Kore’nin kuzeyinde öcü gören masum gazeteci! – Çağlar Özbilgin

Gazeteci yazarımız gözleriyle gördüğü o ülkedeki korkunçlukları peş peşe sıralıyor: Havaalanında pasaport-vize kontrolü var. Meydanlarda kurucu liderlerinin heykeli dikili. Devlet yeni evlenen çiftlere ev veriyor. Siyasetçiler, akademisyenler ve komutanlar büyükşehirlerde yaşıyor…

Kore Yarımadası, Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışma alanı olmasının yanı sıra Soğuk Savaş ile birlikte geliştirilen propaganda yöntemlerinin en yoğun uygulanageldiği alanlardan biri olmuştur. Amaç, salt emperyalist saldırganlıkları meşrulaştırmak değil, fikir sahibi olmayan geniş kitleleri benzer algılarla hareket etmeye zorlamak ve ideolojik bir teslimiyet yaratmaktır.

TRT ve Al Jazeera’den de bildiğimiz Ece Göksedef’in BBC Türkçe için kaleme aldığı “Kuzey Kore izlenimleri” [1][2] tam da bu kara propagandaya ilişkin ibretlik bir örnek olarak kayda geçti.

İki yazılık izlenimdeki abesliklere dikkat çekip birkaç kelam etmek, resmi ve tam adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (KDHC) halkına borcumuzdur.

Kesitlerle başlayalım…

Öcü propaganda, beyin yakan yasaklar, korkunç bir gözetim toplumu

Yazarımız, nasıl bir izlenim yazısına imza atacağının işaretini daha ilk cümlesinden veriyor, KDHC’ye ayak dahi basmadan: “Yolculuğun neredeyse tamamı, uçakta açılan ekranlarda kadınların çalıp söylediği propaganda müzikleri konseri ve Kuzey Koreli askerlerin kahramanlık görüntülerini izleyerek geçti.” Oysa her biri talan-rant-yolsuzluk ürünü projelerin reklamları veya Diriliş, Payitaht gibi tarihi derdest eden diziler olsa ne de ideolojisiz ne de propagandasız olurdu değil mi!

Havalimanına iniyor yazarımız. Kontrol için pasaport-vize belgesi alınıyor. Sonra rehberleri “Bunlarsız bir yere gitmeyin” diye uyarıyor. Abes olan? Ama yazarımız koparıyor yaygarayı: “Hareket etmemiz imkansız hale getirildi.” Dikkatle okuyoruz, pasaportlarının geri verilmediğinden mi bahsediyor? Hayır. Hatta sonra gayet de hareket edebildiklerini görüyoruz.

Rehberi Lee ile iletişimleri de çok ilginç. Rehberin “İki hafta önce 32 yaşına girmişsin” demesini “Ben daha oraya gitmeden doğum tarihime kadar hakkımdaki her şeyi ezberlemişti”ye yoruyor. Keza rehberin ilk gece sonrası “Gece 3’ü 10 geçeye kadar oturmuş gibisin” sözlerinden “Uyuyana kadar beni izlemiş” çıkarımı yapıyor. Merak etmiyor, sormuyor, üstüne gitmiyor. Hatta ikinci yazıdan anladığımız, sohbetleri çoluk çocuğa kadar uzanıyor. Esasen okuyucu küçük anekdotlarla “gözetim toplumu” algısına alıştırılıyor.

Yalan bombardımanı yazı boyunca süregidiyor bu arada: Asker fotoğrafı çekmek, lider fotoğraflı gazeteleri katlamak, lider heykellerini parmakla göstermek, tüm heykeli almadan fotoğraf çekmek, program dışında tuvalete gitmek, kadınlara pantolon giymek yasakmış! Seç, beğen, al! KDHC’nin meydanlarından, sokaklarından belgesel çıkartan, program sunan, canlı bağlanan, galeriler hazırlayan nice insandan bihaber olduğunu anladık da; giden, gören, okuyan, izleyen, bilen de mi yok diye düşünüyor yazarımız acaba?

“Tüm birincil ihtiyaçlar devlet tarafından karşılandığından çeşitliliğin olmadığı ülke”

Yazarımız “izlenim”lerini aktarırken ideolojik-politik donanımını açık etmekten hiç mi hiç geri kalmıyor. “Politbüro üyeleri, üst düzey askerler, bilim insanları ve tümünün aileleri büyük şehirlerde yaşıyor”muş mesela. Ne kadar inanılmaz değil mi? Dahası, “Üniversitede görev yapan profesörler ve diğer öğretmenler de şehirde ayrıcalıklı sitelerde oturuyor”muş. Yok artık! Yazarımız bu izlenimlerini şöyle analize döküyor: “Yazılı olmayan keskin bir sınıfsal ayrıma dayalı bir sistem…”

Kamusallık algısı da takdire şayan, şöyle tespitler var: “Tüm birincil ihtiyaçlar devlet tarafından karşılandığından çeşitliliğin olmadığı ülke”, “Devletin verdiği kısıtlı miktarda gıdayla beslenen insanlar”, “Devletin verdiği kıyafetler ucuz hammadde ürünü”… Keza devletin evlenen her çifte ev verdiğini anlatan rehberin gruptan gelen “Ya evi beğenmezlerse?” sorusu karşısındaki şaşkınlığına şaşıyor yazarımız. Haliyle biz de yazara şaşırıyoruz.

Sokakta engelli görmüyor yazarımız. Rehber bunu “sağlık sisteminin gelişmişliği” ile açıklıyor. Ama yazarımız yer mi bu numaraları? Asla! Adını verme gereği duymadığı uluslararası kuruluşların “Engelliler kamplarda toplanıyor” iddiasını iliştiriveriyor. İşte gazetecilik!

Sadece bunlar da değil; “işçiler kütüphanelerde gruplar halinde takılıyor”muş, “iş çıkışı kurslara katılıyor”muş, “kadınlar kentin farklı yerlerinde yöresel kıyafetleriyle müzik eşliğinde dans ediyor”muş, “metro duraklarında insanların okuması için ücretsiz gazete panoları var”mış. İnsanın “Bir hafta metrobüse mahkum kal e mi?!” diyesi geliyor.

Gündelik yaşama bak; böyle bir şey olabilir mi ya?!

Yazarımızın Uzakdoğu coğrafyasının binlerce yıllık tarihinden ve kültüründen hayli uzak olduğunu “lider kültü”ne ilişkin izlenimlerinden anlıyoruz. Ülkenin iki kurucu liderinin heykel ve posterlerinin 35 bin noktada olduğunu söylüyor (Bir bilgi; heykeltıraş Aylin Tekiner’in 2010’daki çalışmasına göre; Türkiye’de Atatürk’ün toplam 25-30 bin heykeli, 70 binden fazla okulda da büstü bulunuyor). İnsanların bu heykellere saygı göstermesini “zorunluluk” olarak sunuyor. Anıtkabir’in Mozole Alanı kurallarını veya Aslanlı Yol’unun taşlarının nasıl ve neden döşendiğini bilmiyor olsa gerek.

Yine “lider kültü” başlığının altında Korelilere tarih derslerinde yaklaşık 200 yıl sömürgesi altında yaşadıkları Japonya’ya atom bombası atılmasının “söylenti” olarak gösterildiğini iddia ediyor yazarımız. O atom bombaları sonucunda Hiroşima’da 20 bin, Nagazaki’de 2 bin Koreli yaşamını yitirmemiş gibi…

Yazarımız gezisi sırasında bir futbol maçına da denk geliyor. Tribünlerdeki renksizliği eleştiriyor, amenna. Seyircilerin sadece amigo talimatıyla tezahürat yapmasından söz ediyor. KDHC ulusal maçlarına ya da lig maçlarına baktığımızda pek ilginç bir iddia, ama ona da eyvallah diyoruz. Peki, gerçekten bu kadar mı? “Batılı”, “modern”, “gelişmiş” ülkelerde futbolun birlikte anıldığı diğer unsurlar? İtalya’da Inter taraftarının Napoli’nin Senegalli siyahi oyuncusu Koulibaly’e dakikalarca maymun sesi çıkararak tezahürat yapmasının üzerinden kaç gün geçti? Türkiye’nin en büyük derbisi gücünü erkek egemenliğinden ve fanatizmden alan küfürlerle, kavgalarla ve ölümle anılmadı mı daha birkaç ay önce? Dünya futbolunun birlikte anıldığı sorunlar ne kadar var? Yazar aktarmıyor, biz de bilemiyoruz, en azından öyle zannediyor.

Kadın-erkek eşitsizliği yok değil KDHC’de, ev yaşamından iş yaşamına çok çeşitli alanlarda ve çok da yaygın. Ve fakat kara propagandanın ve yazarın sunmaktan imtina ettiğinin aksine kürtajın ve boşanmanın yasal bir hak olduğunu, kadına yönelik şiddete ilişkin yasal düzenlemeler bulunduğunu, hamilelere, yeni annelere ve bebeklere sağlığın parasız olduğunu, ilaveten ek fonlar sağlandığını söylemek gerekmez mi? Eh tabii, niyetinize göre…

İzlenim yine rehberle olan bir diyalogla bitiyor. Yazarımız “Tehlikeli bir soru sorduğumu düşündüğü anda yüzüme çaresizce bakıyordu” diyor. Tüm bunlardan sonra insan düşünmeden edemiyor: Rehberin yüzündeki çaresizlik ifadesi size içkin olmasın sakın?

KDHC’ye nasıl bakmalı?

Peki, KDHC neden “böyle” bir ülke? Yanıtını vermezsek eksik kalacaktır, verelim.

Her şeyden önce şunu söylemek lazım: “Juche”den söz edilmeyen bir KDHC analizi, izlenimi yapılamaz, yapılırsa da sahici olamaz.

Juche, KDHC’nin kurucu kadrolarının, siyaset bilimcilerinin ve fikir emekçilerinin Kore halkının kültürel düşünce akımlarından beslenerek geliştirdiği ve özellikle SSCB-Çin ayrışması sonrası “Nasıl bir sosyalizm?” tartışmaları ekseninde oluşturduğu bir düşüncedir. Hem KDHC’nin resmi ideolojisi hem de Koreliler için bir yaşam felsefesidir.

“Öz”, “özne”, “gövde” gibi sözlük karşılıkları olmakla beraber felsefesinin temelinde “somutluk” vurgusu olmasından dolayı “gövde”nin tercih edilmesi daha makuldür. İçeriği ise “bağımsız duruş ve kendi kendine yetebilme hali” olarak özetlenebilir.

Juche üç temel ilkeye dayanır: “Chaju” (siyasi olarak bağımsızlık), “Charip” (ekonomik olarak kendine yeterlilik), “Chawi” (askeri olarak kendini savunabilirlik). İdeolojik dogmatizmi barındırmadığı gibi, aksine ona karşı kendini yenilemeyi içerir; ki yenilenmiştir de.

Juche’ye 90’larda “Songun” (önce ordu) ilkesi eklendi. Bu, sosyalizmin devrimci özne olarak işçi sınıfına biçtiği özsavunma görevini orduya bırakması ve ulusal güvenlik stratejisinin askeri-nükleer kapasite artırılacak şekilde yenilenmesi ve KDHC’yi dünyanın en askerleşmiş devletine dönüşmesi demekti.

Sebep mi? Sebep basitti: ABD emperyalizminin SSCB’nin yıkılması ile askerileşmiş malileşme stratejisine hız kazandırması, askeri-siyasi baskısını artması, 2001’de Bush Doktrini ile ilan ettiği yeni savaş konseptinde KDHC’yi “şer ekseni”ne dahil etmesi ve aynı eksendeki Afganistan ile Irak’ta açık işgale soyunması. Tepesinde ABD’nin, güneyinde onun yeni sömürgesi Güney Kore’nin, doğusunda eski işgalcisi Japonya’nın tehditleri karşısında 50 yıl önceki gibi olası saldırılara karşı sırtını dayayabildiği Rusya-Çin gücünün de olmaması da belirtilmeli elbet.

Peki KDHC ne yaptı? İlkin diplomatik çözüm arayışına yöneldi. 1992’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzaladı ve tüm askeri tesislerini uluslararası denetime açtı. Ne var ki bu anlaşma, silahsızlanmanın değil, ABD’nin baskısını artırmanın aracına dönüştü. Anlaşmayı KDHC değil ama ABD ihlal etti. İşgal tehditleri hız kazanınca ise KDHC için açık restleşmeden başka çare kalmadı. Askeri-nükleer kapasitesini sürekli geliştirdi. 2006’da nükleer silah ürettiğini tüm dünyaya ilan etti.

Nükleer silah rejiminde açılmış bu küçük ama önemli gedik; KDHC’ye nükleer silah gücünü bir koz olarak kullanabilme kabiliyeti sağlamak, ABD’yi savaşmayı göze alamaz hale getirmek ve emperyalizmin tehdit algısındaki diğer ülkelere rol model olmak gibi sonuçlar doğurdu. Nihayetinde ABD geri adım attı, anlaşmaya mecbur kaldı. Ne de olsa savaş sanatının kuralı belliydi: En etkili savunma, saldırıdır!

Özetle; küreselleşen sermaye dolaşımı ile bütünleşik uluslararası-bölgesel politikalardan kısmi bağımsız hareket edebilmek (merkezkaç eğilimi) ve üretken altyapısını güçlendirebilmek KDHC’nin varlığını korumasını sağladı. Wallerstein “ABD’nin KDHC’ye değil, Irak’a saldırmasını sağlayan fark, Irak’ın KDHC’nin silahlanma yetisine sahip olmamasıydı” demişti. KDHC rejiminin yaşadığı dönüşüm ile ABD emperyalizminin egemenlik krizi arasındaki diyalektik ilişkiyi farkındaydı çünkü.

Emperyalizmin genel ve sürekli krizleri derinleşti, derinleşiyor. Krizi aşmak adına geliştirilen her yeni strateji, var ettiği karşıtının ancak merkezkaç eğilimleri ve meydan okumalarıyla işlemez hale getirilebiliyor.

Kore Yarımadası’na ve KDHC’ye dair her “izlenim”e, her habere, her analize bu gerçekliği göz önünde tutarak bakmak gerekiyor.