Fazlasını isterim, haklarımdan vazgeçmem! – Av. Fatma Girgin

Her geçen gün otoriterleşen siyasi iktidar karşısında hayatlarımızı, haklarımızı, bedenlerimizi ve birbirimizi savunmaya devam edeceğiz. Toplumun yeniden inşa edildiği bir süreçte gericiliğin, kadın düşmanlığının, faşizmin karşısında feminist bir mücadele hattını çizmekten geri durmayacağız

1987 yılında eşinden şiddet gördüğü için boşanmak isteyen bir kadının açtığı boşanma davasını “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” diyerek reddeden Çankırı Asliye Hukuk hakimi Mustafa Durmuş, bu kararının Türkiye kadın hareketi için nasıl bir kıvılcım etkisi yaratacağından habersizdi. Bu karar çok sayıda kadın tarafından protesto edildi. Kararın verildiği tarihten yaklaşık bir ay sonra “dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz” diyerek bir araya gelen kadınlar 17 Mayıs 1987’de Türkiye’de ilk defa kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirdi: “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü”.

Bu yürüyüş sonrasında şiddete maruz kalan kadınlara danışmanlık hizmeti verilmesi ve kadın sığınağı açılması talepleriyle “Bağır herkes duysun” kampanyası başlatıldı. Şiddete maruz kalan kadınlara hukuki destek, kalacak yer, maddi destek talepleriyle gelişen bu kampanya Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın kuruluşunun da zeminini hazırlamıştır.

4 Ekim 1926 kabul edilen Medeni Kanun, eşler arasında eşitlik yerine koca egemenliğine dayalı bir aile modelini benimsemiş ve kadını kocanın sözünü dinlemekle yükümlü kılmıştır. Evlenmeden önce her türlü hukuki işlemi yapmaya ehil olan kadın, evlendikten sonra bu işlemleri yapabilmek için kocadan izin almak zorunda bırakılmıştır.

743 sayılı Eski Medeni Kanun’un cinsiyetçi yapısı, erkeği evin reisi yapan, kadını erkeğe tabi kılan ve her an verdiği hakları geri alacağını da hatırlatmayı eksik etmeyen, kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan, kadının ev içi emeğini görünmez kılan düzenlemelerini eleştirilmeye başlanmış ve bu maddelerin değiştirilmesi, Medeni Kanun’un yeniden düzenlenmesi kadın hareketinin talepleri haline geldi.

1990 yılında kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali, 2002 yılında yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun’da erkeği ailenin reisi kabul eden düzenlemenin kaldırılarak evlilik birliğinin temsilinde eşitlik esası kabulü, yine kadınların yıllardır ev içinde harcadığı görünmez emeği yeni yasal mal rejimi olan “edinilmiş mallara katılma rejimi” ile güvence altına alınması, 1998 yılında yürürlüğe giren 4320 sayılı yasa ile ev içi şiddete karşı önleyici tedbirlere ilişkin düzenlemeler ve sonrasında bu yasanın içeriği genişletilerek kabul edilen 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, bunların yanında ceza yasası, iş kanunu gibi çeşitli kanunlarda kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik bir takım değişiklik ve düzenlemenin yapılması tesadüf değildir. Tüm bu düzenlemeler kadınlar olarak verdiğimiz mücadelemizin ve dayanışmamızın ürünleridir.

Ancak son yıllara baktığımızda haklarımız için verdiğimiz uzun soluklu mücadelenin ülkede giderek artan gericilik ve kadın düşmanı politikalarla birlikte artık “var olanı savunma” pozisyonuna dönüştüğünü görüyoruz. Kadına yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarının her geçen gün artış gösterdiği bir ortamda bunları önlemek yerine, kadınların mevcut haklarını da tırpanlayacak pek çok yasal düzenleme ve teşebbüsler ile karşı karşıya kalmaktayız.

Günlerce süren eylemler ve tepkiler sonrası yasalaşamayan “Kürtaj yasası”, bir gece yarısı TBMM Genel Kurulu’na sunulan ve çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçlarında failin mağdurla evlenmesi durumunda cezanın askıya alınmasını düzenleyen “tecavüzü af yasası”, Müftülük nikahı, Boşanma Komisyonu raporları, yargı kararlarındaki iyi hal ve haksız tahrik indirimleri sistematik kadın düşmanlığının tipik birer örneği. Eğitimden, sağlığa, çalışma hayatından yargıya kadar toplumsal yaşamın tüm alanlarında dört bir yanımızın ayrımcılık ve cinsiyetçilikle kuşatıldığı bir ortamda kadın mücadelesinin dinamizmini ve kararlılığını görmezden gelemeyiz.

Türkiye’de kadın hareketi, bir gece yarısı TBMM Genel Kurulu’na sunulan tecavüzü aklama yasasına OHAL koşullarında direnen ve bu koşullarda iktidara geri adım attıran tek hareket olma özelliğini taşımaktadır. Yine OHAL koşullarının daha sertleştiği bir süreçte müftülük yasasına karşı Meclis’i kuşatacak, yasaklanan sokakları ve meydanları 25 Kasımlarda, 8 Martlarda dolduracak cürettedir.

Bedenlerimiz, kimliğimiz, emeğimiz ve yaşamlarımız üzerindeki söz ve karar hakkının bizlere ait olduğunu yılmadan usanmadan sokak sokak, meydan meydan anlatmaya devam ederken, yıllarca süren mücadeleler sonucu elde ettiğimiz haklarımızın tartışmasına da izin vermeyeceğiz.

Her geçen gün otoriterleşen siyasi iktidar karşısında hayatlarımızı, haklarımızı, bedenlerimizi ve birbirimizi savunmaya devam edeceğiz. Toplumun yeniden inşa edildiği bir süreçte gericiliğin, kadın düşmanlığının, faşizmin karşısında feminist bir mücadele hattını çizmekten geri durmayacağız. Cinsiyetçi eğitimin karşısına feminist eğitim, erkek yargı karşısında feminist bir hukuk talebiyle duracağız. “Var olanı” savunmakla kalmayacak, eşit ve özgür bir yaşam için daha fazlasını talep etmekten de geri kalmayacağız.

Yazı dizisi | Feminist avukatlar anlatıyor

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann