Hindistan’da 150 milyon kişi despotluğa hayır dedi – Vijay Prashad

Yeni sendika yasası yürürlüğe girerse Hindistan, işyeri demokrasisinin yükümlülüklerini kaçınılmaz olarak terk edecek

Hindistan’da kentler hiçbir zaman sessiz olmaz. Gürültü daimidir: arabaların kornaları, kuşların ötüşü, seyyar satıcıların haykırışları, motorsiklet motorunun sürekli vızırtısı… Salı günü [8 Ocak] Hindistan grevde. Yaklaşık 150 milyon emekçinin işyerlerine uğramaması bekleniyor. Grev çağrısını sol sendikalar yaptı; artan eşitsizlik ve memnuniyetsizlik havasıyla yorgun düşmüş ülkede bir genel grev.

Sol Demokratik Cephe tarafından yönetilen Kerala eyaletinde sokaklar sakin değil. Arabalar ve motorsikletler yollarında. Fakat yollar normale nazaran biraz sakin. Toplu taşıma araçları trafikte değil, çünkü ulaşım sendikaları grevi örgütlüyor. Thiruvananthapuram tıpkı 20 yıl önce trafiğin daha az, şehrin daha sakin olduğu zamanlardaki gibi. Fakat atmosferde sükunet yok. Emekçiler öfkeli. Delhi hükümeti onlara ihanet etmeye devam ediyor.

Dünya tarihindeki en büyük grev

Bu çapta grevler Hindistan için olağandışı değil. Dünya tarihinde kayıtlara geçmiş en büyük grev 2016 yılında Hindistan’da gerçekleşmişti. 180 milyon emekçi, Başbakan Narendra Modi’nin hükümetini protesto etmek için greve gitmişti. Bu grevin her zamanki gibi çokça talebi var; bunlar emekçilerin geçim koşullarının kötüleşmesi, birçok insan için iş bulma olanağının ortadan kalkması ve sendikalara dönük politik saldırılar etrafında şekillenen talepler.

Modi hükümeti sendika yasasını değiştirmeye oldukça istekli. Hindistan Sendikalar Birliği (CITU) lideri Tapan Sen, yeni sendika yasasının kaçınılmaz olarak Hindistan emekçilerinin köleliğine yol açacağını söyledi. Bunlar oldukça iddialı sözler. Ancak inanılmaz değiller.

Liberalizasyon

Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandığından bu yana, ulusal kalkınmada “karma” bir rota izledi. Ülkenin kalkınma hedeflerini geliştirmek için temel sanayi ürünlerini temin edecek kamu firmalarının kurulmasıyla ekonominin önemli kesitleri hükümetin elinde kalmaya devam etti. Tarım sektörü de hükümetin çiftçilere sübvanse edilmiş faiz oranlarıyla kredi verdiği ve çiftçilerin temel besin ürünlerini yetiştirmeyi sürdürmesini garanti altına almak için satın alma fiyatının hükümetçe belirlendiği şekilde örgütlendi.

Tüm bunlar 1991’de hükümet ekonomiyi “liberalleştirmeye” başladığında, kamu sektörünü özelleştirdiğinde, tarım piyasasındaki rolünü azalttığında ve yabancı yatırımı kabul ettiğinde değişti. Büyüme artık insanlara ve onların geleceklerine yapılan yatırıma değil mali yatırımdaki getiri oranına yönelikti. Bu yeni politika yönelimi (liberalizasyon) orta sınıfı büyüttü ve zenginlere inanılmaz miktarlarda para kazandırdı. Ancak aynı zamanda bir tarım krizi yarattı ve emekçiler için güvencesiz bir ortam üretti.

Emekçilerin mücadele gücünü kırmak

Hükümet, kamu sektörünü özelleştirmenin ve değerli kamu varlıklarının tümüyle özel ellere bırakılmasının yeterli olmayacağını 1991’den bu yana biliyordu. İki şey daha yapması gerekliydi.

Birincisi, kamu sektörünün teşebbüslerinin başarısız olduğundan ve böylelikle meşruiyetini kaybettiğinden emin olmaları gerekiyordu. Hükümet, bu kamu firmalarına hiç ödenek vermedi ve onları makus talihleri ile başbaşa bıraktı. Bu firmalar, yatırım olmaksızın kalkınabilecek durumda değillerdi ve böylelikle durumları kötüye gitmeye başladı. Kamu işletmelerinin kapanması, yatırım kesintileri sonucu açığa çıksa da, liberalizasyon tartışmasına geçerlilik kazandırdı.

İkincisi, hükümet grev hakkını baltalamak için mahkemeleri kullanarak, sendika yasasını değiştirmek için yasama organını kullanarak sendikaların gücünü kırmaya çalıştı. Güçsüz sendikalar, emekçilerin mücadele gücünü kırmak anlamına gelecekti, ki bu da emekçilerin tamamiyle özel işletmelerin insafına kalması anlamına gelecekti.

Grev hakkı

Tıpkı öncesindeki 17 grev gibi bu grev de geçim sıkıntısı ve grev hakkı ile ilgiliydi. Yeni bir sendika yasası, meclisin gündeminde. Bu yasa Hindistan’da sendikacılığın ölmesi anlamına gelecek. Tapan Sen’in kölelik hakkındaki açıklamaları, bu bağlamda çok da abartılı görünmüyor. İşçiler güçleri olmadığı taktirde fiilen işletmeye köle olacaklar. Toplama kampları gibi işletilen fabrikalardaki durum tam olarak bu.

Chennai-Coimbatore hattındaki veya Manesar bölgesindeki fabrikalar şöyle bir incelendiğinde bu yeni fabrikaların gücü hakkında bir hissiyat verecektir. Adeta gedik açmanın zor olduğu birer kaleler. Ya da bir hapishane. Her iki durumda da, sendikalar buralarda hoş karşılanmıyor. Şiddet veya siyasi güç yoluyla zor kullanılarak fabrika dışında tutuluyorlar. İşçiler genellikle çok uzaklardan, bölgede herhangi bir kökü bulunmayan göçmenler arasından seçiliyor. Hiçbir işçi uzun süre kalmıyor. Yerleşir gibi göründükleri anda gönderiliyorlar.

Başıboş işçiler ve yılgın sendikacılar vahşi bir çalışma ortamına doğru yol alıyorlar. İşçi sınıfı dayanışması kültürü aşınıyor, toplumsal şiddet büyüyor, bu da neo-faşist politikaların yeşerdiği ortamı sağlıyor.

Kerala’daki umut

Kerala, Hindistan’da eşi benzeri bulunmayan bir yer. Burada mücadele kültürü hala oldukça güçlü; Kerala’nın toplumsal dönüşüm tarihindeki gurur ortada. Son yüzyıl boyunca Kerala, hiyerarşiye ve ayrıma karşı ataklarını keskinleştirdi. Korkunç toplumsal uygulamalar geri püskürtüldü ve Sol hareketin geliştirdiği kitle eylemleri toplumsal yaşamın olağan bir parçası haline geldi.

Sol iktidara geldiğinde (şimdi halihazırda iktidarda) yeni politikaları buyrukla sunmuyor. Sol kitleler farkındalığı artırmak ve siyasetin arkasında siyasi irade inşa etmek için kamuoyu kampanyaları örgütlüyor. Umutsuzluk havasının Kerala’da tutunamamasının nedenlerinden birisi bu.

Hindistan’ın başka bir yerinde, yaklaşık 300 bin çiftçi toprak borcu krizinden ötürü intihar etti. Kerala Üniversitesi’nden Profesör Sıddık Rabiyat, balıkçıların çiftçilerden daha fazla borcu olduğunu ancak intihara kalkışmadıklarını söyledi. Bunun ise, bir sonraki günün avı ile borçtan kurtulacakları umudunu taşımalarından kaynaklanabileceğini öne sürdü. Tabii bunda Kerala’daki genel umutlu atmosferin de etkisi var.

Geçen sene, bu 35 milyon nüfuslu eyalet selde sular altında kaldığında balıkçılar teknelerini aldılar ve ön safta kurtarma görevlisi oldular. Bunu para ya da şöhret için yapmadılar. Bunu, eyaletteki toplumsal dayanışma geleneğinden ve buradaki kitle eylemliliği kültürü yüzünden yaptılar. (Bkz. Tricontinental Toplumsal Araştırma Enstitüsü’nün Kerala’da seller dosyası)

Grev

Thiruvananthapuram’ın demiryolu hatları çalışmıyor. Greve katılanlar rayların üzerinde oturuyor. Trenlerin önünü kesmişler. Hindistan’ın bir diğer ucundaki Assam’da da durum böyle. Orada aynı zamanda demiryolu hatları da bloke edilmiş. Bhubaneswar, Odisha’daki 16. Ulusal Otoyolu park noktası olmuş. Arabalar ve motorsikletler hareket edemiyor. Okullar ve üniversiteler sessiz. Sendikalar Delhi ve Chennai’nin dışındaki sanayi bölgelerinde devriye atmış. Mumbai’daki halk otobüsleri park yerlerinde duruyor, otobüsler yalnızlığa alışmış.

Başbakan Narendra Modi’nin hükümeti sessizliğini koruyor. Nisan-Mayıs aylarında genel seçimler var. Hindistan’da rüzgar, Modi’den yana esmiyor. Ancak sessizliğinin nedeni bu değil. Kitle eylemini gözardı etmeyi, kendini her şeyin üstünde tutmayı ve bir şey olmamış gibi davranmayı alışkanlık haline getirdi. Yeni sendika yasası yürürlüğe girerse, Hindistan işyeri demokrasisinin yükümlülüklerini kaçınılmaz olarak terk edecek. Bu ülkedeki demokratik işleyişin yavaşça erozyona uğramasının, hiyerarşi ve hegemonyanın çirkinliğine geri dönüşün bir parçası. Emekçiler bunu istemiyor. Sokaktalar. Gelecekleri için başka planları var.

[Common Dreams’deki İngilizce orijinalinden Deniz Özge Gürsu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann