‘Üç harflileri’ tepemize çıkartan haberler – Ceren Sözeri (Evrensel)

Programın kendisi ve bu skandala kayıtsız kalamayan “muhalifler” de dahil olmak üzere medyanın çoğu Palu ailesi ile ilgili “dehşet”, “vahşet”, “kan donduran”, “sapık” sıfatlarıyla süslü cinlerimizi tepemize çıkartacak haberlere imza attı. Adalet sistemindeki çöküşten, koruma uygulamalarındaki zafiyete bir dizi sorun, skandalın arkasına gizlenince, skandalları gizlemenin yolu açıldı

Medya her zaman sansasyonel olanın peşine düşer, normun dışında kalanın hikayesini anlatarak rating elde etmek ister. Kitle iletişim araçlarının adı konduğundan beri de okuyucu/izleyici buna prim verir. Başkalarının yaşamı çoğunlukla merak uyandırıcıdır, magazin gazeteciliği bu nedenle var. Ancak gazetede üçüncü sayfa haberleri diye adlandırılan, özel televizyonların ortaya çıkmasıyla “reality show”a aktarılan olaylar bir taraftan yaşadığımız dünyanın korkunçluğunu gözler önüne sererken diğer taraftan başımıza bu tür şeyler gelmediği için şükretmemizi sağlar. Evimizden çıkmayıp televizyon izleyerek hem dışarıdaki dünyanın dehşetinden korunur, hem üzerine konuşarak sosyalleşir hem de gözümüzün önünde çözülen vakalarla adalete olan inancımızı tazeleriz. Medyanın en bilinen, örtülü işlevidir.

Ülke 20 günden fazladır Palu ailesi içinde ve çevresinde dönen hikayeleri konuşuyor. Müge Anlı’nın Tatlı Sert adlı programında bir kayıp hikayesiyle başlayan vaka bir hafta içinde cinayet, çocuğa yönelik istismar, tecavüz, işkence ve gasbı da içeren türlü suç iddialarının ortaya dökülmesiyle çığırından çıktı. Programın yayın saatinde çalışanlar ya da bu tür gündüz kuşağı programlarına ilgi göstermeyenler, sosyal medya ve mesajlaşma uygulamalarında yapılan paylaşımlarla konuya hakim hale geldi. Yeni başlayanlar için Palu ailesinin soyağacı dolaşıma sokuldu. “Ülke ne hallere geldi”, “Bunlar aramızda yaşıyor” serzenişlerine kısa sürede “Bunlar da oy kullanıyor”lar eklendi. Bu tür olaylar dünyanın her yerinde görülebiliyor. Hatırlarsanız yaklaşık 10 yıl önce hepimiz, kızını 24 yıl boyunca bodruma kilitleyip tecavüz eden ve bu tecavüzler sonucu yedi çocuğun doğumuna yol açan Avusturyalı Joseph Fritzl’in hikayesiyle sarsılmıştık. Benzer pek çok suç hikayesi var, ki bunların zaten bir kısmı sinema filmleri ya da diziler yoluyla da yeniden dolaşıma giriyor. Yani anlatılanlar ne kadar korkunç olsa da buraya özgü değil, içinde bulunduğumuz toplumsal krizle ya da medyanın şiddet teşhiriyle doğrudan bağlantısını kurmak zor.

Bir reality show yapımcısı için böyle bir vaka rating açısından bulunmaz nimet. BBC’den İrem Köker’in haberine göre Palu ailesini temsil eden Kocaeli Barosu avukatlarından Alper Bayrak, ailenin programa katılmasını kendisinin tavsiye ettiğini söylemiş. Bir hukukçunun adalet için bir televizyon programını işaret etmesinin garabeti bir yana program yapımcılarının konunun başka yerlere evrilmesi sürecindeki sorumsuzluğu esas meselemiz. İletişim konularında biraz okumuş ya da deneyim sahibi herkes bilir ki insanlar kamera önünde farklı davranır, kimi zaman günlük yaşamlarında asla yapmayacakları ifşaatlarda bulunur, kimi zaman kendilerini olduklarından farklı sunarlar. Burada gözetilmesi gereken öncelikle kamu yararı ve masumiyet karinesi. İddia edilen kayıp olayını çözmeye odaklanan program ekibi itiraf edilen ve suç kapsamına giren iddialara ilişkin, kimi emniyete yansımış olduğu halde, kurumsal zafiyetlere odaklanmak yerine sansasyonu köpürtmeyi tercih etti. Bunlardan çok daha vahim olan ise nasıl istismar edildikleri ayrıntılarıyla anlatılan çocukların kimliklerinin teşhir edilmiş olması. Şu an devlet korumasında olsalar dahi programda emeği geçen, başka yerlerde bunu olduğu haliyle haberleştiren, müdahale etmeyen herkes el birliği ile o çocukları ömür boyu peşlerini bırakmayacak yeni bir yükün altına soktu. Şüpheliler alkışlar halinde canlı yayında gözaltına alınırken adaletin tecelli ettiğine inananlar kanal değiştirdi, program ekibi belki birbirini tebrik etti, savcılık nedense en sonunda yayın yasağı koydu. Çocuklara ne olacağı kimsenin umurunda olmadı.

Bu tür durumlarda yayıncılara sorumluluklarını hatırlatması gereken, elinde bu konuda yeteri kadar yetki bulunan RTÜK’ten de ses çıkmadı. Müge Anlı (Twitter’da paylaşılan bir videoda görüldüğü üzere) bir programda “RTÜK yasakladığı için söyleyemiyorum” deyip cin yerine üç harfliler demek zorunda hissetmiş. Teyit.org, 6112 sayılı Kanun’un 8’inci maddesinin birinci fıkrasının (r) bendindeki; “Kişileri fal veya batıl inançlar yoluyla istismar edemez” hükmü dışında bir yasaklı kelimeler listesi bulunmadığı tespitini yapmış. Oysa adını söyleyince cinlerin geleceğine inanıp onlara “üç harfliler” demek doğrudan bu madde kapsamında bir istismara giriyor olsa gerek. RTÜK’ten buna dair de bir açıklama gelmedi.

Netice itibariyle programın kendisi ve bu skandala kayıtsız kalamayan “muhalifler” de dahil olmak üzere medyanın çoğu Palu ailesi ile ilgili “dehşet”, “vahşet”, “kan donduran”, “sapık” sıfatlarıyla süslü cinlerimizi tepemize çıkartacak haberlere imza attı. Bu olayla birlikte yeni sansür uygulamalarının devreye gireceği söylentileri başladı. Adalet sistemindeki çöküşten, koruma uygulamalarındaki zafiyete bir dizi sorun, skandalın arkasına gizlenince, skandalları gizlemenin yolu açıldı. Mahkemede söylenince iddialı bulunan “yaşasın adalet” sözü de bu sayede Müge Anlı’nın hanesine yazıldı.

Kaynak: Evrensel
WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann