalizmin krize karşı nasıl politikalar geliştireceği, hangi eğilimlerin olduğunu bilmek, bu politikalara karşı mücadele edebilmek açısından önemlidir. Ama önce geçmişte emperyalizm nasıl politikalar uyguladı ona bir bakalım.

Devam edecek…

Önceki yazılar:

Dipnotlar:

[1] http://larrysummers.com/category/secular-stagnation/

[2] http://larrysummers.com/2016/02/17/the-age-of-secular-stagnation/

[3] V.I.Lenin, Emperyalizm, Sol Yayınları, sayfa 100

[4] http://fortune.com/2018/02/22/us-companies-overseas-cash-tax-cut/

[5] https://www.gfmag.com/magazine/september-2018/global-finance-cash-25-2018

[6] Engels, Kasım 1886, Kapital’in önsözü