Emperyalizmin derinleşen bunalımı bir kârlılık bunalımı değildir (1) – Ahmet Kaplan

Tekeller sadece işçilerini, hammadde sağlayan çiftçileri vb. iliklerine kadar sömürmekle kalmıyor, aynı zamanda taşeronlarına da artan kârlardan pek fazla koklatmıyorlar. Türkiye gibi yeni-sömürge ülkelerdeki sermaye kıtlığının nedeni emperyalizmle girilen bu ilişkilerdir

Mavi çizgi emperyalist ülkelerdeki kâr oranlarını, turuncu çizgi ise yeni-sömürgelerdeki kâr oranlarını gösteriyor.

Emperyalizm, özellikle 2008 krizinden bu yana ciddi bir durgunluk içinde. Doğal olarak ekonomistlerin en büyük tartışma konusu bu kriz ve sonuç olarak sol ve liberal basında en çok yer alan konu kriz ve durgunluk analizleri. Ancak Türkiye’deki ekonomi yazarlarının (sol ya da sağ) analizlerinde hiç yer vermediği iki olgu var. Birincisi, kapitalizmde tekelleşme olgusu, yani emperyalizm. Mevcut krizi ekonomide tekellerin egemenliğini göz önüne almadan analiz etmek, anlamak açıklamak mümkün değildir. Krizin temelinde ekonominin tekellerin egemenliğinde olması yatar.

Burjuva iktisadı, ekonomik sistemin temelini, ideolojik ve manipülatif bir şekilde, serbest rekabetçi kapitalist bir ortam olarak tanımlıyor, sol akademiden yapılan analizlerde ise bu nokta hiç tartışmaya açılmıyor ve varsayım olarak kabul ediliyor. Anwar Shaikh gibi bazı Marksist akademisyenler ise, tekelci kapitalizm teorilerini doğrudan reddediyorlar, bazı diğerleri ise tekelci kapitalizm teorisine hiç bulaşmadan tezlerini serbest rekabet varsayımı üzerine kuruyorlar.[1] Dogmatik bir tarzda Marx’ın 150 sene kadar önce, kapitalizmde henüz tekellerin ortaya çıkmadığı bir dönemdeki kriz teorileri ile günümüzü açıklamaya çalışıyorlar ama ne yazık ki yaşam karşısında duvara tosluyorlar.

Bu akademisyenlerin emperyalizmin krizini açıklamakta kullandıkları en önemli teori Kar Oranlarının Eğilimsel Düşüş Yasası’dır (KOEDY). Bu teorisyenlerimize göre, kapitalistlerin kârı KOEDY eğiliminin etkisi ile düşüyor, bu ise kapitalist krizlere yol açıyor.  Bakınız bu konuda Sendika.Org’da yayımlanan makalesinde Mustafa Durmuş ne diyor?

“Önemli bir diğer bulgu ABD’deki her resesyonun öncesinde kâr oranlarının düşmekte olduğu, buna karşılık her kriz sonrasında kâr oranlarının yükselmeye başlaması. Bu da bu yasayı doğruluyor. (…) Bu da kapitalist bir ekonomide reel yatımların asıl olarak kâr oranlarının yüksekliğine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Yani kâr oranları düşüp, kârlar azaldığında yeni yatırımlar da azalıyor, bu ekonomik büyümeyi yavaşlatırken, ekonomiyi krize sokuyor.”[2]

Ancak biz biliyoruz ki pratikte olan bunun tam tersi.

Kârlar rekor kırarken

Mesela ABD’nin en büyük 500 firması 2006’da toplam olarak 787 milyar dolar kâr elde ederken (ki bu o yıl için bir rekor, o zamana kadar elde edilen en yüksek kâr miktarı), bu kâr krizin hissedildiği yıl olan 2007’de 645 milyara düşmüş. Kriz yılı olan 2008’de 99 milyar ile dibe vuran kârlar, hemen ardından kriz öncesini de aşmış ve 2016’da 840 milyar olmuş ve giderek artarak 2017’de 890 milyara ve 2018’de 1 trilyona ulaşarak rekor kırmış. Aslında 2016 ve 2017’de karlar açısından hepsi birer rekordu. Yani bir kâr edememe ya da kârların azalması sorunu yok ama tam tersine aşırı kârlar var. Hem kriz öncesi hem de sonrası yıllar kârlarda bırakın azalmayı, rekorlar kırılmış. Yukardaki rakamları Fortune dergisinin ilgili yıllarından aldım.[3] Tüm bu artan rekor düzeyde kârlara rağmen durgunluk aşılamadığı gibi önemli burjuva ekonomistlerin çoğu önümüzdeki iki yılda yeni bir kriz bekliyorlar. Ve bu kriz beklentisi ise rekor kârlara rağmen oluyor. Bunun nedeni ise kapitalizmin krizinin kaynağının ekonomideki tekelci yapı olması. Bunu sonraki makalelerimde tartışacağım.

Bu arada, biz Marksistlerin kullandığı artı-değer ile kapitalistlerin kullandığı kâr kavramı aynı şey değildir. Artı-değer kârın yanında, kira, faiz, dolaylı ya da dolaysız tüm vergiler, üretim açısından gereksiz olan reklam, pazarlama gibi maliyetler ve üst düzey yöneticilerin (yönetim kurulu, CEO vb.) ödemelerini de içerir. Ancak tartışmamız açısından şirket kârları da yol göstericidir. Az olan şirket kârları artı-değerin de az olduğu anlamına gelmez. Mesela şirket o yıl kârlarının büyük kısmını arsa bina vb. spekülatif harcamalar için kullanmış olabilir ya da muhasebe yöntemleri ile kendisini zararda bile gösterebilir. Ama diğer yandan bir firma yüksek kâr elde ediyorsa bu onun yarattığı artı-değerin çok daha fazla olduğu anlamına gelir. Yani yukardaki rekor kârlar, rekor artı-değer üretimi demektir.

Bu arada ileriki tartışmalarımız açısından yazıyorum, 2008’deki kârlılık düşüşü asıl olarak finans şirketlerinden kaynaklanmaktadır. En büyük kâr kaybı yaşayan şirketlerin hepsi, AIG (-99 milyar dolar), Fannie Mae (-58.7 milyar dolar), Freddie Mac (-50.1 milyar dolar), Citigroup (-27.7 milyar dolar) ve Merrill Lynch (-27.6 milyar dolar) finans ve bankacılık şirketleridir. IBM, Exxon Mobil, Chevron gibi birçok sanayi firması ise krize rağmen kârlarını artırmışlardır. Bu da doğal çünkü 2008 krizi, bir finans krizi olarak ortaya çıkmıştır.[4]

Yani 2008 krizinden önce kâr azalması yok, sadece kriz yılında var ve krizden hemen sonra kârlar yine artmaya devam ediyor. Krize rağmen fiyat azalması yok, işin doğrusu 19. yüzyılda şirketler sürekli fiyat düşürürken ve savaş gibi istisnalar dışında, sanayi mallarının fiyatları sürekli azalırken, (çok sayıda firmanın bulunduğu bir piyasada bu zorunlu idi) 2008’de genel fiyatlar düzeyi hiç azalmadığı gibi, ciddi bir şekilde yaşanan krize rağmen yüzde 0,1 oranında artma vardır. Emperyalist ülkelerde bir bütün olarak enflasyon oranı istikrarlı olarak yüzde 2-3 civarındadır. Günümüzde fiyat indirme rekabette ayakta kalmak için bir araç değildir ama kapitalistler açısından bu ciddi bir korkudur. Deflasyon üzerine yazılan yüzlerce yazıda bu korkuyu duyabilirsiniz. 19. yüzyılda neden firmaların sürekli fiyat indirdiğini ama 20 yüzyılda enflasyonun neden genel bir eğilim olduğunu bir sonraki makalemde açıklayacağım. Ancak hangi kriz dönemine bakarsak bakalım, kriz öncesi ve sonrası kâr azalması yoktur, tam aksine kârların rekor kırması vardır.

Tekelleşme

Aslında bunu IMF uzmanları da görüyor ve söylüyor. Yukarda da belirttim, aslında burjuva ekonomisinin en çok tartıştığı ama bizim sol akademisyenlerin görüş alanına hiç girmeyen bir mesele bu. Erdinç Yeldan, Küresel Ekonomide Tekelleşme ve Kârlılık başlıklı yazısında (“küresel ekonomide tekelleşme” lafına pek kafayı takmayın şimdilik, Yeldan Hoca hala olayı küreselleşme gibi emperyalist bir jargon ile düşündüğü için başlığı öyle atmış) IMF yazarlarının görüşlerini aktarıyor. IMF’nin blog sitesi yazarlarından biri şöyle diyor: “İleri sanayi ekonomilerin şirketlerinde gözlenen aşırı büyüme ve sermayenin yoğunlaşması, piyasalarda rekabet koşullarını engellemekte ve -artan şirket kârlarına rağmen- yatırımların duraklamasına, iş dinamizminin yavaşlamasına, üretkenlik kazanımlarının gerilemesine ve işçi gelirlerinin milli gelir içindeki payının da gerilemesine neden olmaktadır.”[5]

Burjuva ekonomisi benzer raporlarla doludur. Ben burada bir başkasını aktarayım. Brookings Enstitüsü daha dün Chad Syverson’un bir makalesini yayımladı. Şikago Üniversitesi ekonomistlerinden olan Syverson makalesinde “Deneysel araştırmalar, daha öncesinden değilse bile an azından 2000’lerden beri, kâr oranlarında, fiyat-kâr farklarında ve (sermaye) yoğunlaşmasında geniş bir büyüme yaşandığını tespit etmiştir. Bu gelişmeye eşlik eden gelişmeler ise yatırım oranlarındaki azalma, piyasaya yeni firmaların girişindeki azalma ve işçi ücretinin payındaki azalmadır” demektedir.[6]

Yani IMF raporlarına ve Şikago Okulu profesörlerine göre de kârlar azalmıyor, tam tersine artıyor, bunun nedeni ise sermayenin yoğunlaşması. Kârlar azalmıyor artıyor ama buna rağmen yatırımlar azalıyor, durgunluk ortaya çıkıyor, nedeni ise sermayenin yoğunlaşması, yani tekelleşme.

Erdinç Yeldan’ın yazısı kâr oranlarının özellikle 1980’lerden sonra azalmadığı aksine büyük bir hızla arttığını gösteriyor ama biz bu kâr artışlarına rağmen bu krizleri yaşadık ve durgunluk hala devam ediyor.

Yeldan’ın aktardığı ve IMF raporunda yer alan grafik, kâr artışlarının emperyalist ülkelerde olduğunu (onlar tabii emperyalist demiyorlar, ileri ekonomiler diyorlar ideolojik nedenlerle) ancak yeni-sömürge ülkelerde ise kâr artışının ya olmadığını ya da çok az olduğunu gösteriyor. (Tabii yine aynı ideolojik sebeplerle, yeni-sömürgelere gelişmekte olan diyorlar.) IMF raporuna buradan doğrudan ulaşabilirsiniz.[7] Rapor bu kâr farklılığının tekellerin gücünden kaynaklandığını açıkça söylüyor. Tekeller sadece işçilerini, hammadde sağlayan çiftçileri vb. iliklerine kadar sömürmekle kalmıyor, aynı zamanda taşeronlarına da artan kârlardan pek fazla koklatmıyorlar. Türkiye gibi yeni-sömürge ülkelerdeki sermaye kıtlığının nedeni emperyalizmle girilen bu ilişkilerdir.

Emperyalizmin bunalımını açıklamak için önce KOEDY’yi açıklayalım. KOEDY emperyalizmin günümüzdeki krizinin sebebi değildir ancak bu krizi açıklamak için oldukça ideal bir konudur. Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.

Devam edecek…

 

Dipnotlar:

[1] http://sendika63.org/2016/12/anwar-shaikh-ile-soylesi-kapitalizmin-isleyisini-anlamakk-guney-isikara-391863/

[2] http://sendika63.org/2019/01/turkiye-ekonomisi-krizin-ikinci-fazinda-vii-birikim-krizi-nasil-ortaya-cikiyor-koaey-arastirmalarla-dogrulaniyor-mu-mustafa-durmus-525186/  Ben yukarıdaki alıntıyı Sayın Durmuş’un Sendika.Org için yazmış olduğu bir dizi makalenin 7.’sinden aldım. Aynı sayfadan Sayın Durmuş’un makalelerinin hepsine ulaşabilirsiniz.

[3] http://archive.fortune.com/2009/04/16/news/companies/tully_profitbubble.fortune/index.htm

[4] http://archive.fortune.com/2009/04/16/news/companies/tully_profitbubble.fortune/index.htm

[5] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1202595/Kuresel_ekonomide_tekellesme_ve_k_rlilik.html

[6] https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2019/01/ES_20190116_Syverson-Macro-Micro-Market-Power.pdf.

[7] https://blogs.imf.org/2018/06/06/chart-of-the-week-the-rise-of-corporate-giants/