Samir Amin ile son söyleşi: Marx’a bugün ihtiyacımız var!

Samir Amin, Ağustos 2018’deki ölümünden hemen önce, Tricontinental Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nden Jipson John ve Jitheesh P. M.’ye “küreselleşme ve alternatifleri” üzerine bir söyleşi vermiş, aşağıdaki kapsamlı söyleşide sistem karşıtı hareketlerin dünden bugüne kalan mirasına ve bugün karşı karşıya olduğu meydan okumalara ilişkin tespitlerini paylaşmıştı

Samir Amin 1931 yılında Kahire, Mısır’da doğdu ve 2018 yılında Paris, Fransa’da yaşamını yitirdi. Ancak yaşamını bu iki şehir belirlemedi; Samir Amin hayatını başka bir şehirde kurdu: Dakar (Senegal). Samir Amin’in Üçüncü Dünya Forumu’nu yürüttüğü yer Dakar’dı. Yaşadığımız dünyanın tehlikelerini ve aynı zamanda olasılıklarını buradaki penceresinde durup izledi. Samir Amin, dünyayı bir Afrikalı olarak anladı.

Cemal Abdülnasır ve onun Hür Subayları 1952’de Mısır’da İngiliz baskısı altındaki monarşiyi devirip ülkenin yönünü bağımsızlığa doğru çevirdiğinde Paris’te doktorasını yapıyordu. Önlerine yığılan bariyerler onu endişelendirse de sömürgecilik karşıtı ulusal hareketin kazandığı başarılar Amin’i derinden etkiledi. Amin, tezinde sömürgeci tehditle yağmalanan anayurdunun ve diğer ülkelerin yüzleştikleri sorunlar üzerinde durdu. Amin’e göre, Üçüncü Dünya ülkeleri sanayisizleştirme ve buna bağlı olarak gelişen eşitsiz mübadeleden olduğu kadar, hırsızlıktan ve yağmadan fazlasıyla çekmişti. Nasır’ın Mısır’ı da dahil yeni Üçüncü Dünya ülkeleri için daracık bir politik alan öngörülüyordu. Kurtuluş zor olacaktı. Tekelci sermayenin boyunduruğundan kurtulup, sömürge belasından sıyrılarak artık zamanı gelmiş olan sosyalist geleceğe doğru ilerlemek cesaret istiyordu.

Çağdaşları Hindistan’dan Ashok Mitra ve Brezilya’dan Celso Furtado gibi, Amin de akademiye doğrudan geçmedi. Nasır’ın İktisat İşletme Enstitüsü’nde (1957-1960) çalıştığı memleketi Kahire’ye, ardından da Planlama Bakanlığı’nda (1960-1963) çalıştığı Bamako’ya (Mali) gitti. Amin, ülkesinin ve diğer Afrika ülkelerinin gelişmesi adına çalışma deneyiminden ve burada geçirdiği yıllardan hep sevgiyle söz ediyordu. Dünyanın güçlü ülkelerinin (Amerika’nın başını çektiği emperyalist blok) ve tekelci kapitalizmin dayattığı sınırlar, Mısır, Mali gibi devletlerin ilerlemeye dönük tüm atılımlarını engelledi. Amin’in 1960’larda yayımlanan ilk kitabı, Mali, Gine ve Gana’da gerçekleşen ilerleme deneyimlerini anlatıyordu. Gelişmeye dair tüm göstermelik inançlara karşı bir uyarıda bulunuyordu. Tüm dünyada eşitsizliğe dayalı sistem, kârı güçlü olana, yoksulluğu ise güçsüzlere layık görüyordu.

En önemli kitabı Accumulation on a World Scale’de (Dünya Ölçeğinde Birikim, 1970) Amin, çevre ülkelerdeki kaynakların, kendisinin “emperyalist kira” adını verdiği süreçten geçerek merkez ülkeleri zenginleştirmeye doğru olan akışını gösteriyordu. 1970’lerde sistem değiştiğinde Amin, bu değişimin ampirik ve teorik izlerini sürdü. Çevre ülkelerin kalkınma programlarından ve merkez ülkelerin baskılarından kopmaya başladıklarını belirttiği dönemde Delinking: Towards a Polycentric World’ü (Kopuş: Çok-merkezli Bir Dünyaya Doğru, 1985) yazdı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Amerika’nın emsalsiz güçlenişiyle, Amin, devasa bir eşitsizlik, güvencesiz işgücü, tarımın yıkılması ve dinin siyasallaşmasıyla sonuçlanacak olan yeni bir “kaos imparatorluğu” çağını anlatmıştı. Amin’in 1992’de anlatmaya çalıştıkları, yirmi yıl sonra The Implosion of the Contemporary Capitalism’de (Çağdaş Kapitalizmin İçe-patlaması, 2013) aynı temaları yeniden ele aldığında anlaşılır olacaktı. Tekelci şirketler işadamlarını “maaşlı ayakçılara” ve gazetecileri de “medya rahiplerine” dönüştürerek sistemin canına okudular. Finans baskısı altında, insanlar bir güvencesiz işten diğerine sekip dururken sürdürülemez bir dünya sistemi insanlığın geleceğini tehdit eder hale geldi. Tüm dünyayı inceledi ve dünyanın kanını (vampir gibi) emen tekel boyunduruğu altındaki sistem karşısında gerçekten var olan bir alternatif bulamadı. Bu, elbette ki tarihin insanlığı uçurumun kıyısından iteceği anlamına gelmiyordu. Önümüzde bambaşka seçenekler mevcut.

Sınıf mücadelesi daima ‘ya geniş çapta devrimci bir toplumsal yeniden yapılanma ile ya da çatışan sınıfların birlikte yıkımıyla’ sonuçlanır.

Son yazılarından birinde Amin, Komünist Manifesto’dan bir pasaj üzerine yazmıştı: Sınıf mücadelesi daima ‘ya geniş çapta devrimci bir toplumsal yeniden yapılanma ile ya da çatışan sınıfların birlikte yıkımıyla’ sonuçlanır. “Bu cümle”, diyordu, “uzun zaman düşünme şeklimi belirleyici oldu”. Yenilgi Amin’in umrunda değildi; “kesintisiz devrim halen çevrenin gündeminde” diye yazıyordu. “Sosyalist dönüşüm sürecinde restorasyonlar geri dönülemez değildir. Ve emperyalist cephede yaşanan kırılmalar merkezin zayıf halkalarında hayret verici de değildir. Durum ne kadar kötü olursa olsun, acımasızlık ve çirkinlik her yerde olsa da, mücadelemiz yenilmemiş, geleceğimiz çizilmemiştir. Biz direndiğimiz sürece”, diyordu, Lübnanlı Marksist Mahdi Amel’den (1936-1987) alıntı yaparak, “özgür kalacağız.”

Ölmeden hemen önce Amin, Tricontinental: Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nden Jipson John ve Jitheesh P. M. yoldaşlarımıza bir röportaj verdi. Röportaj, ilk Defter’imiz için düzenlendi. Bu Defter, Amin’in ‘küreselleşme’ ve ‘kopuş’ kavramları üzerine değerlendirmelerini ortaya koyuyor. Amacımız, bu Defter’in, mevcut durumumuz ve geleceğimize yönelik saldırılar arasında bir tartışma zemini oluşturması.

Kendisine Marksizm’in günümüzde halen anlamlı olup olmadığını sorduğumuzda Amin, şöyle cevapladı:

“Marksizmin bugün her zaman olduğundan daha önemli ve anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ondokuzuncu yüzyılın ortasında yayımlanmış hiçbir metin, günümüz dünyasıyla Komünist Manifesto kadar alakalı değildir. Kitap, mevcut koşullarla halen alakalı olan, döneminin kapitalizminin pek çok özelliğini tarif ediyor. Bugün Marks’a ihtiyacımız var. Elbette ki, Marks’ın zamanında söylediklerini tekrar edelim demek değil bu, ancak onun düşünme biçimini sürdürmeliyiz; bu, günümüzün zorluklarına Marksist yanıtlar vermek demek.” Amin’in küreselleşme üzerine değerlendirmeleri ve kopuş fikri, Lenin’in Marksizm için söylediği gibi “meselenin özü, Marksizm’in yaşayan ruhu, somut durumun somut tahlilinden oluşuyor.” Bu röportaj, Tricontinental: Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nü hayatta tutan türden soruların bir yansıması olan bir yaşamın bir özetidir. Ekibimizle gerçekleştirdiği röportajı, dostumuz Samir Amin’e saygıyla, ilk Defterimiz olarak yayımlamaktan böylesine onur duymamızın sebebi de budur.

KÜRESELLEŞME

Küreselleşmenin toplumsal işleyişini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Amin:  Küreselleşme yeni bir olgu değil. Aksine, kapitalizmin eski ve önemli bir boyutu. Siz Hintliler bunu herkesten daha iyi bilirsiniz. İngilizler sizin memleketinizi onsekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar işgal edip sömürgeleştirdi. Bu da küreselleşmeydi. Sizin istediğiniz türden değil belki. Ama ülkeniz küresel kapitalist sisteme entegre olmuştu. Sömürgeleştirme de küreselleşmenin bir biçimiydi. Fakat Hindistan halkı buna karşı mücadele etti ve sosyalist devrimci bir önderlikle olmasa da, M. K. Gandhi ve Jawaharlal Nehru’nun ulusal popülist liderliğinde bağımsızlığını geri kazandı.

Ülkeniz 1947’de kazandığı bağımsızlık için iki bedel ödemek zorunda kadı; birincisi, ülkenin önemli bir bölümü Pakistan ve Bangladeş olarak Hindistan’dan ayrıldı. Bu, sömürgecilerin işledikleri bir suçtur. İkincisi, kazanılan bağımsızlık daha sonra, işçi sınıfından kesimlerin de dahil olduğu geniş bir halk desteği bulan Kongre Partisi’nin önderliğinde Hindistan burjuva sınıfı tarafından yeniden ele geçirildi.

Bugünlerde İkinci Dünya Savaşı sonrası küreselleşmenin çift kutuplu olduğunu öne sürmek pek revaçta, Amerika bir yanda, Sovyetler diğer yanda; Soğuk Savaş’ta takılı kalmışlar. Bu esasen yanlış bir önerme. İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1945 ile 1980 ya da 1990 arası diyelim, yaşadığımız küreselleşmeye ben Pazarlıklı Küreselleşme diyorum. ‘Pazarlıklı Küreselleşme’den kastım, Asya ve Afrika’nın, Sovyetler ve Amerika’nın ve müttefiklerinin hükümetleri ve halkları, dünya düzenini yöneten çok-kutuplu ve pazarlıklı bir yapı kurdular. Bu yapı emperyalizmi çokça etkiledi, 1917’nin Rus Devrimi’nden, 1949’un Çin Devrimi’nden ve 1955’deki Bandung Konferansı’ndan doğan güç blokuna uyum sağlamaya zorladı. Bandung döneminde gelişen endüstrileşme süreci emperyalist bir mantığın değil Güneyli halkların kazanmış oldukları zaferlerin ürünüydü. Hindistan ve Endonezya, Gana ve Tanzanya gibi ülkeler de bağımsızlıklarını bu dönemde kazandılar. Bu Pazarlıklı Küreselleşme, her biri birbirini baskılayan dört farklı tarihsel blokun bir sonucu olarak ortaya çıktı:

  1. Amerika ile Batı Avrupa ve onun Japonya, Avustralya ve Kanadalı müttefikleri arasındaki emperyalist ittifak.
  2. Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ittifakı.
  3. Çin Halk Cumhuriyeti sözde sosyalist kampa mensup olmasına rağmen yaklaşık 1950’lerden beri bağımsız bir siyaset geliştirdi.
  4. 1955’te ilk kez Bandung’da bir araya gelen ve 1961’de Bağlantısızlar Hareketi’ni (BH; Non-Aligned Movement) oluşturan ülkeler. Bandung’da, Asya, Çin, Hindistan, Endonezya ve birkaç diğer ülkenin temsilcileri ilk kez Endonezya’da bir araya gelmişlerdi. Bu, Hindistan’ın bağımsızlığını geri kazanmasından ve Çin Komünist Partisi’nin Pekin’e girmesinden yalnızca birkaç yıl sonraydı; aynı zamanda Endonezya’nın Hollanda sömürgesinden çıkmasının üzerinden de yalnızca birkaç yıl geçmişti. Bu, içinde yalnızca Asya ülkelerinin değil, o dönemde bağımsızlığını elde eden Afrika ülkelerinin de birçoğunun dahil olduğu bir oluşumdu. Onları Portekiz kolonileri ve ardından Güney Afrika izledi. Latin Amerika’dan yalnızca Küba bu gruba dahil oldu. Bu dördüncü gruba üye ulusal-popülist rejimler her yıl toplanıp, Birleşmiş Milletler içerisinde bir Güney Bloku oluşturan G77’de olduğu gibi bir politik hat belirledikleri BH’de kurumsal olarak bir araya geldiler.

Karşımızda, bu dört grup arasında ortaklaşılmış, çok kutuplu bir küreselleşme modeli bulunuyordu. Asya ve Afrika halklarının bakış açısından bu, emperyalizmin birtakım tavizler vererek Hindistan ve diğer Asya ve Afrika ülkelerinin ulusal popülist programlarını kabul etmeye zorlandığı bir süreçti. Bu çok kutuplu küreselleşmenin her aşaması kendi özgün biçimlerini geliştirdi.

  1. İşçi sınıfının zaferi olarak Batı’da sözde refah devletleri ortaya çıktı.
  2. Sosyalist Blok (Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa, Çin, Vietnam ve Küba) kendi özgün sosyalist formlarını geliştirdi.
  3. Kongre Partisi’nin idaresindeki Hindistan, Nasırcı Mısır ve Afrika ile Ortadoğu’nun diğer sözde sosyalist tipte devletlerinin oluşturduğu üçüncü hat, kendi sosyalizm formlarını oluşturdular.

Bu üçlü sacayağı, artık yıkıldıkları 1980’ler ve 1990’lar itibariyle tarihsel sınırlarına ulaşmışlardı. 1991’de Sovyetler’in dağılışı gibi, sosyalist devletlerin bazılarının yıkılışı oldukça sert oldu. Sovyetler dağıldığında ülke yalnızca bölünerek 15 farklı ülkeye ayrılmadı, aynı zamanda birçoğu Avrupa yörüngesine girdi; bazıları Avrupa Birliği’ne ve Batı’nın askeri birliği olan NATO’ya katıldılar. Doğu’da Komünizmin yenilgisi, Batı’da Sosyal Demokrasi’nin zaferiyle sonuçlanmadı. Aslında, Sosyal Demokrasi bile yenilmişti. Sosyal demokratlar artık birer sosyal liberal olmuşlardı; diğer bir deyişle, kapitalizmin kaçınılmaz olduğunu kabullenen politik tarafa geçmişler, (Liberal Virüs başlıklı kitabımda tanımladığım) seçimlerin çokça fonlandığı, sınıf siyasetinin gölgelendiği bir demokrasi biçimi olarak ‘düşük yoğunluklu demokrasi’ fikrini kabul etmişlerdi. Artık Batı Avrupa’nın sosyal demokrat ya da sosyalist partileri ile normal, geleneksel sağcı partileri arasında bir fark kalmamıştı. Hepsi sosyal liberaller olmuşlardı. Bu, tüm eski muhafazakârlar ile eski sosyal demokratların artık Küresel Tekelci Sermaye ile işbirliği içerisinde olduğu anlamına gelir (aşağıya bakınız).

Sacayağının üçüncü kolu, bizim bulunduğumuz hat da farklı bir yıkıma uğradı. Darbelerin yaşandığı durumlar da oldu. Hindistan’daki gibi bazı örneklerde, egemen sınıf, sözde liberal küreselleşmenin koşul ve özelliklerini kabul ederek sağa doğru hareket etti. Bu süreç Indira Gandhi döneminde başladı. Süreç, Mısır’da da benzer şekilde gelişti. 1970’te Nasır’ın ölümünden sonra, halefi Enver Sedat ‘sosyalizm denen bu palavra ile işimiz yok, kapitalizme dönüp Amerika ve diğerleriyle yeniden işbirliği yapmamız gerekiyor’ diyordu.

Çin, 1976’da Mao’nun ölümünün ardından farklı bir yola girdi; kendi ihtiyaçlarıyla özelleşen yeni bir küreselleşme modeline geçti. Bu yalnızca Çin Komünist Partisi’nin Çin üzerindeki iktidarını sürdürmesi değil, fakat aynı zamanda Çin’i Hindistan’dan farklı kılan sosyoekonomik özellikleriyle de ilgilidir. Çin ile Hindistan arasındaki devasa farklılık, Çin’in geçirdiği radikal devrimi Hindistan’ın henüz yaşamamış olmasıdır.

Dolayısıyla, önümüzde çeşitli modeller bulunuyor. Mesele, bu üç sistemin (Batı’nın sözde Sosyal Demokrasisi, Sovyet sistemi ve Bandung sistemi) emperyalist kapitalizmin saldırganlaşmasına ve yeni küreselleşme modelini dayatmasına olanak sağlayan tüm koşulları sağlayan çöküşü.

Bu yeni küreselleşme modelinin özellikleri nedir?

Amin: Emperyalist kapitalizmin saldırganlığı yalnızca sosyalistlerin ya da komünistlerin, hele ki ulusal popülistlerin yenilmesiyle ilgili değildir. Aynı zamanda emperyalist kapitalist Avrupa devletlerindeki, Amerika ve Japonya’daki dönüşümle de alakalıdır.

Buradaki anahtar kavram Küresel Tekelci Kapitalizm. Toplumsal bir güç olarak tekelci kapitalizm yeni bir kavram değil. İki aşamada ilerlemiştir.

  1. Tekelci kapitalizmin ilk aşaması, Ondokuzuncu Yüzyıl’ın sonundan İkinci Dünya Savaşı’na kadar, yarım yüzyıldan fazla sürdü. John A. Hobson, Rudolf Hilferding gibi sosyal demokratlar bu tekelci kapitalizmin analizini yaptılar. Bu süreç boyunca tekelci kapitalizm ulusal bir karakter taşıdı. Bir yanda ise İngiliz emperyalizmi, Amerikan emperyalizmi, Alman emperyalizmi, Japon emperyalizmi ve Fransız emperyalizmi vardı. Lenin’in 1916’da emperyalizmi tartıştığı yazılarında belirttiği gibi, bu emperyalist güçler yalnızca çevreyi kuşatıp hüküm altına almakla kalmıyor, aynı zamanda kendi aralarında da savaşıyorlardı. Kendi aralarındaki çatışma iki Dünya Savaşı’na yol açtı. O dönemin tüm sosyalist devrimleri küresel emperyalist sistemin çevresinde gerçekleşti: yarı-çevrede en zayıf halka Rusya ile başlayıp, gerçek çevre olan Vietnam ve Küba’ya uzandı. Batı’da devrim hiç olmadı. Amerika’nın, Batı Avrupa’nın ya da Japonya’nın gündeminde sosyalist devrim yoktu.
  2. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra adım adım, ardından da 1970’lerde ani bir şekilde, Batı’nın tekelci sermayesi benim adına genelleşmiş tekelci sermaye dediğim yeni bir aşamaya geçti. Tekelci sermaye, toplumsal üretimin tüm diğer biçimlerini, kendi taşeronuna çevirmeyi başarmıştı. Bunun anlamı, insan eylemleriyle üretilen değerin, daha geniş ölçekte tekelci sermaye tarafından emperyalist bir kira biçiminde absorbe edilmesiydi. Bu yeni küreselleşme biçiminde, ülkelerimiz emperyalizmin taşeronları olmaya davet etmiştir. Hindistan, bu durumun apaçık bir örneğidir. Bengaluru kenti örneğini ele alalım. Kent, yalnızca İngiliz ve Amerikan Tekelci Sermayesinin değil, Avrupa ve Japonya Tekelci Sermayesinin de bölgedeki en umut veren taşeronu olarak gelişti.

Devletin aygıtlarının mevcut küreselleşme çağında çözülmediğini açıkça görebilmek önemli. Gerçek şu ki, emperyalist ülkelerde bile tekelci sermaye devletin aygıtlarına ihtiyaç duyar. Devlet, emperyalistlerin ayrıcalıklı çıkarlarına hizmet etmek için evcilleştirilmiştir. Bunu, Amerika’da Donald Trump’ın hükümeti kullanma biçiminden ya da İngiltere, Fransa ve Almanya’daki sözde ulusal mutabakat devletlerinde görebilirsiniz. Dolayısıyla, pazar güçlerinin devletler ile yer değiştirdiğini söylemek çok da anlamlı olmayacaktır. Elindeki ordu ve polis gücüyle yani zor aygıtıyla devlet küreselleşme süreci için hayati önem taşımaktadır.

Küreselleşmenin Güney ülkelerinin karşısına çıkardığı meydan okumalar nelerdir?

Amin: Bugün bizi bekleyen temel meydan okuma, küreselleşmeye bir alternatif arayıp bulma çabasıdır. Bu küreselleşme modelinin dışına çıkmak zorundayız. Küreselleşmenin nitelik kazanması gerekir. İlk zamanlarında Hindistan ve diğer uluslarda ortaya çıkan bir sömürgeci küreselleşme modeliydi. Bizim zaferimizden sonra, Hindistan halkının, Çin halkı ve diğerleri ile birlikte kazandığı zaferden sonra, elimizde pazarlıklı küreselleşme kaldı. Şimdi ise, Amerika, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’dan menkul G7 ülkelerinin tek taraflı olarak kararlaştırdıkları sözde liberal küreselleşmeye geri döndük. Bizi bekleyen meydan okuma, bu küreselleşme modelini kabullenmemek, bu küreselleşme ile ilgili hayallere kapılmamak. Afrika ülkeleri için mesela, bu küreselleşme biçimi petrol, gaz, maden ve dahi tarım arazilerinden oluşan ulusal kaynakların yağmalanması demek. Latin Amerika ve Güney Asya ülkelerinin pek çoğunda olduğu gibi Hindistan için de farklı küreselleşme modelleri gelişti. Ucuz işgücümüzden faydalanılması, ülkelerimizde yarattığımız değerlerin emperyalist sistem için tekelci ranta dönüştürülerek el değiştirmesi de buna dahil. Önümüzde duran meydan okuma budur.

Bugün bizi bekleyen temel meydan okuma, küreselleşmeye bir alternatif arayıp bulma çabasıdır.

Monthly Review’dan John Bellamy Foster, önümüzde iki seçenek olduğunu yazıyor: kapitalizmin çıkmaza girmiş olmasından dolayı, sosyalizm ya da yok oluş. Siz, kapitalizmin hükmünü yitirdiğini yazdınız. Ufukta kapitalizmin sonunu gördüğünüzü mü söylüyorsunuz? Kapitalizmin hükümsüz bir toplumsal sistem olduğunu söylemenize sebep olan nedir?

Amin: Kapitalizm yapısal bir kriz içerisinde. 1970’lerin ortalarında, gelişmiş kapitalist merkezlerin (ABD, Avrupa ve Japonya) büyüme oranları önceki 30 yıla göre yarı yarıya düşmüştü. Nitekim o zamandan beri toparlanamadılar. Bu, krizin devam ettiği, hatta yıldan yıla daha da derinleştiği anlamına gelir. Almanya’nın ya da başka bir ülkenin büyüme oranı yüzde 1,2’den yüzde 1,3’e çıktı diye krizden çıktığımızı söylemek ancak gülünç olabilir.

Bu, sistemik bir kriz; U tipi bir kriz değil, ancak L tipi bir kriz.

U tipi kriz: Normal bir kapitalist kriz biçimi. Baştan düşüşe sebep olan aynı mantığın, minör yapısal değişiklikler ile yeniden büyümeye dönüştürülebileceği mantığına dayanır. Bu kriz modelinin grafiği U şekline benzer; düşüşün ardından belli bir süre sonra yeniden büyüme.

L tipi kriz: L tipi kriz, sistemin ekonomik gerilemeden çıkamadığı anlamına gelir. Düşüşten yukarı doğru yükselen bir çizgi görülmez. Tek çıkış yolu sistemin değişmesidir. Minör yapısal değişiklikler yeterli değildir. Bugün, kapitalizmin artık gerilemeye geçtiği bir noktaya ulaştık.

Gerileme çok tehlikeli bir süreçtir. Kapitalizm ölümü sessizce beklemez; konumunu korumak için, merkezlerin emperyalist üstünlüğünü sürdürmek için daha da vahşice saldıracaktır. Sorunun kökü de budur. İnsanlar ‘bugün savaş her zaman olduğundan çok daha tehlikeli’ dediklerinde ne demek istediklerini hiç anlayamıyorum. Savaş 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından başladı. İlk salvo 1991’deki Irak Savaşı’ydı. Yugoslavya’nın 1991’den 2001’e kadar süren dağılışı bu savaşı Avrupa’ya taşıdı. Bugün, bence, Avrupa’daki sistem kendi içerisinde bir patlama yaşamaya başladı. Bu, yalnızca kemer sıkma politikalarının olumsuz bir sonucu olarak görülemez. Halk için olumsuz sonuçlar doğurduğu doğru olmakla birlikte, kapitalizm için de, büyüme, diğer bir deyişle emperyalist büyüme sağlamadığı için, olumsuz sonuçlanmıştır. Kemer sıkma politikası ekonomik büyümeyi geri getirmez. Gerek Brexit sürecinde ya da İspanya’daki tasarruf rejiminde, gerekse Doğu Avrupa’daki aşırı gerici şovenist hükümetlerde, kemer sıkma politikalarının aldığı politik karşılıklar, sistemin gerçek sorunlarına yanıt sunmamıştır. Savaşı nasıl önleyeceğimizi tartışamayız. Savaş ve kaos, çürümeye yüz tutmuş bu sistemin mantığına kazınmış durumdadır.

Gerileme çok tehlikeli bir süreçtir. Kapitalizm ölümü sessizce beklemez; konumunu korumak için, merkezlerin emperyalist üstünlüğünü sürdürmek için daha da vahşice saldıracaktır.

“Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü” başlıklı yazınızda (Monthly Review, Eylül 2014), çağdaş kapitalizm krizinin günümüzde faşizmin geri dönüşü için verimli koşullar yarattığını iddia ediyorsunuz. Bu, dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli sağcı yapıların ortaya çıkması ile kanıtlanıyor. Klasik faşizmin tekrarına mı işaret ediyorsunuz?

Amin: Neoliberal küreselleşme sistemi sürdürülebilir değildir. Çin’de olduğu gibi, Güney’de de çok fazla dirençle karşılaşmıştır. Bu küreselleşme, ABD, Japonya ve Avrupa halkları için büyük problemler yaratmıştır. Bu yüzden de sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir olmadığından, sistem büyüyen zayıflığına bir tepki olarak faşizme yönelmektedir. Batı’da faşizmin yeniden ortaya çıkma sebebi budur.

Faşizm, parlamenter seçim demokrasisinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis rejimi ile eşanlamlı değildir. Faşizm, belirli koşullar altında kapitalist toplum yönetiminin karşılaşabileceği zorluklar karşısında verilecek belirli bir politik yanıttır. Samir Amin, “Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü”, Monthly Review, 2014.

Batı, faşizmi ülkelerimize ihraç eder. İslami terör, bir yerel faşizm biçimidir. Ve bugün, elimizde, Hindistan’daki çoğunlukçu Hinduların tepkisi var. Bu da bir tür faşizmdir. Bir zamanlar Hindistan demokratik bir ülkeydi. Her ne kadar Hindistan’da halkın çoğunluğu tarafından Hinduizm kabul görse bile, Hinduizme inanmayanlar da eşit kabul ediliyordu. Şimdi ise Hindistan’daki rejim bir çeşit yarı ya da soft faşizmdir. Herkes için soft değil elbette. Bazılarına karşı daha ve daha da katılaşıyor olabilir. Pakistan’dan başlayıp, Irak, Suriye, Mısır, Cezayir, Fas ve diğerlerine kadar uzanan İslam ülkelerinde de aynı durum mevcuttur.  Bu yerel faşizm biçimi birçok başka ülkeye de nüfuz etmiştir.

Bu küreselleşme sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir olmadığından, sistem faşizme doğru büyüyen zayıflığı için bir tepki olarak bakmaktadır.

Siyasal İslam’ın ortaya çıkışı, ideolojisi ve doğası hakkında çok şey yazdınız. Her ne kadar siyasal İslamcılar sıklıkla Batı kültürüne karşı bir retorik kullanıyor olsalar da, siz, bu güçlerin emperyalist güçlerle nasıl yakın bir ilişki içinde olduğunu analiz ettiniz. Arap dünyasının çağdaş siyasi manzarasını nasıl açıklarsınız?

Amin: ABD, Tunus ve Mısır’daki hükümet karşıtı ayaklanmalar karşısında çok şaşırdı. Böyle bir hareketliliği beklemiyorlardı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali ve Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in, ellerindeki polis güçleri ölçüsünde güçlü olduklarını düşünmüştü. Fransızlar ayrıca Tunus için de böyle düşünüyorlardı. Ancak Tunus ve Mısır’daki bu devasa kaotik hareketler bir stratejiden yoksundu, bu nedenle de iktidarlar devrilirken bu iki ülke mevcut yapının sınırları içerisinde kaldılar. Ama sonra, bu iki toplumsal patlamanın hemen ardından, Batılı hükümetler, benzer nedenlerden ötürü diğer Arap ülkelerinde de benzer hareketlerin olabileceğini anladılar. ‘Turuncu Devrimler’ (halk hareketi gibi görünen ancak aslında emperyalist güçlerin yönetimi altında gelişen devrimler) kurgulayarak devrimci girişimlerin önünü kesmeye karar verdiler. Körfez ülkelerinin finanse ve kontrol ettiği İslami gerici hareketleri araç olarak seçtiler. Batı stratejisi Libya’da işe yaradı; ancak Suriye’de başarısız oldu.

Libya’da rejime karşı yaygın bir kitle protestosu yoktu. Hareketi başlatanlar, doğrudan orduya ve polise saldıran ve ertesi gün NATO’yu, Fransızları ve İngilizleri, kendilerini kurtarmaya çağıran silahlı, küçük, İslami gruplardı. Elbette NATO buna yanıt verdi ve müdahale etti. Sonunda, Batılı güçler Libya’yı yok etme hedeflerine ulaştılar. Bugün Libya eskisinden çok daha kötü durumda. Ama hedef zaten tam olarak buydu. Bu bir sürpriz değildi. Hedef, ülkeyi yıkmaktı.

Aynısı Suriye için de geçerlidir. Suriye’de rejim iktidarda kalmak için neoliberalizmi kabul etmeye yöneldiği için, rejime karşı sivil, demokratik bir halk hareketi gelişmişti. Ama Batı, özellikle de ABD, beklemedi. Ertesi gün, İslami gruplar harekete geçirildi, aynı senaryo gereği, orduya ve polise saldırdılar ve Batı’dan yardım istediler. Fakat rejim kendini savunabilecek güçteydi. ABD ordunun çözülmesini bekliyordu, ancak öyle olmadı. Özgür Suriye Ordusu adı verilen şey bir blöftü. Bunlar sadece anında İslamcıların arasında eriyip gidecek az sayıda insandı. Ve şimdi ABD de dahil olmak üzere Batılı güçler, savaşı kaybetmiş olduklarını kabul etmek zorundalar, bu Suriye halkının kazandığı anlamına gelmese de… Fakat bu, ülkeyi iç savaş ve istila yoluyla yok etme hedefinin başarısız olduğu anlamına gelir. Emperyalist güçler, ülkenin birliğini ya da potansiyel birliğini yok edemediler. İsrail’in onayıyla, Yugoslavya’da olanları tekrarlamak için yapmak istedikleri şey buydu. Ve başarısız oldular.

Mısır’da, sadece kendi takipçisi Avrupalılar tarafından desteklenen ABD, alternatif olarak Müslüman Kardeşler’i (MK) seçti. Başlangıçta, 25 Ocak 2011’de, Müslüman Kardeşler, harekete karşı Mübarek ile saf tutmuştu. Sadece bir hafta sonra, taraf değiştirip devrime katıldılar. Bu, Washington’dan gelen bir emirdi. Diğer tarafta radikal sol bu halk hareketi karşısında şaşkın ve hazırlıksızdı; gençler birçok örgütlenmeye dağılmıştı, bu da birçok yanılsamaya, analitik ve stratejik kapasitenin eksik kalmasına neden oldu. Sonuç olarak, hareket ABD’nin istediği şekilde sonuçlandı: seçimler. Bu seçimlerde, solun desteğiyle Hamdeen Sabahi, Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi kadar oy aldı. Bu, yaklaşık 5 milyon oy demekti. Mursi’yi kazanan olarak ilan edense Mısır seçim komisyonu değil, ABD Büyükelçiliğiydi!

Müslüman Kardeşler’in hatası, nihai ve toplam zafere ulaştıklarını ve güçlerini tek başına kullanabileceklerini düşünmeleriydi. Böylece ordu dahil herkesle çatışmaya girdiler. Eğer daha akıllı davranıp orduyla bir anlaşmaya varmış olsalardı, hala yönetimde ve iktidarı orduyla paylaşıyor olacaklardı. Bütün iktidarı kendileri için istiyorlardı ve bunu öylesine çirkin ve aptalca kullandılar ki, zaferden sadece birkaç hafta sonra herkesi karşılarına aldılar.

Bu, 30 Haziran 2013’teki olaylara yol açtı. Ülke genelinde, 30 milyon insan Müslüman Kardeşler aleyhinde gösteri yapmak üzere sokaklara çıkmıştı! Bu noktada ABD Büyükelçiliği, halkın çağrısına rağmen ordunun Müslüman Kardeşler’i desteklemesini istedi. Ordu bu talimatlara uymadı ve Mursi’yi tutuklayıp, sözde parlamentoyu dağıtmaya karar verdi; bu parlamento MK tarafından belirlenen insanlardan oluşan, seçilmemiş bir yapıydı. Ancak yeni rejim, ordu rejimi halen Mübarek ve Mursi’nin izlediği aynı neoliberal politikayı sürdürmeye devam ediyor.

Çin son zamanlarda önemli bir ekonomik büyüme sağladı. Halen komünist bir devlet olmasına rağmen, ekonomik başarısı genellikle 1978’den beri gelen piyasa-dostu yaklaşımının başarısına atfedilir. Çin’in ekonomik kalkınma modeli konusunda sizin düşünceniz nedir?

Amin: Çin Devrimi’nden başlamalıyız. Bu, benim büyük bir devrim olarak tanımladığım bir devrimdir. Modern tarihte üç büyük devrim olmuştur: Fransız Devrimi (1789), Rus Devrimi (1917) ve Çin Devrimi (1949). Küba ve Vietnam’da da devrimler oldu. Ama şimdi üç büyük devrimi ele alalım. Büyük bir devrim, derhal mümkün olanın gündeminden çok ötesinde görünür.

  1. Fransız Devrimi. 1789’da Fransız Devrimi’nin sloganı özgürlük, eşitlik ve kardeşlik’ti. 1776’daki sözde Amerikan Devrimi’nin böyle bir hedefi yoktu. ‘Demokrasi’ sözcüğü, ABD Anayasası’nda (1789) karşımıza çıkmaz. Demokrasi, anayasayı hazırlayanlar tarafından bir tehlike olarak görülüyordu. Sistem bu tehlikeden kaçınmak için icat edildi. Sistem üretim ilişkilerini değiştirmedi. Kölelik sistemin belirleyici bir parçası olarak kaldı. Unutmayalım ki George Washington kendisi de bir köle sahibiydi! Buna karşın, Fransız Devrimi, özgürlük ve eşitlik kavramlarının çelişen değerlerini birleştirmeye çalıştı. ABD’de temel değerler, özgürlük ve rekabet, yani eşitsizlik şartları altında özgürlüktü. Haiti Devrimi’nin rolü, 18. yüzyılın sonlarına ait bu sürecin bir parçası olarak çok önemlidir.
  2. 1917 Rus Devrimi, “bütün ülkelerin proleterleri birleşin” sloganıyla sunuldu. Lenin’in dediği gibi, ‘devrim zayıf halkadan başladı, ancak hızla genişlemeliydi’, yani kısa bir tarihi zamanda. Almanya’da devrimin patlak vereceğini düşünüyordu. Tarih ise Lenin’i yanıltacaktı. Düşündüğü gibi olabilirdi ama olmadı. Enternasyonalizm gerçek tarihin gündeminde değildi.
  3. 1949 Çin Devrimi, Güney’deki köylü uluslar dahil olmak üzere küresel bir enternasyonali çağıran ‘Ezilen halklar, birleşin’ sloganını icat etti. Bu enternasyonalizmi daha da genişletecekti. Bu da derhal elde edilebilecek kazanımlar listesinde değildi. Çin Devrimi’nin yankılarından biri olan 1955’teki Bandung, oldukça çekingen bir girişimdi. Çok fazla bir kazanım elde edilmedi. Ulusalcı güçler tarafından sulandırıldı ve büyük ölçüde bir burjuva ulusal projesi çerçevesi içerisinde kaldı.

Tam da büyük devrimler zamanlarının bir adım önünde olduklarından, onları Thermidor ve restorasyonlar takip etti. Thermidor bir restorasyon değildir; uzun vadeli hedefe ulaşmak için bir adım geri atar, ancak bu hedefe zaman içinde bazı ödünlerle ulaşmayı başarır. Sovyetler Birliği’ndeki Thermidor ne zamandı? Belki de Yeni Ekonomi Politikası ile 1924 yılıydı. Çinliler, bunun Nikita Kruşçev’in 1953’te iktidara geldiğinde olduğunu söylerler. Bunun konuda güçlü tartışmalar olsa da, daha sonra, Leonid Brejnev 1964’te lider olduğunda ortaya çıktığını savunanlar da var. Ancak, kapitalizmin restorasyonu 1980’lerde Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin’e kadar söz konusu değildi. Bu noktada sosyalizm hedefi terk edildi. Thermidor bir geri adım, restorasyon ise bir vazgeçiştir.

Çin’de, başlangıçtan beri gelen, 1950’den başlayan bir Thermidor vardı. Mao Zedong’a “Çin sosyalist mi?” diye sorduğunda, “Hayır, Çin bir Halk Cumhuriyetidir,” diye yanıtladı, sosyalizmin inşası uzun bir yoldur. Sosyalizmi inşa etmek ‘bin yıl’ alacaktır diyen Çin deyişini hatırlattı. Yani, Thermidor başlangıçtan beri oradaydı. Thermidor’u aşmak için iki girişim olmuştu. Bunlardan ilki 1958’den 1962’ye dek süren Büyük İleri Sıçrama’ydı. 1978’den 1989’a kadarki süreçte Deng Xiaoping’le ikinci bir Thermidor yaşandı. Bugün halen bile bir restorasyonumuz yok. Bu sadece Komünist Parti’nin siyasal iktidar üzerinde bir tekel olmasından ibaret değildir. Bunun nedeni, Çin devrimci süreciyle elde edilen kazanımların bazı temel kavramlarının korunmasıdır. Bu çok temeldir. Burada, özellikle modern bir endüstriyel sistem inşa edilerek köylü tarımının yeniden canlandırılması çerçevesinde toprağın kamusal mülkiyetinden ve aileler tarafından kullanılmasından bahsediyorum. Çin, “iki ayaklı” bir küresel strateji izliyor:

  1. Ayak – Jeopolitik emperyalizmin reddedilmesi.
  2. Ayak – Ekonomik neoliberalizmin kabul edilmesi.

Çin projesi, kapitalist ve emperyalist güçlerin egemen olduğu toplumsal bir süreç olan küreselleşmeye katılım fikrini reddetmiyor. Bu iki numaralı ayak. Ancak, Çin projesi burada bile küreselleşmenin tüm parametrelerini benimsememektedir. Çin, en azından etkili bir ölçekte de olsa devlet kontrolünde olmak koşuluyla ticaretin ve yatırımların küreselleşme sürecine girmiştir. Buna ek olarak, Çin, serbest ticaret, serbest yatırım ve finansal küreselleşme yoluyla dayatılan koşulları kabul eden ülkeler gibi küreselleşme sınırları içerisinde faaliyet göstermemektedir. Çin finansal küreselleşmeye geçmedi. Devlet tarafından işletilen bağımsız mali sistemini, sadece resmi olarak değil, maddi olarak da korudu. Burada operasyonda bir tür devlet kapitalizmi var. Küreselleşme Çin’in “iki ayak” stratejisiyle çatışıyor. Emperyalist küreselleşme ve Çin projesi birbirini tamamlayıcı stratejiler değiller. Çatışma halindeler.

Ben, Çin’i sosyalist olmayan, ancak aynı zamanda kapitalist de olmayan bir ülke olarak tanımlıyorum. Çelişen eğilimler içeriyor. Sosyalizme mi, yoksa kapitalizme mi doğru gidiyor? Özellikle Deng Xiaoping’den sonra getirilen reformların çoğu, kapitalist üretim tarzı ve burjuva sınıfının ortaya çıkması için sağcı, alan açan ve alan genişleten reformlardı. Fakat şimdiye kadar, ‘iki ayak stratejisi’ ile tanımlanan diğer dinamik sürdürülmüştür ve bu, kapitalizmin mantığı ile çelişmektedir. Bugün Çin’i böyle tanımlıyorum.

Tam da büyük devrimler zamanlarının bir adım önünde olduklarından, onları Thermidor ve restorasyonlar takip etti. Thermidor bir restorasyon değildir; uzun vadeli hedefe ulaşmak için bir adım geri adım atar.

KOPUŞ

Neoliberal küreselleşmenin en önemli ve en alarm verici görüngülerinden biri de eşitsizliğin giderek büyümesi olmuştur. Thomas Piketty ve diğerleri gibi ekonomistler bunun önemini ampirik olarak belgeledi. Piketty bu eşitsizliği kontrol altına almanın evrensel bir servet vergisi ya da kademeli vergilendirme ile sağlanacağını söylüyor. Siz bu çözümün kapitalizm altında mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Amin: Bu veriler doğru ya da en azından elde edilebilecek olanın en iyisinden. Eşitsizlik son elli yılda çok hızlı büyüdü. Ama bize bu verileri sunanlarca sağlanan çözümlemeler hala çok zayıf. Eşitsizliğin her yerde büyüdüğü gerçeğine bir açıklama getirmek gerek. Bunun tek bir nedeni mi var? Eşitsizliğin büyümesi tüm ülkelerde aynı yollardan mı yaşanıyor? Değilse eşitsizliğe giden farklı yollar mı var, öyleyse neden? 

Bu eşitsizlik anlatımları şunlar arasında kesin ayrımlar yapmıyor: a) nüfusun toplamının gelirinde büyümeye eşlik eden artan eşitsizlik durumları ve b) nüfusun çoğunluğunun yoksullaştırılmasına eşlik eden artan eşitsizlik durumları. Çin ile Hindistan arasındaki bir kıyaslama oldukça dikkate değerdir. Çin’de gelir artışı neredeyse bütün nüfusa ilişkin bir gerçekliktir; bu, bazılarının gelir artışı nüfusun çoğunluğunun gelir artışından çok daha yüksek olsa da böyledir. Bu nedenle Çin’de eşitsizliğin büyümesi yoksulluktaki bir düşüşe eşlik etmektedir. Ancak Hindistan’da ve Brezilya’da ve de Güney ülkelerinin neredeyse tamamında durum farklıdır. Bu ülkelerde, büyüme (ve kimi örneklerde dikkate değer ölçüde yüksek büyüme) nüfusun yalnızca bir azınlığının yararına gelişti. (Bu azınlığın oranı Ekvator Ginesi’nde yüzde 1 iken Hindistan’da yüzde 20’dir.) Bu büyüme nüfusun çoğunluğunun yararına gerçekleşmemiştir; işin doğrusu, nüfusun çoğunluğu yoksullaşmıştır. Kimi göstergeler bu iki senaryo arasındaki farkları gösterme noktasında kifayetsizdir. Gini katsayısı kapsamlı olmayan bir göstergedir. Çin ve Hindistan aynı Gini katsayısına sahip olabilirler ama aynı görüngünün (büyüyen eşitsizlik) toplumsal karşılığı çok farklıdır.

Sürekli ve derinleşen eşitsiz kapitalist gelişimin beş yüzyıllık tarihi en azından onları bu hipotezi sorgulamaya götürmeli. Ya da en azından biz sorgulamalıyız.

Eşitsizlik hakkında yazanların siyaset önerileri sınırlı ve utangaçça, hatta naif bile sayılabilir. Kademeli vergilendirme şüphesiz bütün vakalarda olumlu karşılanır. Ama kademeli vergilendirme ekonomi politikasında daha geniş değişimlerle desteklenmedikçe sınırlı ölçüde etkili olacaktır. Tekelci sermayenin serbestçe hareket etmesine izin veren sözde liberal politika ile birlikte uygulandığında kademeli vergilendirme sadece önemsiz sonuçlar üretecektir. Dahası, kademeli vergilendirme talebi hakim sınıflarca “imkansız” kabul edilecek ve bu nedenle de tekelci sermayenin hizmetindeki yöneten sınıf tarafından reddedilecektir. Aynı şey bir asgari ücretin belirlenmesine dair de söylenebilir. Bu da elbette olumlu karşılanır ancak liberal bir ekonomi politikası sürdürüldükçe etkisi çok sınırlı olacaktır. Ücretler artırılır ancak enflasyon karşısında erir, böylece de zammın faydası sınırlanır. Yasa yoluyla asgari ücret belirlenmesi iddiasını bile reddeden liberallerin yürüttüğü tartışma da budur.

Sistem karşısında meşru bir meydan okumanın hedefi, eğitime ve sağlığa daha eşit erişim olmalıdır. Ancak böyle bir tercih artan kamu harcamaları anlamına gelecektir ve liberalizm böylesi bir büyümeyi kabul edilemez bulmaktadır! Aynı şekilde, sanayileşme ve aile tarımının modernizasyonuna dair sistematik politikalarla desteklenmediğinde “daha iyi iş” önerisini öne çıkarmak da boş laftır. Hindistan değil ama Çin kısmen bu yönde [sanayileşme ve aile tarımının modernizasyonuna dair sistematik politikalar] adımlar atıyor.

Liberaller kamu borcunun düşürülmesi ihtiyacında ısrar ediyor. Ancak kamu borcundaki artışın nedenleri izah edilmeye muhtaçtır. Bu yüksek kamu borcuna hangi politikalar yol açıyor? Açıkçası borçtaki artış liberal politikaların kaçınılmaz sonucudur. Hatta kamu borcu tekelci sermayenin arzuladığı bir şeydir de, çünkü artık sermayeye mali yatırımlar için fırsatlar sunar.

Toplumsal eşitsizlik hakkında yazan Piketty ve diğerlerinin tamamı liberal ekonomistler. Yani benim belirleyici olduğunu düşündüğüm şu iki konuya açıklık getirmeleri gerekiyor:

  1. Hükümetin mümkün olan en az düzenleyiciliğine tabi bir açık serbest piyasanın erdemlerine inanıyorlar.
  2. Sermayeni bir ülkeden bir diğerine serbestçe hareket ettiği açık bir küreselleşmeden başka bir yol olmadığına inanıyorlar. Bu, onlar için, küresel kalkınmanın ön koşulu. Bu tür bir küreselleşmenin sonucu olarak eninde sonunda yoksul ülkelerin gelişmiş ülkeleri yakalayacağına inanıyorlar. Bu meslektaşlar en iyi ihtimalle Dünya Bankası’nın eski Baş Ekonomisti Joseph Stiglitz gibi ‘reformistler’ olurlar.

Sürekli ve derinleşen eşitsiz kapitalist gelişimin beş yüzyıllık tarihi en azından onları bu hipotezi sorgulamaya götürmeli. Ya da en azından biz sorgulamalıyız.

Eşitsizlikteki bu alarm verici büyümenin kontrol altına alınması için siz neler önerirsiniz?

Amin: Liberalizm sahici kalkınmaya ilişkin gerçekçi politikalar formüle etmeye yönelik her türlü girişimi kınar. Sahici kalkınma ile kastettiğim şey bütün insanların faydalandığı kalkınmadır. Liberal çerçeve içinde herhangi bir alternatif politika en hafif tabirle sığ kalacaktır. ‘Yükselmek’ isteyen bir toplum şu temel sorunlardan kaçınamaz:

  1. İç talebi merkezine alan, modern, entegre bir endüstriyel sistem inşa etmeye yönelik bir (uzun) sürece nasıl geçileceği;
  2. Aile tarımının nasıl modernleştirileceği ve gıda güvenliğinin nasıl sağlanacağı;
  3. Sanayi ve tarımın liberal-olmayan tutarlı bir politika ile birleştirilmesinin nasıl planlanacağı.

Bu üç nokta yavaş yavaş sosylizme doğru giden bir yola işaret etmektedir.

Böylesi politikalar iki yönde ortaya konur:

  1. Pazarın düzenlenmesi;
  2. Küreselleşmenin kontrol edilmesi, yani küresel hegemonyanın olumsuz etkilerini mümkün olduğunca azaltan bir başka küreselleşme modeline yönelik olarak mücadele edilmesi.

Yalnızca böylesi politikalar yoksulluğu ortadan kaldırmanın ve nihayetinde eşitsizlikleri gidermenin koşullarını yaratabilir. Çin kısmen bu yoldadır; Güney’deki diğer ülkeler ise değil. Liberalizmin bu türden bir radikal eleştirisini vermeden yoksulluk ve eşitsizlik üzerine yapılan konuşmalar retorik ve naif bir hüsnü kuruntu olarak kalacaktır.

Neoliberal küreselleşmenin krizinden kurtulacağımız önemli bir sorun. Siz alternatif bir ekonomi politikası için temel ve yapısal bir gündem olarak bir küreselleşmeden kopuşu öneriyorsunuz. Küreselleşme girdabından nasıl kopabiliriz? Kopmaya cüret ettiğimizde sermaye ekonomimizden kaçacaktır. Bu tehditler nasıl yüzleşebiliriz? Neoliberalizmden kopmaya cüret eden bir ülkeye pratik olarak ne önerirsiniz?

Amin: Kopuş bir slogan. Ben bunu bir slogan olarak kullanıyorum. Kopuşa dair güncel sorunlar daima görecelidir. Topyekûn kopamazsınız. Ancak Çin, Hindistan ve bazı diğerleri gibi devasa ülkeler, daha geniş bir ölçekte kopabilir; ekonomilerinin yüzde ellisini, hatta yüzde yetmişini kopartabilir. SSCB ve Mao’nun Çin’i ekonomik faaliyetlerini yüzde seksen-doksan oranında koparmıştı. Ama bütünüyle koparmadılar. Hala Batılı ülkelerle ve diğerleriyle ticaret yapmak zorundalardı. Kopuş, dünyanın geri kalanını unutmanız ve aya taşınmanız anlamına gelmez. Kimse bunu yapamaz. Böyle yapmak akılcı olmazdı. Kopuş, sadece emperyalizmi sizin koşullarınızı ya da bu koşullardan bazılarını kabul etmeye zorlamaktır. Dünya Bankası yapısal uyumdan söz ettiğinde, daima tek taraflı bir yapısal uyum vizyonuna sahiptir. Politikayı o belirler. Kopmak birisinin kendi politikasını yürütmesi anlamına gelir. 

Örneğin Hindistan vakasında daima ABD’nin taleplerine uyum sağlanır. Ama Hindistan emperyalizme uyum sağlamama yolunu da seçebilir. Nehru kendi döneminde bunu denemişti. Bugünün Hindistan’ında mevcut Modi hükümetinin yapmaya çalıştığı şeyin ise alakası yok. Öyleyse, kopuşa dönmeniz gerekir. Bunu yapabilirsiniz. Bunun için hareket alanınız var. Elbette, Afrika’da ya da Orta Amerika’da ya da Asya’nın kimi bölgelerindeki bazı küçük ülkelerin kopuşunun diğerlerine göre daha fazla zorluk içerdiği genellikle doğrudur. Ancak Bağlantısızlar Hareketi’nin atmosferini yeniden yaratırsak, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki politik dayanışmayı yeniden yaratırsak, işte o zaman bir azınlık olmaktan çıkarız. İnsanlığın yüzde 85’inden fazlasını temsil ediyoruz. Öyleyse, o kadar da zayıf değiliz. Kopabiliriz, sadece kendi büyüklüğümüze bağlı olarak değil, bugün ülkelerimizi kontrol etmekte olan çekirdek emperyalist blokların yerini alacak alternatif politik blokumuza bağlı olarak çeşitli derecelerde başarılı kopuşlar gerçekleştirebiliriz.

Genel olarak kabul gören bir algı var; çeperdeki ‘üçüncü dünya’ ekonomilerinin önce sömürgeleşmesi, ardından da küreselleşme ve dünya pazarına entegre olma süreçleri, bu toplumlara modernitenin götürülmesini sağladı. Mısır Eski Başbakanı Manmohan Singh, Hindistan’ı demiryolu ile buluşturdukları için İngiltere’ye teşekkür etti. Sizin öngördüğünüz modernleşmeye giden alternatif yol nedir? Toplumlar kapitalist gelişme evresini atlamadan modernleşemezler mi? ‘Kopuş’ geçmişe dönüşü mü ifade etmektedir? 

Amin: Manmohan Singh demiryolunu getirdikleri için İngilizlere teşekkür ettiğinde aslında pek de gerçeklerden söz etmiyordu. İngilizler demiryolunu Hintli işçilere yaptırırken bir yandan da o sırada İngiltere’dekinden çok daha gelişmiş olan Hindistan endüstriyel üretimini yok ediyorlardı. İngilizler gelmeden önce Zamindarlar (Hindistan’da toprak vergisi toplayan görevliler) toprak sahibi değildi. Yalnızca çeşitli soylu efendiler için köylü halktan haraç ve vergi toplarlardı. İngiliz hükmü ile birlikte bu sınıf yeni toprak sahipleri haline geldi. Doğu’da Bengal’de, Kuzey Batı’da Pencap’ta ve Hindistan’ın kuzeyi ve güneyinde büyük toprak sahipleri sınıfı bu şekilde ortaya çıktı. İngilizler haksız yere topraklara el koymanın yolunu geliştirdiler. Manmohan Singh’in hatırlaması gerekirdi ki, İngilizler Hindistan’a yalnızca demiryolu getirmekle kalmadı, beraberinde merkezileşmiş bir zulüm, yıkım ve baskının tüm biçimlerini de beraberinde getirdiler.

Ne tür bir moderniteden söz ediyoruz; kapitalist modernite mi, yoksa sosyalist modernite mi? Moderniteden genel bir kavram olarak söz edemeyiz. Küresel entegrasyon moderniteyi doğurur diyemeyiz. Belki Hindistan’a mobil telefonu getirebilir ancak aynı zamanda Hindistan halkının yüzde seksenine yoksulluk vadeder. Bu öyle küçümsenecek bir şey değil. Dolayısıyla, ne tür bir moderniteden bahsettiğimizi nitelememiz gerekir.

Peki ne istiyoruz? Elbette ki modernleşmek istiyoruz. Kopuşun eski Hindistan’a, sömürge öncesi ya da sömürge Hindistan’a geri dönüş anlamına gelmediğini anlamamız gerekir. Kopuş, başka her yerde olduğu gibi Hindistan’a yeni modernleşme örüntülerini getirmek için gereklidir.

Bu çağdaş politik tasarım içerisinde solu bekleyen olanak ve zorluklar nelerdir?

Amin: Kapitalizmin Krizine Son Vermek ya da Krizdeki Kapitalizme Son Vermek (Ending the Crisis of Capitalism or Ending Capitalism in Crisis, 2010) başlıklı kitabımda, sistemin kendisinden kurtulmaya başlamadan, böyle bir krizden de kurtulamayacağımızı gördüm. Bu devasa bir sınav. Ne Kuzey’de ne de Güney’de, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde hiçbir yerde çözüm bulmak mümkün olmayacak. Onyıllar sürecek. Ancak, gelecek bugünden başlar. Sistemin bizi dev bir savaşa sürüklemesini ve doğanın ekolojik bir facia ile karşılık vermesini bekleyemeyiz. Hemen şimdi harekete geçmeliyiz.

Bunun için Sol’un cesur, gözüpek olması gerekir. Sol derken, Üçüncü Enternasyonal’in asıl varisleri de dahil, ki bunlara komünist partiler diyoruz, ancak onlardan çok daha kapsamlı olan radikal soldan bahsediyorum. Şu anda dünyanın her yerinde direniş hareketleri sürüyor. Hatta bazı durumlarda çok güçlü direniş hareketleri bunlar. İşçiler son derece meşru bir mücadele veriyorlar ancak savunma tarafında kalıyorlar. Geçmişte kazandıkları ne varsa, neoliberalizmin yavaş yavaş kemirdiği kazanımlarını savunuyorlar. Bu son derece meşru olmakla birlikte, yeterli değil.

Bu, tekelci sermayenin iktidar mekanizmasının inisiyatifini sürdürmesine izin veren bir savunma stratejisi. Savunma pozisyonundan, pozitif bir strateji olan saldırı konumuna geçip, güç ilişkilerini tersine çevirmemiz gerekir. Karşılık veren olmak yerine, düşmanı (iktidar mekanizmasını) yanıt vermeye zorlamamız ve sahip oldukları tüm inisiyatifi ellerinden almamız gerekir. Küstahlık etmiyorum. Cebimde, Avusturya’daki bir komünistin, Çin’deki ya da Mısır’daki (yurdumdaki) bir komünistin ne yapması gerektiğini tarif eden bir kılavuz yok.

Ancak bunu içtenlikle ve açıkça tartışmak zorundayız. Stratejiler önermeli, onları tartışmalı, denemeli ve doğrulamalıyız. Bu hayatın ve mücadelenin ta kendisidir. Şu anda duramayız. Her şeyin başında gözüpek olmaya ihtiyacımız olduğunu hatırlatmak isterim!

Artık, halk hareketleri savunma durumundan daha agresif bir alternatife yöneldiyse, işler değişmeye başlayabilir. Bu, bazı ülkelerde gerçekleşebilir. Değişim, Avrupa’nın Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi bazı ülkelerinde gerçekleşmeye başladı. Yunanistan’da, Avrupa sisteminin ilk girişimleri savuşturmayı başardığını gördük. Avrupa halkları, hatta Yunanistan’daki hareketliliğe yakın olanlar bile, Avrupa’nın tutumunu değiştirmesine yetecek kadar güçlü bir duruşu harekete geçirmeye yeterli olamadı. Bundan ders almalıyız. Gözüpek hareketlerin artık başlaması gerekir ki sanıyorum farklı ülkelerde başlayacaklar. Bunu, Jean-Luc Mélenchon öncülüğündeki bir hareket olan Boyun Eğmeyen Fransa’dan arkadaşlarla tartıştım örneğin. Yol haritası falan sunmadım, ancak genel olarak büyük tekellerin ve özellikle finans ve bankacılık kurumlarının yeniden-ulusallaştırılması ile başlayarak birtakım taktiklere dikkat çektim. Yeniden ulusallaştırmanın yalnızca ilk adım olduğunu söyledim; eninde sonunda ekonomik sistemin yönetiminin sosyalleşmesine geçilebilmesi için bir ön koşuldur. Yalnızca ulusallaşma seviyesinde durması halinde, elimizde özel kapitalizmden pek de farklı olmayan devlet kapitalizminden başka bir şey kalmayacaktır. Bu, insanları yanıltır. Ancak bir ilk adım olarak düşünülürse, önümüzdeki yolu açacaktır.

Kapitalizm, elli yıl önceki haliyle kıyaslanamayacak bir ekonomik ve politik yoğunluk düzeyine ulaşmış durumda. Bir avuç, belki birkaç on bin devasa ölçekli şirket ve daha küçük bir avuç (yirmiden daha az) büyük bankacılık kuruluşu, her şeye karar verdi. Önde gelen finans uzmanı François Morin, küresel para ve finans sistemi operasyonlarının yüzde doksanının yirmiden az sayıda finans grubunun kontrolünde olduğunu açıkladı. Bunun üzerine onbeş diğer bankayı da eklediğimizde, bu oran yüzde doksandan yaklaşık yüzde doksan beşe yükselir. Yalnızca bir avuç bankadan söz ediyorum. Bunun adı merkezileştirmedir, gücün konsantrasyonudur. Mülkiyet dağınık kalacaktır, ancak bu çok önemli değildir. Asıl mesele mülkiyetin nasıl kontrol edildiğidir. Mülkiyet üzerindeki denetimin merkezileştirilmesi, politik yaşamın denetim altına alınmasına yol açmıştır.

19. yüzyıldaki ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki burjuva demokrasisinden bugün çok uzak bir noktadayız. Artık tek partili sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Eskinin sosyal demokratları ile muhafazakarları, şimdinin sosyal liberalleri. Seçimlerde yarışan iki parti olsa da, işleyişte aynı parti sayılırlar. Bu, tek parti sisteminde yaşıyoruz demektir. ABD’de, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler hep tek bir parti olagelmiştir. Avrupa’da durum böyle değil, dolayısıyla, geçmişte, burada kapitalizm kısmen iyileşme göstermiş olabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan sosyal demokrat refah reformları büyük reformlardı. Bana göre, her ne kadar Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında emperyalist tutumun devamı olsalar da bunlar ilerici reformlardı. Bugün ise bu artık imkansız. Artık tek parti sistemi gelmiş durumda. Meşruiyetini yitirmeye başladı. Üstelik, dünyanın her yerinde yükselişe geçen faşizme, neo-faşizme alan açmakta. Tam da bu yüzden bu sistemi yeniden inşa etmeden dağıtmamız gerekmekte.

Kapitalizme karşı isyan yalnızca neoliberal cephenin halkın çıkarlarına karşı saldırılarının sonuçlarına bir isyan olmakla kalamaz. Halkı politik olarak bilinçli olmaya zorlayacak bir seviyeye ulaşması gerekir. Bu bilinç, ülkelerimizi yöneten komprador ittifakların ve Batı ülkelerini yöneten pro-emperyalist ittifakların yerine geniş halk ittifaklarının oluşturulmasını sağlaması gerekir.

Dünyanın farklı ülkelerinde süren bu yalnızlaştırılmış mücadeleler, ciddi anlamda enternasyonal bir karakter taşıyan bir güç olan yaygınlaşmış tekelci sermayenin karşısında bir tehdit oluşturabilir mi? Peki ya bir tür uluslararası işbirliğine ya da mücadele eden kitleler arasındaki enternasyonalizm ruhuna olan ihtiyaç?

Amin: Gelecek ideolojisinin ana parçalarından biri olarak enternasyonalizmin yeniden canlanmasına ihtiyacımız var, ancak bunu kendimiz başarmak zorundayız; mesela, farklı ülkelerde süren mücadeleleri bir araya getirmeyi denemeliyiz. Ancak, bu Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal’in (Komünist Enternasyonal) bir yeniden üretimi olamaz. Nitekim Üçüncü Enternasyonal, Ekim Devrimi zaferinin hemen ardından ve Sovyetler Birliği adlı güçlü, yeni bir ülkenin sayesinde gerçekleşmişti. Bugün böyle bir konumda değiliz. Bu nedenle, yeni enternasyonal bağlantılar kurmak için başka bir model tasarlamalıyız.

Farklı ülkelerde farklı biçimlerde yaşayan, potansiyel radikal, pro-sosyalist, antikapitalist, antiemperyalist güçler mevcut. Onları bir araya getirmeliyiz. Aramızdaki farklılıklardan çok, paylaştığımız ortaklıkların daha önemli olduğunu kavramalıyız.

Bugün farklı bir durumdayız. Farklı ülkelerde farklı biçimlerde yaşayan, potansiyel radikal, pro-sosyalist, antikapitalist, antiemperyalist güçler mevcut. Onları bir araya getirmeliyiz. Aramızdaki farklılıklardan çok, paylaştığımız ortaklıkların daha önemli olduğunu kavramalıyız. Farklılıkları, ‘ben haklıyım, sen haksızsın’ yargılarının kibrinden uzak, açık bir şekilde mutlaka tartışmalıyız. Ortak noktalarımız çok daha önemli ve enternasyonalizmin yeniden inşasının temelini bunlar oluşturmalı. Bunu Kuzey için de Güney için de söylüyorum. Her biri kendi özgün koşulları içerisinde ve bu koşullar ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor. Genel görünüm aynı olsa da koşullar farklılık gösteriyor. Her halükârda, ben süreci bu şekilde başlatabileceğimizi düşünüyorum.

Bu muğlaklıklar mevcut ve biz onları görmezden gelemeyiz. Kapitalizmin krizlerine sosyalizmin yanıt olması gerektiğini hiç düşünmemiş olan insanlarla bir araya geleceğiz. Onlar kapitalizmin iyileştirilebileceğini düşünmeye devam edeceklerdir. Ne olmuş? Kapitalizmin bugün olduğu haline karşı birlikte mücadele edebilmek de bir ilk adım olacaktır.

Yeni bir enternasyonal dinamiği nasıl oluşturacağımızı şimdiden düşünmemiz gerekir. Benim elimde buna dair bir kılavuz yok. Bu, bir sekretarya kurmakla ya da örgütsel liderlik figürleri yaratmakla alakalı değil. İlkin, yoldaşlarımızın bu fikre ikna olmaları gerekir ki her zaman mesele bundan ibaret değildir. İkinci olarak, Avrupalılar sözde yardımlar ve insani müdahaleleri (insanların üzerine bomba yağdırmak da dahil!) kabul etmek adına anti-emperyalist dayanışmayı ve enternasyonalizmi yok saydılar. Enternasyonalizm bu değildir.

İşçilerin ve emekçilerin enternasyonali olacak yeni bir enternasyonal dinamiğini yeniden inşa etmemiz gerekmektedir. Bir miktar köylü ve proletaryanın çok ötesine uzanan toplum katmanlarından söz ediyorum.

Bence ulusal politikalar (bu sözü kullanmamızın sebebi yerine koyacak başka bir sözcük olmaması) halen ülke sınırlarındaki mücadelelerin sonuçlarıdır. Bunlar gerek ulus devlet gerekse çok uluslu devlet olsun, her biri belirlenmiş sınırlar içerisinde mücadele vermektedirler. Ülkelerdeki güç dengelerini, uluslararası düzeydeki güç dengelerini değiştirmemize olanak tanıyacak şekilde değiştirmemiz gerekmektedir.

İşçilerin ve emekçilerin enternasyonali olacak yeni bir enternasyonal dinamiğini yeniden inşa etmemiz gerekmektedir. Bir miktar köylü ve proletaryanın çok ötesine uzanan toplum katmanlarından söz ediyorum. Hindistan’da örneğin, kentli proletarya ve sığ bir proletarya bilinci taşıyan kentli yoksullar ile ezici bir çoğunluk olan Hint kırsal toplumu ya da köylüler arasında bir ittifak kurulmuş olmasa, göreceksiniz ki bir direniş örgütlemek mümkün olmayacak. Bunlar farklı toplumsal güçler ve ancak farklı politik sesler tarafından temsil edilebilirler. Ancak nerede ortaklaştığımızı biliyor olmamız gerekir. Ortak çıkarlarımız, aramızdaki farklılıklardan çok daha önemlidir. Farklı sınıflara ait ancak tamamı bugün emperyalizmin sopası altında ezilen halkları harekete geçirecek ölçekte bir geniş politik ittifaka ihtiyacımız var.

* Hindistanlı gazeteciler Jipson John ve Jiteesh P. M. Tricontinental Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün dostlarıdır. Frontline, The Wire, Indian Express ve Monthly Review gibi pek çok yayında haberleri yayımlanmıştır. Birlikte önde gelen sol entelektüeller ile röportajlar serisi üzerinde çalışmaktalar. Bu röportajlardan derlenen bir seçki, bu yıl içerisinde LeftWorld Books (Yeni Delhi) tarafından bir kitap olarak yayımlanacak. Jipson ve Jiteesh’e [email protected] [email protected] mail adreslerin ulaşılabilir.

Ekim 2018

[Tricontinental’deki İngilizce orijinalinden Sena Çenkoğlu ve Gonca Pozam tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]