Emperyalizmin bunalımı (2): Kâr Oranlarının Eğilimsel Düşüş Yasası – Ahmet Kaplan

Çok sayıda kapitalistin olduğu serbest rekabetçi piyasada, kapitalistimizin kâr oranlarının eğilimsel düşüşüne karşı yapabilecekleri oldukça sınırlıdır. Ancak ekonomide tekeller hakim olduğunda, eğer kapitalistimiz ekonomideki tekellerden birisi olma şansına erişmişse, birden elindeki olanakların arttığını görür

Kâr Oranlarının Eğilimsel Düşüş Yasası (KOEDY) Marx’dan önce farklı burjuva ekonomistlerince ortaya atılmış bir teoridir. Marx bunu kriz teorilerinin merkezine yerleştirir. KOEDY serbest rekabetçi bir ekonomideki devresel krizleri, aşırı üretim krizlerini, tekelleşme eğilimini vb birçok şeyi açıklamakta oldukça yaşamsaldır, ancak, emperyalizmin genel bunalımını açıklamakta yetersizdir. Ekonomide tekellerin hakim duruma gelmesi ile bu eğilim ortadan kalkmaz ama farklı bir şekilde işlemeye başlar. Ama önce KOEDY nedir ona bir  bakalım.

Varsayalım ki piyasada benzer mallar üreten, mesela ayakkabı üreten bir kapitalistimiz var. Bu kapitaliste çalışan işçiler günde işçi başına 15 ayakkabı üretiyorlar. Kapitalistimiz de her işçiye 10 TL ücret ödüyor. Ayrıca bu işçinin ürettiği 15 ayakkabı için malzeme, enerji, kira, pazarlama, makine, alet edevat vb masrafların bu ayakkabılar için gereken kısmı için ise 100 TL ödüyor. Her bir ayakkabı ise 10 TL ye satılıyor. Kapitalistimiz bu durumda 15 ayakkabıdan 150 TL kazanacak ve işçi ücreti ve diğer masraflar çıkarılınca (10 artı 100 TL) 40 TL kâr elde edecektir.

Ama kapitalistimiz eğer işçinin verimliliğini artırmak için daha fazla yatırım yaparsa (daha iyi makinalar ve daha iyi bir iş idaresi yöntemi vb ile) kârını artıracağını bilir. Yeni makinalar vb ile işçinin günde 15 değil ama 50 ayakkabı üretmeye başladığını düşünelim. İşçi hala 10 TL almaya devam ediyor ancak bu sefer 50 ayakkabı için gereken sabit masrafların (hammadeler, enerji masrafları, kira, yeni makine vb) bu 50 ayakkabı için gereken kısmının 200 TL olduğunu varsayalım. Bu durumda geliri 500 TL olacak ve 200 TL sabit masraflar ile işçiye verdiği 10 TL yi çıkarınca kârı 290 TL ye cıkacaktır. Kâr hem mutlak olarak hem de yatırdığı sermayeye oranla oldukça artmıştır.

Ancak kapitalistimizin mutluluğu pek sürmez. Aynı şeyleri diğer kapitalistler de düşünürler, herkes yatırımlara girişir, herkes işçi maliyetini hızla düşürür, yatırım olanağı olan çok sayıda bağımsız üreticinin aynı şeyleri yapması sonucu birden piyasada ayakkabı üretimi tavan yapar, mevcut fıyatlarla bu kadar ayakkabının alıcı bulması mümkün değildir, fiyatlar düşmeye başlar, buna rağmen depolar stoklarla dolar, aşırı üretim sonucu üretilen mallar artık satılamaz duruma gelir. Kriz başlamıştır. Bir aşırı üretim krizidir bu. Fabrikalar durur, işçiler işten atılır, emtia fiyatları diplerde sürünmektedir. Bir yandan boş yatan fabrikalar, ağzına kadar dolu depolar ama diğer yandan işsiz kalan milyonlar. Bunun sonucu ise sermayesi yeterli olmadığı için yatırım yapamayan,   sermayesi daha zayıf kapitalistler hızla iflasa sürüklenir ve işçi sınıfının yeni katmanlarını oluştururlar. İş orda da kalmaz, fiyatlar hızla düşmeye başlar. Her kapitalist hayatta kalabilmek, rekabetten sağ çıkabilmek için fiyatları aşağı çekmeye başlar. Fiyatlar o kadar düşer ki artık ayakkabılar 10 TL’ye degil ama 4,5 TL’ye kadar düşer ve orada dengelenir. Artık kapitalistimiz eskiden olduğu için işçi başına 290 değil ama 15 TL kazanmaktadır. Yani yaptığı yatırım sonucu kâr oranı hem mutlak hemde oransal olarak düşmüştür.

Krizden dolayı fiyatlar düşmüş, parasal olarak daha zayıf olan kapitalistler batmış durumdadır. Kalan kapitalistler kriz sonrası 4,5 TL fiyat üzerinden tekrar üretime başlarlar. Ama kapitalistimiz daha fazla sermaye yatırmasına ragmen ancak 4.5X50=225 TL kazanmaktadır, işçi masrafı da dahil masraflar düşünce kazancı işçi başına ancak 15 TL olmaktadır, yani yaptığı yatırımlara rağmen kazancı hem mutlak olarak hem de oran olarak oldukça azalmıştır. Kriz geride kalmış ve yeni bir büyüme dönemi başlamıştır.

İşte bu noktada kapitalistimiz kârını daha fazla artırabilmek için daha fazla yatırım yapmaya karar verir… yeni yatırımlara girişir ve aynı döngü yaşanır. Devresel-döngüsel krizler serbest rekabetçi kapitalizmin en önemli olgularından birisidir. Ve her döngü sonunda piyasadaki kapitalistlerin sayısı giderek azalır, ayakta sadece en güçlü kapitalistler kalabilmektedir. Gidiş çok sayıda kapitalist yerine az sayıda kapitalistin hakim olduğu tekelleşmedir. Her kriz ekonomide tekelleşmeye giden önemli bir adımdır. Marx kapitalist ekonomide tekelleşmeyi öngörmüştü ama tekelci kapitalizmi görmeye ömrü yetmedi. Tekelci kapitalizmin analizi Marksist yazarlara kalacaktı.

Tekelleşmeye doğru

Kapitalistimiz KOEDY’nin farkındadır. Ancak bir eğilim olarak serbest rekabetçi dönemde KOEDY’ye karşı yapabileceği şeyler oldukça sınırlıdır. Eğer yatırım yapmazsa, fiyat rekabetine dayanamayacak ve yatırım yapan başkaları tarafından piyasadan silinecektir. Aldığı makine, enerji, hammadde vb konusunda da yapabileceği pek bir şey yoktur. Bunları piyasadan almaktadır ve diğer kapitalistlerden daha ucuza alma şansı pek yoktur. Aşırı üretimin ve rekabetin tetiklediği fiyat düşmelerini de engelleyemez Bu konuda yapabileceği en önemli şey işçinin ücretini ve emek masraflarını düşürmek ve onu daha uzun süreler çalışmaya zorlamaktır. 19. yy kapitalizmindeki işçilerin kötü yaşam koşullarının arkasında ki en önemli nedenlerden birisi budur. (Tek neden değil tabii.)

Burada şunu vurgulamalıyım. Her kâr azalması KOEDY sonucu olmaz. Çok farklı sebeplerle de kapitalistlerin kârı azalabilir. Örneğin sabit masraflar ve fiyatlar aynı kalsa bile işçiler sendikalaşma ya da başka faktörler sonucu ücretlerini artırabilirler, ya da farklı sebeplerle (rekabet, piyasada bir ürüne talebin hızla düşmesi vb) bir firmanın satışları düşebilir ve karı düşebilir. Bunlar elbette karlılık sorunudur, ancak sebebi KOEDY değildir. KOEDY, kapitalistlerin kârlarını artırmak için üretim araçlarına daha fazla yatırım yapmaları, bu yatırımlar sonucu ortaya çıkan aşırı üretim krizlerinden iflas etmeden kurtulabilmek için, fiyatları düşürmek zorunda kalmalarının bir sonucudur. Dahası bu bir yasa değil bir eğilimdir. Mesela yukarıdaki örneğimizde fiyatlar 4.5 TL yerine 7 TL’ye düşşe idi (ki bu da mümkündür), kapitalistimizin kârı, hem mutlak olarak hem de oransal olarak, yatırım öncesine göre hala çok daha fazla olacaktır. Doğal olarak fiyat düşüşlerin olmadığı bir yerde kâr düşüşlerini KOEDY’ye bağlamak saçmadır.

Serbest rekabetçi bir ortamda kapitalistler, ayakta kalabilmek ve kârlarını artırabilmek için yatırımlara girişirler, bu ise aşırı üretim krizlerine sebeb olur. Ancak bu krizler kapitalistimizi hayatta  kalmak için daha fazla yatırım yapmaya zorlar. Bu ise daha büyük krizlere yol açar. Para-Meta-Para-artı döngüsünde kazanılan artık sermaye, sürekli yeni yatırımlara ve daha fazla büyümeye harcanır.  Bunun sonucu, serbest rekabetçi ortamda döngüsel krizler vardır ama sürekli durgunluk ortamları yok denecek kadar azdır. Yani krizleri büyüme dönemleri, büyüme dönemlerini krizler takip eder. Her krizden sonra birçok firma iflas ettiği ve ancak en güçlüler ayakta kaldığı için bir süre sonra ekonomide bir avuç firmanın hakim olduğu tekelleşme oluşur.

Tekelleştikten sonra

Yukarıda da bahsetmiştim, çok sayıda kapitalistin olduğu serbest rekabetçi piyasada, kapitalistimizin KOEDY’ye karşı yapabileceği oldukça sınırlıdır. Sadece işçiyi daha fazla sömürmek. Ancak fiyat oynamalarına, sabit yatırımlarının belkemiğini oluşturan hammadde, makine vb fiyatlarına ve daha birçok şeye karşı oldukça çaresizdir. Ancak ekonomide tekeller hakim olduğunda, eğer kapitalistimiz ekonomideki tekellerden birisi olma şansına erişmişse, birden elindeki olanakların arttığını görür. Bu arada şunu belirtelim, ekonomide tekellerin hakim olması tek bir firmanın hakim olması anlamına gelmez. Bunun anlamı az sayıda firmanın sektörün denetimini eline geçirmesi demektir.

Tekelci dönemde kapitalistimiz artık fiyatları düşürmeye zorlanmaz. Dahası piyasa da az sayıda kapitalist kaldığı için kapitalistimiz  rakiplerin fiyat üretim politikalarından, onların güçlerinden haberdardır, kendi aralarında fiyat vb üzerine kartel oluşturmasalar bile (ki alış ve satış fiyatları ve faaliyet alanları üzerinde kartel oluşturmak oldukça sık rastlanılan bir durumdur) fıyatları aşağı çekmek zorunda değildirler. Tekelci güçleri onlara, bırakın ayakta kalmak için fiyatları düşürmeyi, tam tersine piyasaya kendi koydukları daha da yüksek olan tekelci fiyatları dayatma olanağı verir. Dahası, hammadde vb alımında da tekelci olmanın getirdiği avantajla kendi maliyet fiyatlarını aşağıya çekebilirler. Mesela sadece 4 firmanın etkili olduğu dünya kahve piyasasında kahve tanesinin fiyatları bu dört firma tarafından denetlenmektedir. Aynı durum madenlerden, tarımsal hammeddelere kadar bu böyledir. Artık fiyatları alıcı iselerde satıcı iseler de onlar dayatmaktadırlar. Kahve çiftçisinin ücreti sürekli düşerken, tüketicinin kahveye sürekli daha fazla para ödemesinin nedeni budur. Bu durum hemen tüm sektörlerde gözlenebilir. Serbest rekabetçi dönemde kapitalistler doğrudan sadece işçileri sömürürken, tekelci dönemde yalnızca işçileri değil ama aynı zamanda çiftçileri, onlara mal üreten küşük esnaf ve zanaatkarları ve onların mallarını alan tüketicileri de sömürmektedir. Emperyalizm kapitalist sömürünün küreşelleşmesidir.

19. yüzyılda fiyatlar genel seviyesi tüketiciler açısından sürekli düşerken (yani istisnalar dışında deflasyon olurken sürekli) 20. yüzyılda durgunluk dönemlerinde bile fiyatlar genel seviyesi sürekli artar. Hatta durgunluk dönemlerinde fiyatlar bazan daha hızlı artar ve biz buna stagflasyon diyoruz. Yani durgunluk ve enflasyonun bir arada olması, bunun nedeni ve açıklaması ekonominin tekelci yapısından kaynaklanır. Tekeller artık fiyat düşürmek zorunda değildir, tam tersine aşırı tekel fiyatları ile tüketicileri sömürmektedirler.

Tekelleşmenin sonucu kâr hızla artar. İlk makalemde de gösterdim, günümüzde tekellerin kârlılık sorunu yoktur, bir eğilim olarak KOEDY yerini durgunluğa (stagnation) terk etmiştir. Tekelci kapitalizmde durgunluk ve kriz oluşumunu sonraki makalelerimize bırakalım.

Devam edecek…