Berlin Zamanı üzerine söyleşi: Yavaş yavaş kendimize benzeyen insanları kaybetmeye başladığımızda…

Gitmeli mi, kalmalı mı? Hangisi daha kolay ya da zor? Evimiz nerede? Tüm bu soruların yanıtı bu söyleşide yok. Çünkü bu oyun bir arayış, var olma, evini arama öyküsü…

Ceren Ercan’ın yazdığı Türkiye üçlemesinin (Seni Seviyorum Türkiye/Kalanlar, Berlin Zamanı/Gidenler, Tahran Rüyası/Saklananlar) ikinci oyunu Berlin Zamanı, Fringe Ensemble (Bonn) ve Platform (Türkiye) ortak yapımı olarak izleyiciyle buluşuyor.

Giden, gitmeye hazırlanan, gidip yerleşen üç gencin yolunu, evini arama öyküsüne odaklanıyor Berlin Zamanı.

Gitmeli mi, kalmalı mı? Hangisi daha kolay ya da zor? Evimiz nerede? Tüm bu soruların yanıtı bu söyleşide yok. Çünkü bu oyun bir arayış, var olma, evini arama öyküsü…

Oyunun yazarı Ceren Ercan ve oyuncular Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ, Kutay Kunt ile oyun öncesi kuliste buluştuk, bu üç gencin hikâyesi üzerinden gitmek, kalmak, yılgınlıklarımız, yalnızlıklarımız, evlerimiz, varoluşlarımız, olamayışlarımız, cinselliğimiz ve arayışlar, ihtimaller üzerine konuştuk.

Öncelikle oyunun yazarı olarak size sormak istiyorum; sizi bu oyunu yazmaya teşvik eden şey neydi, nasıl bir ortamda yazdınız?

Ceren Ercan: 15 Temmuz’dan sonra çıktı fikir. Merkezi bir yerde oturuyorum ve 15 Temmuz’un etkisini uzun süre hissettim. Etrafımdaki insanların 15 Temmuz sonrası açığa çıkan gitme arzusuyla oluştu yazma fikri. Ancak gitme deneyimi burası için çok yeni değil. Gitme fikrinin ekseninde Berlin üzerine çalışmak istedim çünkü Berlin’in çok özel bir durumu vardı Türkiye’den uzaklaşmakla ilgili. Bir taraftan sanatsal, entelektüel olarak bir cazibe merkezi diğer taraftan da çok kozmopolit bir yapısı var. Önceden giden Türklerin oluşturduğu bir doku ve onun yarattığı bir çatışma var. Türkiye’nin siyasi gerilimini aynı şekilde devam ettiren bir yer aynı zamanda. İnsanların orada yaşadıkları çatışma bana buradan uzaklaşma ama uzaklaşsan da aslında olduğun zemini kaybetmenin çok olası olmadığını düşündürdü.

Oyun “Kalanlar, Gidenler, Saklananlar” üçlemesinin bir parçası. Gidenleri, gitmeye karar verenleri anlatıyor. Buradan bakarak gidenleri, gitmek isteyenleri, yola çıkmak üzere olanları oynarken gözlemlemek, o ruh haline girmek sizler için nasıl bir duygu yarattı?

Ezgi Çelik: Oyunda biri gitmiş, biri gitmek üzere, biri de zaten orada yaşayan üç karakter var. Oynadığım karakter Özge tam gitmek üzere. Artık kararını veriyor, eşyalarını topluyor, evini boşaltıyor. Özge’nin gitmeye karar verebiliyor olması çok heyecan verici. Ortak özelliğimiz, ben de gitmek istiyorum ama birbirimizden ayrıldığımız yer; Özge buna karar verdi ve gitmek üzere. Ben böyle bir şeye karar veremedim. Ya da şu an ağır basan şey gitmemek, burada direnç göstermek üzerine. Genel olarak gidenler ve kalanlar üzerinden düşüneceksek her ikisi de zor gözüküyor şu an bana. Gidenlerin çok zorlandığını duyuyorum. Kalanların da öyle… Yerleşik düzene geçmiş, orada bir işi var… Kimisi manevi açıdan çok zorlandığını anlatıyor kimisi “Hiç beklediğim gibi değil” diyor. Belki dünyanın gittiği yerle ilgili, Avrupa’da da pek çok yerde rahatsızlıklar hissediliyor.

Tuğçe Altuğ: Benim oynadığım karakter olan Deniz’in, gitmiş ve orada olmayı denemesine dair yolculuğunu görüyorsunuz. Bende uyandırdığı his deyince şey geldi aklıma: Biz prova yapmaya başladığımızda Ceren sen şöyle söylemiştin: “Siz ‘Kendiniz gitmek istiyor musunuz?’a cevap verin.” Metnin başında bir sürü soru soruluyordu, bir kısmı oyunda var, bir kısmı yok, biz içimizde onları biliyoruz… Benim, bir bildiğimi zannettiğim düşüncelerim varmış, bir de Ceren bize bunu sorduğundaki cevaplarım… Bunların aynı olmadığını fark ettim. O yüzden, Ezgi ikilemdeyim diyor ya, benim de sürekli fikirlerim değişiyor. Ben gerçekten gitmek istiyorum ama bir yandan kalmak da istiyorum. O yüzden belki hem gidelim hem kalalım, bir orada bir burada mı olalım duygusu geliyor. Tek bir doğru yok. Benim de çok fazla arkadaşım gitti. Bu gerçekten çok büyük, major bir değişim. Buradaki bütün hayatını bitirip gitmek… Çok yakın bir arkadaşım bunu yaptı ve şu an yeri yok, yerleşik değil. Gerçek anlamda yersiz yurtsuz kaldı. Bir tane büyük bir bavulu, bir de yarım bir bavulu var. Her eşyasını verdi. Buradaki hayatını sıfırladı; evini kapattı, işinden istifa etti… O kararı vermek, “Ben buradan gidiyorum artık” demek… O çok garip bir şey…

Başka bir arkadaşım yine, gidiyor ama daha bana yakın gibi. Burada da evini tutuyor ve gidiyor. Onu da rüyamda gördüm geçenlerde. Rüyamda ben vapurdan iniyorum; İstanbul, vapur, hava güzel… O köşede oturuyor, görüyorum. Bende de interrail çantası gibi bir çanta var, sanki ben de yüklüyüm gibi. Onu görünce çantayı yere fırlatıyorum ona sarılıp hüngür hüngür ağlıyorum… Gitmek böyle bir şey biraz da. Ben de istiyorum ama bilmiyorum…

Tuğçe Altuğ

Seni bir şehre bağlayan şey, yakın arkadaş çevren, hepsi bir yerlere dağıldığında…

Ceren: Ben de en karışık dönemimdeyim. Şimdi daha fazla hissediyorum. O söylediğin şeyi de çok iyi anlıyorum çünkü neredeyse bütün yakın arkadaşlarım gitti. Fark ediyorum ki seni bir şehre bağlayan şey, o yakın arkadaş çevren, hepsi bir yerlere dağıldığında kökünü kaybetmiş gibi hissediyorsun. O yüzden bu dönem benim için o kadar gün gün değişiyor ki o gerilimi çok yüksek yaşıyorum.

Kutay Kunt: Bir de sürekli yeni katmanlar ekleniyor bu gerginliğe. Olduğu yerde durduğu, “Tamam hadi buna alışırız” gibi bir durum da söz konusu değil.

Ezgi: Bir de ben şunu fark ettim, bir yere tıkılı bakıyormuşum gitmeye. Onu yabancı arkadaşlarımla konuştukça fark ettim. Daha çok şöyle düşünüyoruz ya; ekonomik sebep, politik sebep, kültürel şeyler… Bu yüzden gitmek zorundasın… Dolayısıyla hep mecburiyetten diye düşünüyormuşum. Ama orada olanlar, gidenler açısından bir yandan da şöyle bir durum var; o kendiyle ilgileniyor, kendi modu nasıl, hayatta ne yapmak istiyor? Dolayısıyla sen burada kendine nasıl bir alan yaratıyorsan, burada iç ritmin nasılsa gittiğin yerde de öyle olabilir.

Orada ne kurabildiğinle ilgili…

Ezgi: Aynen. Burada da o grilikte yaşıyor olabiliriz ya da tam tersi kendine bir şey yaratıp, savaş verip, bir şeyler üretmeyi tercih edebiliz. Böyle bir yerden de yaklaşılabilir.

Tuğçe: Oyun nerede durduğumuzu da keşfettirdi bize.

Özge karakteri eşyalarını toplamış, belki de son kez arkadaşlarıyla görüşmek, eşyalarından almak isteyen arkadaşları için evini açmışken şöyle bir cümle kuruyor: “Kendi cenazemi izliyorum.” Ve uzun süredir görmediği, eşyalarını almaya gelen heyecanlı arkadaşlarını seyrederken içinden “Şimdiye kadar neredeydiniz?” diye haykırışını duyuyoruz. Az önce tüm yakınlarımızın gidişi üzerine yaptığımız konuşma ve bu sözleri düşününce aklıma şu soru geliyor: Birlikte olabildiğimiz, yan yana güçlü durabildiğimiz insanlar var olduğu sürece mi iyi hissediyoruz?

Ezgi: Özge’ninki biraz serzeniş; “Bu kadar zaman neredeydiniz? Bu heyecan neredeydi?” gibi. Tabii insandan insana çok değişen bir şey bu. “Tek başıma da mutluyum” diyen çok tanıdığım var. Ben diğer taraftayım.

Kutay: Gittiğinde, sabah kalktığında, sokağa çıktığında senin kültüründen olmayan, seninle aynı dili konuşmayan insanları görmek nasıl bir duygudur? Belki bir iki yıl iyi gidebilir ama bir süre sonra seni burada sen yapan, seni yoğuran şeylerin eksikliğini hissetmek nasıl bir şeydir, beni en çok bu korkutuyor galiba. Burada ne kadar çok sevmediğin şeyler de olsa iyisiyle kötüsüyle seni burası şekillendirdi. Başka bir kültürde nasıl olabilir? “Avrupalı bir Türk gibi mesela” diyor ya oyunda Deniz… Ama “gibi” işte…

Tuğçe: Oraya gidip Avrupalı bir Türk olmak yerine tamamen kendin nasılsan öyle olmak, aradaki dengeyi sağlayan şey sanırım.

Kutay: Ben oraya gitsem kendimi baştan mı yaratmam lazım, öyle mi olurdu? Bu beni çok korkutuyor. Bu zamana kadar gördüğüm, bildiğim her şeyi unutup yeni bir insan mı olmam gerekir…

Eren karakteri “Benim evim nerede?” diye soruyor…

Kutay: Evet, biraz öyle düşünüyorum ben de. Kaybolmuşluk hissi değil mi baktığınız zaman? Belki Uruguay’a belki Jamaika’ya giderim diyor. Nereye gideceğinden çok emin değil.

Ceren: Eren tabii biraz daha genç ve o “Bir dünya vatandaşı olmak da mümkün mü?” sorusuyla başladı. Bütün sistemin dışında olduğunu düşündüğü bir yerden sistemin ne kadar içinde olduğunu fark ettiği bir noktaya onun yolculuğu. Çünkü Uruguay’a gitmek istiyor ama onun için paraya ihtiyacı olduğunu biliyor. O parayı toplamak için de sistemin dışında ne kadar kalabilir? Ya da gece kalacak bir yeri yoksa ve her gün kafede yeni tanışacağı biriyle hayatını devam ettirmek istiyorsa bir noktadan sonra o insanlarla kurduğu ilişkide ne kadar sistemin dışında kalabilir? Eren’in Nazileşmiş bir Türk ile olan sohbeti var hatırlarsınız oyunda ve gece onun evine gitmek zorunda kalıyor. O çıkışsızlık da benim için bir soru işareti. Öyle yaşamak da seni sistemin dışında tutmuyor. “Evim nerede?” dediği şey aslında, “Bir dünya var etmiştim ben ve o dünya nerede, nasıl var edeceğim tekrar?” sorusu.

Kendimize ait bir “yeni” kurmaya çalışırken bir yandan da kaçtığımız şeylerle gittiğimiz yerde karşılaşma, kaçamama hali var. Deniz karakterinin Berlin’de bindiği taksi şoförünün Türk olması ve hemen Türkiye siyasetine vs. dair konuşmak istemesi ve Deniz’in bundan rahatsız olması gibi…

Tuğçe: Evet o zaten tüm bunlardan kaçarak gitmiş oraya. Birkaç kez yapıyor bunu. Hem takside bir Türkle karşılaşması, hem de bir gece eve dönerken ve siniri bozukken, çünkü hiçbir şey istediği gibi gitmiyor toz pembe olmuyor her şey, kapı önünde oradaki Türk komşusuna sinirlenip patlaması gibi… Bir kaçış durumu var ama işte kaçamıyoruz.

Melisa Kesmez’in son kitabı Nohut Oda geldi aklıma oyunu izlerken. Oradaki öykülerden birinde de şöyle soruyordu karakterlerden birisi; “Bir ülke nasıl geride bırakılır, nasıl canına tak eder”. Bu öykülerde de kendi Nohut Odalarını kuran, kurmaya çalışanların hikâyeleri anlatılıyor. Şunu konuşalım mı biraz, gitmek kalmaktan da öte her neredeysek, Deniz “Benim evim nerede?” diye soruyor ya, biz o “ev”leri nasıl üretebiliriz? Sizde nasıl canlanıyor bu?

Ceren: Tahran Rüyası benim için o. Şu an Tahran Rüyası üzerine çalışıyorum. Tahran’a kısa süre önce gittiğimde deneyimlediğim şey şuydu: “Dışarıda var edemediğin şeyi, kendi evini dünyanı nasıl yaratıyorsun?”du. Ev derken sadece kapandığın odadan bahsetmiyorum. Kendi evini, kendi evin olarak gördüğün şeyi nasıl var ediyorsun, nasıl üretiyorsun? Tahran Rüyası’nda biraz buna bakmak istiyorum. Çünkü buna ihtiyacımız var. Ama bunu yapmak için tekrar kozmopolit olanı yakalamak gerektiğini düşünüyorum. Ben burada bireysel olanı düşündüğüm kadar toplum olarak da nasıl bir şifaya ihtiyacımız olduğuyla ilgili olarak da bunu düşünüyorum. O kadar kendi alanımızda ve kendimize benzeyen bir yere kapandık ki yavaş yavaş kendimize benzeyen insanları kaybetmeye başladığımızda, o alan gittikçe daralmaya başladı.

Ceren Ercan ve Kutay Kunt

Tekrar birbirimizi sevmek, anlamak için başka kanallar açmaya ihtiyacımız var

O daralan alanı çoğaltmak zorundayız tekrar. Birbirine benzeme arttıkça, bu durum zenginlik üretmemeye başladı. Oradan çıkmak için uzaklaşan toplumsal grupların birbirine yaklaştığı, sınıfsal ayrışmanın biraz yumuşadığı ve tekrar yan yana gelebildiğimiz uzlaşma alanlarına ihtiyacımız var. Onu da biraz alt kültürle ilişkilendiriyorum. Tahran Rüyası’na biraz onu arayacağım. Yukarıdaki dayatmanın var ettiği o genel prensipte olmaya zorlandığımız, orada sıkıştığımız, kısırlaştığımız, konuştuğumuz şeyleri genişletemediğimiz, birbirimizden bir şey öğrenerek hayatımızı zenginleştiremediğimiz, farklılıklarımızla yan yana duramadığımız yeri tekrar nasıl kazanabiliriz? Fazla düşman olduk. Tekrar birbirimizi sevmek, anlamak için başka kanallar açmaya ihtiyacımız var. Tekrar kozmopolit olan üzerine, birbirine benzemeyenin yan yana gelme hali üzerine düşünmemiz gerekiyor. O yüzden söylediğin şey benim bu dönem en önemsediğim şey aslında. Üçleme de benim için orada kapanıyor. İki oyunda da çok sıkışan bir şey var. Üçüncü oyun da buradan nasıl bir kanal açabiliriz, onun arayışı.

Tuğçe: Çok ayrıştık. En ufak bir şeyde artık insanlar büyük bir tepki, sinir ve düşmanca tavır içine giriyorlar. Diken üstünde bir atmosferle çevriliyiz. O buhran havası altında daha iyi hissetmek için bizler de bir şeyler üretmeye çalışmalıyız.

Birbirimizi daha çok anlamaya çalışmalıyız sanırım…

Ezgi: Evet ama tahammül dengesini nasıl kuracağız bilmiyorum. Ben kendi adıma söyleyeceksem; öyle bir durumdayım ki ne kadar uzak kalırsam o kadar anlayışlı ve anlıyor olabiliyorum ya da empati kurabiliyorum. O yüzden az önce Ceren’in söylediklerini dinlerken hep şunu düşündüm: “Peki nasıl olacak? Acaba bir önermesi var mı?” Tahran’dan da yeni geldi falan hepsini birleştirdim. Bize uzun süredir dayatılan bir sürü şey altta bir yere yerleşti, o yüzden uzaktan empati şahane, uzaktan o konuyla ilgili mesai yapma, üzerine düşünme, anlayış hepsi tamam. Ama ne zaman ki ben Ezgi olarak içine dahil oluyorum; sıfır tahammül, sıfır empati, bir anda her şey sıfırlanıyor. Bu kötü bir şey ama böyle bu halimi de görmem lazım. O yüzden nasıl olacak, o tarafı bende çok flu.

Ezgi Çelik

Dinlemek, gerçekten gerçek insan hikayesi dinlemek…

Ceren: Bence checklistlerimiz çok netleşti ve bunların koruyucu şeyler olduğunu düşünüyoruz. Onlar üzerinden biriyle anlaşıp anlaşamayacağımızı önyargıyla kurup öyle yaklaşabiliyoruz. O checklistlerin ortadan kalktığı ve onları tanımlayamadığımız başka bir evrende tekrar karşılaşsak o zaman acaba birbirimizi dinlememiz mümkün olur muydu? Dinlemek derken de gerçekten gerçek insan hikayesi dinlemekten bahsediyorum. Birbirimizi siyaseten dinlemekten bahsetmiyorum. Başka yaşam pratiklerini paylaşabilecek muhabbet. Çok basit ama çok zor bir şey.

Tuğçe: Mesela diyelim gittik Barcelona’dayız, bir barda oturuyoruz. Biri gerçekten senin yanına gelip “Merhaba nasılsın?” diye sorup sen “Bugün biraz kötüyüm…” dediğinde gerçekten dinleyebiliyor. Sohbet ediyorsun. Gerçekten de merak ettiği için soruyor gerçekten de dinliyor. Bunu muhabbet etmek amacıyla yapıyor. Çok güzel bir şey değil mi bu.

Ezgi: Bu çok güzel ama orada yapıp burada yapamamak çok acayip değil mi!

Ceren: Burada cinsel gerilim de çok yüksek. Tahran’da kadın-erkek arasındaki bu cinsel gerilimi hissetmemek benim için müthiş bir şeydi. Gündelik hayatta bir erkek yanına gelse İstanbul’da ve böyle bir şey sorsa çok tararsın, çok radarla bakarsın.

Tuğçe: Deniz karakteri de söylüyor ya “Ne yapmak istiyor, beni becermek mi istiyor?” diye. Berlin’e geldiğinden beri herkesin kendisine o şekilde baktığını düşünüyor.

Kadının cinselliğinin taciz üzerinden tanımlanabilir olması çok travmatik

Özge karakterinin oynadığı taksi sahnesi de bu anlamda çok etkileyiciydi. Bir korsan takside tanıyamadığı bir yolda giderken Özge’nin yaşadığı tecavüz, gasp, öldürülme korkusu…Özge’nin kafasındaki kendisini taciz edecek, tecavüz edecek profiller de çok çarpıcı. Bağcılar’da oturur, yoksuldur… “Kötülüğü” sınıfsal olarak da belli bir kesime yıkmanın eleştirisiydi sanki. Çünkü böyle kodlanıyor.

Ceren: Kamplaşma çok keskin bir noktaya geldi ve keskinleştiği yerde bir sürü bilgiyle birlikte geldi. Ben cinsel gerilimin bu kadar artmış olmasının ve kadınlıkla ilgili konuşulacak her şeyin taciz üzerinden konuşulmaya başlıyor olmasının, kadının cinselliğinin taciz üzerinden tanımlanabilir olmasının çok travmatik bir şeye dönüştüğünü düşünüyorum.

Tuğçe: Çok üzücü buluyorum ben de malesef.

Ceren: Peş peşe o kadar çok olay yaşadık ve bu olaylara toplumsal olarak duyarlı olduğumuz yer erkek söylemini o kadar güçlendirdi ki biz gerçekten dışarı çıkmaktan, tam tanımadığımız bir sokakta yürümekten tedirgin olur hale geldik. Bu tedirginlik için de çok haklı gerekçeler var. Cinselliği konuşur adımı atamıyoruz. Cinselliği konuşma noktasına gelemiyoruz ve cinselliği taciz üzerinden konuşmak zorunda kalıyoruz.

Ezgi: Sadece şiddet üzerinden konuşuyoruz. Ve sen bunu böyle konuştukça diğer taraftan da başka bir şey çıkıyor. Sanki o taksici senin korkunu hissediyor ve o da aynı tonda onu dışarıya çıkarıyor.

Tuğçe: Bir de mesela yaz gelir şort giymeye çekinilir ya, klasiktir hep… Belki de herkes giymeli. Bu bir yol ve buna alışacak insanlar. Hiç rahatsız olmamamız gerekerek giymeliyiz. Bu konu bile olmamalı. Normalleştirsek konu olmaktan da çıkar.

Peki oyuna dönecek olursak, sonraki gösterimler ne zaman, bu sezon devam edecek mi oyun?

Ceren: Bu sezon boyunca devam edecek. En yakın oyun 25 Mart’ta Toy İstanbul’da olacak.

Söyleşi: Aylin Kaplan

Fotoğraflar: Hakan Bintepe