Alaturka faşizm – İlhan Yıldırım (Siyasihaber4.org)

“Alaturka faşizmi; bir istisna olmaktan çok, özgün koşulları nedeniyle dünyadaki benzerlerinden daha ileri sıçramış neoliberal otoriter devlet biçimleri kategorisinde ele almak gerekir”

Giriş

AKP’nin 16 yıllık hükümet döneminde 15 seçim yapıldı. Nerdeyse her yıl yapılan seçimler, demokrasi güçleri dahil toplumun her kesiminin gündemini tümden işgal ederken dikkatlerin de fazlasıyla partiler, parlamento ve hükümet alanına kilitlenmesini sağladı. Bu kadar seçimin sistemi ne derece demokratikleştirdiği, ya da bizim gibi ülkelerde ne derece değiştirme kapasitesi olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Fakat seçim süreçlerindeki göreceli serbest ortamların bir demokrasi yanılsaması yarattığı ve devlet katında olup bitenlere bakıldığında bir nevi “cambaza bak” işlevi gördüğü de söylenebilir.

Buz dağının görünmeyen yüzünde ise; siyasal alandaki hengameyi kat kat aşan, kutuplaşmalar, taraf değiştirmeler, katliamlar, provokasyonlar, e-muhtıralar, uluslararası müdahaleler, iç – dış savaşlar, darbeler ve karşı darbelerle ilerleyen kanlı bir iktidar mücadelesi sürdürüldü.

AKP’nin iktidarını da kapsayan ancak Sovyetler’in çözülmesinden bu yana geçen yaklaşık otuz yılın ilk yarısında; devlette geleneksel statükonun çözüldüğü ve devletin deformasyona uğradığı süreçler, ikinci yarısında ise; sert klik çatışmalarıyla yeni güç merkezinin inşa edildiği ve devletin reorganizasyonun yapıldığı bir dönem yaşandı.

Kuruluşundan beri devletin güç merkezi olan ordu üst komutasının 2000’lerden itibaren adım adım inisiyatifi kırılarak ayrıcalıklı pozisyonunun elinden alındığına şahit olduk. Önce paşalar, ardından ordunun kurumsal konumu boşa düşürüldü. Özal 1987 yılında değiştirene kadar, devlet protokolünde seçilmiş başbakanın yeri kuvvet komutanlarından sonra yedinciydi. Gelinen aşamada ise; seçilmiş cumhurbaşkanı istediği orgenerali teamüllere bakmadan genelkurmay başkanı olarak atayabilir ve ordunun her kademesine vereceği emirlerin başka bir onay gerekmeksizin yerine getirilmesi gerekir.

Bir demokratikleşmenin sonucu olmayan güç ilişkilerindeki ve devletin kurumsal hiyerarşisindeki bu köklü değişim, siyasi, iktisadi ve uluslararası ayakları bulunan çok boyutlu dinamiklerin etkisi ve sert iktidar mücadeleleri sonucu gerçekleşebildi. İki kutuplu dünyanın dağılmasının yarattığı jeostratejik belirsizlik, bölgenin emperyalist paylaşım mücadelesinin merkezi haline gelmesi ve Avrupa Birliği kapısının kapanması batıya dönük geleneksel stratejinin tümüyle boşa düşmesine ve Türkiye’nin yüzünün Balkanlar’dan Kafkaslara, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan genişlikte yeniden tarif edilen “Büyük Ortadoğu”ya çevrilmesine neden oldu. Bu stratejik değişim zincirleme olarak devlet yapısında, siyasal sisteminde,  sermaye devlet ilişkisinde, uluslararası konumunda ve hakim ideolojisinde kendi mantıksal sonuçlarını üretti.

Değişime ayak uyduramayan statüko, konumunu korumak için darbecilik pratiğiyle günlük siyasete girdi. Yarattığı krizlerle burjuva siyaset merkezini çözerken; siyasal İslamcı cenahtan önce Refah Partisi, ardından Gülen Cemaati ve AKP’nin siyaset merkezine yerleşmesine ve devletin dönüşümü sürecine damgasını vuracak aktör konumuna yükselmelerine yol açtı.

Neoliberalizm; bir yandan 90’lar boyunca yarattığı krizlerle statükonun altını boşaltırken, diğer yandan kamu servetinin muazzam bir hızla özel sermayeye dönüştürülmesine ve ucuz emek bolluğunda kârları katlanan sermayenin yeni fraksiyonlar üreterek genleşmesine yol açtı. Bu genleşmenin etkisi ve özellikle İslami ilişkiler üzerinden sermayenin yeni pazar alanları açması bölgedeki emperyalist paylaşım sürecine eklemlenme çabasına ve giderek bir stratejik yönelişe yükselerek bölgesel güç olma eğilimine dönüştü.

Statüko çözülürken boşalttığı iktidar merkezine aday olan iki güç bulunuyordu. Bunlardan ilki, ABD’nin özellikle yeni muhafazakar (Neo Conservative) kanadının kontrolünde, saldırgan bir şekilde yargıya, orduya ve emniyete sirayet eden ve paralel devlet konumuna getirilmiş Gülen Cemaati; diğeri ise MİT’in etrafında, ordudaki yenilenmecilerin ve Özel Harp Dairesi’nin yer aldığı, AKP destekli ve çeşitli emperyalist güçler arasında denge kurmaya çalışan ama daha çok İngiltere ile ilişkilenen yapıdır. Bu iki gücün 2000’lerin ortalarından itibaren önce statükoya karşı ortak olarak, ardından birbirleriyle alttan alta sürdürdükleri iktidar mücadeleleri 15 Temmuz’da (2016) nihai hesaplaşmayla sonuçlandı. Galebe çalan taraf, kurumlar hiyerarşisini belirleyerek, devletin restorasyonunu tamamlayan ve başkanlık sistemiyle bu yapıya hukuki çerçeve kazandıran güç oldu. Orduya dayalı MGK devleti ve zayıf parlamento ilişkisi, yerini bütün yetkilerin toplandığı başkanlık ve işlevsizleşmiş parlamento ilişkisine bıraktı. “Askeri vesayet rejimi”nden, “tek adam rejimi”ne geçildi.

Gelişmeleri istediği gibi yönlendiren kadiri mutlak bir üst akıl yoktur, süreç iç dış ittifaklarıyla kliklerin taktik mücadelesi ve çatışmalarıyla belirlendi. Başta ABD olmak üzere Cemaat’in, AKP’nin, ordu içinde taraf değiştiren generallerin ve siyasi aktörlerin sürecin akışında tartışmasız belirleyici etkileri vardır. Fakat hiçbirisi tek başına bütün süreci belirleyemezdi.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve karşı darbesinin ardından; AKP danışmanlarının sıkça söylediği ve solda da propagandif yanıyla kabul gören; “başkomutanı” Erdoğan olan yeni bir “AKP devleti” ile mi karşı karşıyayız? Yoksa neoliberalizmin krizinin benzer ülkelerde de gündemleştirdiği bir otoriter sağ popülizm süreci mi yaşıyoruz? Ya da AKP’yi ve devleti de kapsayan bir kavramlandırmayla klasik faşizm mi denilmelidir?

Bu soruların yanıtları için kavramsal düzeyde tartışmak yerine, önce olguları tasnif etmek ve olgular arası ilişkiyi devletin dönüşümü perspektifinden ele almak gerekir. Devletin deformasyonu ve reorganizasyonu sürecini eksen alan bu yazıda; devletin kopuş ve süreklilik içindeki evrimini, devlet içi klik çatışmalarının içeriğini, hakim olan güçleri, stratejik yönelişlerini, ekonomik altyapılarını, uluslararası ilişkilerini, ideolojik dayanaklarını ve sonuç olarak reorganizasyonu tamamlanan devletin niteliğini değerlendirmeye çalışacağız.

Yazının içeriği şu başlıklardan oluşuyor;

Giriş

1- Devletin deformasyonu ve Paşalık kurumunun tasfiyesi

    1.1- Deformasyona neden olan etkenler

  • Stratejik zemin kaymaları,
  • Kirli savaşın deforme edici etkisi,
  • Neoliberal dönemin peşpeşe gelen ekonomik krizleri,
  • Günlük siyasete girme,

    1.2- Paşalık kurumunun tasfiyesi,

    1.3- Ordunun merkezi konumdan düşürülmesi,

2- Yeni güç merkezi ve devletin reorganizasyonu

    2.1- Yeni güç merkezi

    2.2- Devletin reorganizasyonu

    2.2.1- Sermayenin genleşmesi ve bölgesel güç olma eğilimi

    2.2.2- Başkanlık sistemi

3- Siyasal İslam’ın rolü

    3.1- Fethullah Gülen Cemaati

    3.2- AKP’nin rolü

    3.2.1- Neoliberal yıkım ve himmet ilişkisi

    3.2.2- AKP’nin devlete eklemlenmesi

    3.2.3-Türk-İslam sentezinin devletin ideolojisi haline gelmesi

4- Alaturka Faşizm

Sonuç

Ek1; Kısa kronoloji

1. Devletin deformasyonu ve Paşalık kurumunun tasfiyesi

78’de Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal eder, 79’da İran Devrimi gerçekleşirken NATO’nun güneydoğu kanadının en önemli ülkesi Türkiye’de sınıf mücadelesi, tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmış ve gelişimi siyasi iktidarlar tarafından engellenemez hale gelmişti. 1980 darbesi bu iç ve dış koşullarda gerçekleştirildi. 50’leri tekrar eden stratejik perspektifle dışta Sovyetlerin yayılmasına içte toplumsal muhalefete karşı, devleti merkez alan ve pekiştiren bir tarzda tüm kurumlar yeniden düzenlendi. 27 Mayıs ve 12 Mart’dan farklı olarak 12 Eylül darbecileri hem yürütmedeki belirleyici konumlarının hem de kurguladıkları anti demokratik devlet yapısının kalıcılaşmasını istediler. Milli Güvenlik Kurulu; yetkileri artırılarak devletin güç merkezi ve parlamentoyu hizada tutan denetleyici kurum haline getirildi.[1] Kurulan yapının gözetmeni olarak Kenan Evren 2 yıl darbe liderliği, ardından 7 yıl cumhurbaşkanlığı yaptı.

Fakat tarihin ironisi Evren’in görevini bıraktığı gün 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması kararı alındı. Sovyetlerin çözülmesi sonrası kökten değişen koşullar nedeniyle 12 Eylül’ün kurduğu yapı, tamamlandığı andan itibaren ayak bağı haline gelecekti. 12 Eylül faşizmi, devletin iki kutuplu dünya sonrasına adaptasyonunu zorlaştırdığı gibi darbecilerin kendilerine biçtiği misyonu da boşa düşürdü. Egemenlik ilişkisini sürdürebilmek için koşullara göre değişmeleri gerekirken, tam tersine sürece direndiler ve pozisyon koruma mücadelesine giriştiler. Devletteki deformasyona ve Paşalık kurumunun 90’lar boyunca yaşayacağı çıkmazlara, 12 Eylül’ün mirası bu şekilde yansıyacaktı.

Osmanlıdan bu yana Ordu; devletin herhangi bir kurumu değil bizzat devletin kendisi olmuştur. Devletin kurucusu, modernleşmenin ve cumhuriyetin teminatı, devlet fideliklerinde finans kapitali palazlandıran, her on yılda bir müdahaleleriyle siyasetin vasisi, burjuvazi adına hegemonyayı temsil eden ve hükümet olmadan devlet yöneten konumundadır. Ordu üst komutası Osmanlı’dan devraldığı kurumsal paşalık sıfatıyla böylesi bir tarihsel sürekliliğin ürünü ve taşıyıcısı olmuştur.

Elbette paşalık kurumu da kapitalizm ve emperyalizmle girdiği ilişkiler sürecinde dönüşüm yaşadı. “Sünufu devlet” geleneğinden gelen “vatan kuran ve kurtaran” Kemalistlerden; lojmanlarda yaşayan, kendi ekonomisine sahip, NATO’da yüksek kalitede eğitim gören, oradan gelen referanslarla terfi alan, içeride komünizme karşı işlevlendirilmiş, ABD’nin “our boys” dediği emperyalizmin bölgedeki jandarmalarına dönüştüler.

Sınıfsal konumu açısından ve kimi zaman fiziki olarak değişmesine rağmen; statükoyu temsil eden paşalık kurumunun devletin iradesi olma konumu değişmedi. Yeni bir güç ortaya çıkıp devralmadıkça, konumunun değişmediğine en iyi örnek, 27 Mayıs dönemindeki EMİNSU (Emekli İnkilap Subayları) olayıdır. 1960 darbesinden hemen sonra çıkartılan 42 sayılı kanunla, ordudan generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 55’i, yarbayların yüzde 40’ı, binbaşıların da yüzde 5’i toplam 7.000 subay emekliye sevk edilmişti. Tepe kadroların tümünün tasfiyesine rağmen paşalık kurumu devletin güç merkezi olmaya devam etti.

Fakat iki kutuplu dünya sonrası kökten değişen stratejik dengeler, keskinleşen emperyalist paylaşım, iktisadi siyasi krizler ve ezilen sınıflar açısından bıçağın kemiğe dayandığı koşullarda; 12 Eylül’ün kurduğu devlet yapısı sorun çözücü değil, bizzat sorunun kaynağı haline gelecekti. Devletin yönetici iradesi olan ordu ve üst komutasının 90’lar boyunca yetmezliğe uğraması hegemonya krizi yaratarak devletin deformasyonu sürecini başlattı.

1.1. Deformasyona neden olan temel etkenler

Stratejik zemin kaymaları; İki kutuplu dünyada NATO’nun güneydoğu kanadının en önemli ülkesi ve sosyalizme karşı kapitalizmin uç karakolu olan Türkiye; bölgedeki her türden sosyalist ve antiemperyalist gelişmeye karşı kalkan rolü üstlenmiş ve aynı politikaları iç siyasetine de yansıtmıştı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalizmin uluslararası siyaseti bölgede çeşitli iniş çıkışlar yaşasa da stratejik iş bölümünde Türkiye’ye biçilen bu statik rol neredeyse kırk yıl önemli bir değişikliğe uğramadı. Siyasal kurumsal yapısı ve sermayenin yönelişleri de ana hatlarıyla bu statik rolün gerekliliklerine göre biçimlendi.

Askeri ve siyasi olarak ABD’ye, ekonomik ilişkileri bakımından büyük oranda AB’ye bağlı olan Türkiye; geçmişte, Sovyetler’e karşı blok tutum alan emperyalist güçler tarafından aynı doğrultuda yönlendiriliyordu. Fakat Sovyetler’in çözülmesiyle ortaya çıkan güç boşluğunun emperyalist yeniden paylaşıma tabi olması Türkiye’nin statik konumunu tümüyle boşa düşürmekle kalmadı, çelişen çıkarlar ve hegemonya mücadelesi nedeniyle farklı emperyalist stratejiler arasında şiddetli bir gerilime düşmesine yol açtı. Emperyalist tarafların tarihsel derinlikleri ve uzantıları, paylaşım mücadelesinin içsel bir olgu olarak yaşanmasına ve kendisinin de paylaşım konusu olmasına neden oldu.

1990’da Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın kuzeyinde ABD eliyle yaratılmış bir iktidar boşluğu doğdu. Bunu Rusya’nın Baltık ülkeleri ve iç sorunlarıyla uğraşması nedeniyle etkisinin azaldığı Kafkaslarda; petrol ve doğalgaz bakımından zengin yeni devletlerin ortaya çıkışı izledi. Bu önemli bölgesel gelişmelere; Avrupa Birliği’nin genişleme rotasını Doğu Avrupa ve Balkanlar’a doğru değiştirmesi eklenince, Türkiye 90 öncesiyle karşılaştırılamayacak bir stratejik konum belirsizliğine yuvarlandı.

Sovyetler’in çözülmesiyle kaybettiği jeostratejik rantı yeniden kazanmak isteyen Türkiye egemenleri, ‘1. Körfez Savaşı sırasında emperyalist politikaların iştahlı uygulayıcılığına soyundu. Özal’ın başını çektiği bu eğilim; Azerbaycan’da Elçibey’in iktidara gelişine, Güney Kürdistan’da ve Balkanlarda geliştirilen ilişkilere dayanarak “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türkiye” hayalinin peşine takıldı. Fakat olaylar hayaller yönünde değil, bölgedeki emperyalist güç dengeleri tarafından belirlenecekti. Rusya yaşam alanı olarak gördüğü Kafkasları kolaylıkla bırakmayacağını 1993 başında ilan ettiği yeni savunma konseptiyle kanıtladı. Ermenistan’ın Karabağ’ı işgalini destekledi, yine Azerbaycan’da örgütlediği darbeyle Elçibey’i indirdi, Çeçenistan’ı işgal etti, Azerbaycan ve Gürcistan’da askeri üsler kurdu ve böylelikle Türkiye’nin bölgedeki girişimlerinin tamamını çok kısa sürede boşa düşürdü.

Yaşanan strateji krizine çözüm arayışı olarak 1992 yılında İsrail’le stratejik iş birliği anlaşması yapıldı. Bu ilişki kalıcı olmayacak fakat militarizasyona olağanüstü hız kazandıracaktı. “Orduda büyük reform” başlıklarıyla manşetlerde yer bulan askeri düzenlemeler ve on yılda 150 milyar dolarlık savunma harcaması planları, arkasında sermaye desteği/ekonomik güç olmadan askeri güce dayanarak bölgede alan açma çabalarıydı. Bu gelişmelerin ardından Türkiye; Kafkaslara darbeci taktiklerle, Kürdistan’ın Güneyi ve Kuzey’ine ise kirli savaşla yöneldi. ABD’nin isteği doğrultusunda Azerbaycan ve Gürcistan’da darbe girişimleri, Çeçenistan’ın kışkırtılması gibi adımlarla Rusya’yı geriletmeyi amaçlayan bu yöneliş, iç siyasete de benzer nitelikte yansıtıldı.

Kirli savaşın deforme edici etkisi; Türkiye’de egemenlerin her stratejik yönelişinin ilk gündemi Kürt sorunudur ve ezerek bitirmeye çalışanlar için 90 yıllık bir başarısızlığın tarihi olmuştur. 12 Eylül sonrası; Kürt hareketinin yeniden yükseldiği dönemlerde önceleri düzenli ordu savaşı yürütüldü, ağır kayıplarla başarısız olunca ’90’la beraber özel harekât polisleri, JİTEM, Hizbul kontra gibi örgütlenmelerle yürütülen kuralsız savaş konseptine geçildi. 17 bin faili meçhul ve toplam 50 binden fazla insanın ölümüyle, arkasında büyük trajediler bırakan bu konsept de sonuç vermedi. Fakat kirli savaş sonraki yıllara damgasını vuracak gelişmelerle, devlette irade çözülmesine ve deformasyona yol açacaktı.

Kuralsız savaş tarzı hızla devletin yönetim katlarına tırmandı, konsept farklılıkları ve bunları hakim kılmak için yürütülen kanlı iktidar mücadeleleri sürece damgasını vurdu. Özal’dan Eşref Bitlis’e, MİT yöneticilerinden polis şeflerine, generallerden siyasal alan temsilcilerine kadar çok sayıda insan suikastlara uğradı. Bölgede düşük yoğunluklu savaşın kalıcılaşmasını isteyen emperyalist güçlerin iç ve dış müdahaleleriyle derinleştirilen kirli savaş; geleneksel devlet yapısını, kurumlarını, hiyerarşisini hızla çözmeye devam etti. Siyasal uzantılarıyla ordu, JİTEM, polis özel harekat, MİT, ÖHD içinde denetim dışına çıkan ve kimi zaman birbirlerine karşı operasyon düzenleyen güç odakları türedi. Ordunun muhalefetine rağmen polisin ağır silahlarla donatılması, JİTEM’in yine Gladio ve hükümet çevreleriyle girdiği ilişkilerle yapılan eylemler, polis istihbaratın genelkurmayı dinleme noktasına gelmesi, MİT’in müsteşarlar düzeyindeki çatışmaları devletteki irade dağılmasının örnekleri oldu.

Kirli savaşın ordu statükosunu ve üst kademelerini çözerken yarattığı sonuçlardan birisi de, aktarılan muazzam kaynaklarla askeri savaş mekanizmasının sınai, kurumsal, teknik ve personel bakımından yetkinleşmesi ve ordunun dünyanın 8., NATO’nun 2. büyük ordusu konumuna gelmesidir. (https://www.artigercek.com/haberler/dunyanin-en-guclu-ordulari-aciklandi) Bu alttan alta yürüyen yapısal değişim geleneksel yönetim tarzıyla da bir çelişki ürettiği gibi, ordu içinde devleti yeniden yapılandırmayı isteyen özellikle kirli savaş içinde aktif olan kimi eğilimlerin sahneye çıkmasına zemin hazırladı. Yapısal değişim isteyen kesimler, pozisyon koruyan ve değişime ayak direyen paşalık kurumunun arkasında durmadı ve yeni rejimin inşasında başka bir hattı izlediler. TSK içinde başlayan fraksiyonlaşma sonraki süreçlerde siyasetin iniş çıkışlarına göre daha keskin saflaşmalara sıçradı. Savaşta ve devletin kurumlarını yönetmekte başarısız ordu üst komutası ise; geleneksel ayrıcalıklarını kirli savaşı kronikleştirerek ve siyasal alan üzerinde darbeci yönelimlerle korumaya çalışacaktı.

Neoliberal dönemin peşpeşe gelen ekonomik krizleri: Neoliberal politikaların ilk büyük dalgası 24 Ocak ‘80 kararlarıyla Türkiye’ye dayatılmıştı. Ekonomi yapısal bir değişime uğratılarak; iç pazara dönük olmaktan çıkartılıp, merkez ülkelerdeki emek maliyetini düşürecek, ucuz tüketim malı üreten ihraç ekonomisine dönüştürüldü. Bunun zorunlu koşulu ülke içindeki üretim maliyetinin radikal bir şekilde kısılmasıydı. 12 Eylül faşizmi neoliberal uygulamaların siyasi yanını üstlendi. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülükleri dağıtılarak, reel ücretler üçte bir oranına geriletildi. Ekonomideki yapısal dönüşüm ‘90’ların ilk yıllarına kadar Türkiye kapitalizminde belli bir genişleme yarattı. Bu genişlemenin kaynağı; benzer ekonomik modelin uygulandığı Güney Kore, Tayvan vb. ülkelerde olduğu gibi ihracatın katlanarak büyütülmesinden çok reel ücretlerin faşizm zoruyla geriletilmesine, ranta ve kamu ekonomisinden çeşitli yollarla özel sermayeye değer aktarılmasına dayanmıştır.

İhraç ekonomileriyle merkez ekonomilerine aşırı derecede bağımlı kılınan ülkeler, merkezlerdeki her tıkanmanın bedelini büyük dış ticaret açıklarıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle ödediler. “İhracata yönelik sanayileşme”de başarılı olamayan ve ‘90’ların ikinci yarısından itibaren peş peşe krizlere giren Türk ekonomisi, bütün ağırlığıyla kamu servetinin yağmalanmasında derinleşti. Merkez ekonomilerinde büyük bir ivme kazanan sıcak para hareketi, Türk ekonomisinin bu eğilimiyle üst üste düşüyordu. Özelleştirmeler, devlet borçlanmaları yoluyla açıktan, banka kurtarma, batık krediler ve “görev zararları” olarak üstü kapalı yoldan kamu serveti büyük bir hızla özel sermayeye dönüştürüldü. Önceleri kirli savaşın finansmanı için kullanılan devlet borçlanması, süreçte bu aktarım ilişkisinin en aktif mekanizması haline getirildi.

Devlet borçlanması sayesinde kamu ekonomisi hızla tasfiye olurken, özel sermaye büyük oranda tefecileşti. Kamunun tasfiyesi ve özel sermayenin spekülasyona kayması ekonominin üretim temelini tümüyle daralttı ve yüzde otuzlara varan işsizlik, ihracatın kesilip ithalatın patlaması gibi yıkıcı sonuçlara rağmen, aynı aktarım ilişkisi ağırlaştırılmış vergiler ve dış borca dayanarak sürdürülmeye çalışıldı. Uluslararası sermayenin de ilk sırada dahil olduğu bu yağma politikası; ‘96’da GSMH’nın yüzde 59’u seviyesinde ve 108 milyar dolar olan iç ve dış borç toplamını, 2001’de 200 milyar dolara ve GSMH’nin yüzde 160’ına çıkardı.” (www.hurriyet.com.tr/amp/haberler/kisi-basina-dusen-borc-geliri-solladi/422916/)

Spekülatif karakteri ekonomiyi siyasi gelişmelere aşırı derecede duyarlı hale getirmiş ve geçmişte on yılda bir olan kriz periyodunu; ‘90 sonrası neredeyse iki yılda bire indirmiştir. (‘94, ‘96, ‘98, 2001-02 krizleri.) Kıbrıs’taki gerilim nedeniyle Alman Merkez Bankası’nın borsadan 6 milyar doları bir günde çekerek finansal yıkıma yol açtığı 2001 Şubat krizi buna örnektir. İktisadi krizlerle siyasi krizlerin iç içe girmesinin bir diğer nedeni; kamu servetinin özel sermayeye dönüştürülmesi sürecinin iktisadi metotlardan çok siyasi metotlara dayanmasıyla ilgilidir.

Geçmişte kamu ekonomisi, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında artı değerin paylaşımını dengeleyordu;, ucuz hammadde ve altyapı sağlama, en büyük alıcı olma konumuyla burjuvazinin iç ilişkilerini düzenleme fonksiyonuna sahipti. Kamu ekonomisinin tasfiyesiyle bu düzenleyici mekanizma büyük oranda boşa düştü. Askeri bürokrasiyle finans kapital arasındaki siyaset ve ekonomi yönetiminin paylaşıldığı geleneksel iş bölümünü hızla erozyona uğratan bu gelişme; Genelkurmay’ı siyasi gücünü kalıcılaştırmanın zorunlu şartı olarak OYAK üzerinden iktisadi ayaklarını inşa etmeye yöneltirken, TÜSİAD’la temsil olunan en iri sermaye gruplarını da askeri bürokrasiye teslim ettikleri siyasi vekaletlerini, adım adım uluslararası finans kapitalin “küreselleşme hukuku”na bağlamaya yöneltti.

Diğer yandan kamu ekonomisinin tasfiyesi ve yerini rant ekonomisinin vahşi rekabetine bırakması; ucuz emek yağmasıyla palazlanan yeşil sermayenin de geleneksel sermaye bloğundan kopuşmasına ve Refah partisiyle başlayıp AKP ile devam edecek kendi siyasal temsiliyetlerini oluşturmalarına yol açacaktı. Askeri bürokrasi, giderek zayıflaması ve toplum üzerinde bir sopa haline getirdiği sözde laiklik anlayışı nedeniyle; hızla gelişen İslami tekel dışı sermayeyi dengelemek ve burjuva sınıfın birliğini sağlamak yerine karşısına alacak ve siyasi krize yeni bir boyut ekleyecekti.

Gündelik siyasete girme: Ordunun siyasete müdahalesi bir rutindir, fakat gündelik siyasete müdahale seviyesine gelinmesi bir deformasyon belirtisi ve nedeni olarak görülmelidir. Siyasete bu derece dahil olmak, siyasetin ve sivillerin de ordunun içine sirayet etmesini sağladı. Ordu üst komutasının pozisyonunu koruma mücadelesi sözde irtica karşıtlığı ve cumhuriyeti koruma adı altında gündelik darbecilik pratiği üretti. Bin yıl süreceği söylenen 28 Şubat 1997 müdahalesi Refahyol hükümetinin düşürülmesini ve Refah Parti’sinin kapatılmasını sağladı. Fakat AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar siyaseti dizayn etme girişimleri aktif olarak sürdürülmesine rağmen hükümet devirmekte gösterilen başarı, hükümet kurmakta gösterilemeyecek ve kronikleşen siyasi krizlere yol açacaktı. On yılda 9 hükümetin değişmesi sistemin siyaset merkezinin dağılışının göstergesiydi: 49- VII. Demirel Hükümeti (20.11.1991-25.06.1993), 50- I. Çiller Hükümeti (25.06.1993-05.10.1995), 51- II. Çiller Hükümeti (05.10.1995-30.10.1995), 52- III. Çiller Hükümeti (30.10.1995-6.03.1996), 53- II. Yılmaz Hükümeti (6.03.1996-28.06.1996), 54- Erbakan Hükümeti (28.06.1996-30.06.1997), 55- III. Yılmaz Hükümeti (30.06.1997-11.01.1999), 56- IV. Ecevit Hükümeti (11.01.1999-28.05.1999), 57- V. Ecevit Hükümeti (28.05.1999-18.11.2002)

1.2. Paşalık kurumunun tasfiyesi

Sayılan başlıklarda devlet krizine dönüşen başarısızlıklar; 2000’e gelindiğinde ordu üst komutasına fatura çıkartacak ve kimi önemli ayrıcalıklarından vazgeçmek zorunda bırakacaktı. 2001-03 arası Avrupa Birliği uyum paketleri ve anayasa değişiklikleriyle;

  • “Gizli başbakanlık” da denilen MGK genel sekreterliğinin yetkilerinin kaldırılması ve yönetmeliğinin gizlilikten çıkartılması en önemli düzenlemeydi. Bu yetkiler “MGK kararlarının uygulanmasını takip ve kontrol etmek, yönlendirmek; milli güvenlik siyasetini tayin, tespit, uygulama ve gerektiğinde düzeltme ve değiştirmek için planlar hazırlamak ve bu konudaki uygulamaları takip ve yönlendirmek, denetlemek, bu çerçevede Cumhurbaşkanı ve Başbakan adına yetkili olmak, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerinden açık ve her derecede gizli bilgi ve belgeleri talep etmek” genişliğindeydi.
  • MGK toplantılarının her aydan iki ayda bire indirilmesi, üyelerinin sivil oranının asker sayısını geçecek şekilde artırılması, MGK kararlarının bakanlar kurulunca öncelikle ele alınması yerine tavsiye kararları olarak kabul edilmesi,
  • TSK denetimindeki kamu malları da dahil olmak üzere askeri bütçenin Sayıştay denetimine tabi tutulması,
  • Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması yolunun açılması.

2002 yılında AKP hükümetinin iktidara gelişiyle yeniden hareketlenen ordu üst komutası; 2002 -2007 arasında artan bir trafikle (Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Oraj vb.) darbe hazırlıklarına girişti. Danıştay baskını, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması, kitlesel mitingler ve medya yönlendirmeleri gibi operasyonel girişimlerle konum koruma mücadelesini boyutlandırarak sürdürdü.

ABD 50 yıldır destekleyerek ömrünü yapay olarak uzattığı paşalık kurumunun artık arkasında durmayacaktı. Cemaat’in 70’lerin ortasında başlayan orduya sızma hareketi; ABD Neo-Con’larının güdümü ve desteğiyle 2000’lerde büyük hız kazandı. Ordu bir yönüyle böyle zayıflatılırken, AKP’nin iktidara gelişiyle tasfiye amaçlı kapsamlı bir karşı saldırı devreye sokuldu. 2003’te yapılan Ergenekon operasyonu on yıl sürecek bir saldırının ilkiydi ve 2007 yılındaki Bush- Erdoğan görüşmesi tasfiyenin çapının belirlendiği ve devreye sokulduğu görüşme oldu.

Ergenekon soruşturmaları kapsamında; 2008 Temmuz’unda ilk kez askeri lojmana girebilen polisler tarafından evinin kapısını kırılarak gözaltına alınan emekli Orgeneral Hurşit Tolon’la başlayan davalar; Balyoz, İnternet Andıcı’yla genişleyerek 2012 yılına kadar sürecek, içinde Tuncer Kılınç, Çevik Bir, İsmail Hakkı Karadayı, Şener Eruygur, İlker Başbuğ gibi bir döneme damgasını vurmuş isimlerin yer aldığı bir tutuklama furyasına dönüşecekti.

Mayıs 2012 tarihli Oda TV haberine göre bilanço şöyleydi; “Ergenekon ve Balyoz davalarında 743 kişi yargılanıyor. Bu şüphelilerin 335’i tutuklu, 408’i ise tutuksuz olarak duruşmalara katılıyor. Kara, Hava, Deniz Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı’nda görev yapan 227 asker çeşitli askeri cezaevlerinde. 362 general ve amiralin bulunduğu TSK’nın komuta kademesinden ise 68 muvazzaf paşa tutuklu. Her 5 generalden 1’i şu anda cezaevinde. TSK içinden en çok tutuklunun bulunduğu rütbe ise albaylardı. Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubat soruşturmasından 125 albay tutuklandı. 87’si ise ordunun geleceğindeki komuta kademesini oluşturması beklenen kurmaylar.” (https://odatv.com/iste-ergenekon-ve-balyozun-bilancosu–1505121200.html)

Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak Temmuz 2011’de Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner (2010-2011) ve Kara, Deniz, Hava kuvvetleri komutanları “tutuklu subayların terfilerinin engellendiği gerekçesiyle” topluca istifa ettiler. Bu geri çekilme ve karargahtaki çözülmelere ordunun temel kurumlarının elinden alınması eşlik etti. 2012 Ocak ayında Türkiye’nin en büyük askeri dinleme merkezi Genelkurmay Enformasyon Sistemleri (GES) Komutanlığı personeliyle birlikte MİT’e devredildi.

28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren düşürmeye ve devirmeye iştirak” suçundan yargılandığı davada karar açıklandı. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, İlhan Kılıç ve Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu 21 sanık müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 68 sanık hakkında beraat kararı verildi. Kararların oybirliği ile alındığı öğrenilirken, müebbet hapis cezasına çarptırılan sanıklar için yaşları ve sağlık durumları nedeniyle tutuklama kararı verilmedi.” https://www.memurlar.net/haber/741638/28-subat-davasinda-karar-aciklandi.html

Verilen ceza sembolikti fakat tarihsel bir anlam taşıyordu. Osmanlı’dan getirilen paşalık kurumunun tasfiyesinin ifadesi oldu.

Azametli paşalık kurumunun kağıttan kaplan gibi çözülmesinin nedeni; yıllarca sırtını dayadığı ABD’nin tasfiye kararı vermesi ve bunun taşeronu olan Cemaat ve hükümeti elinde tutan AKP kadar, taraf değiştiren generaller ve ordudaki yenilenmecilerin tasfiyeye yol vermeleriydi. Tüm bu davalarda yargılanan hatta ceza alan daha alt rütbedeki subayların önemli bir kısmı yeniden görevlerine döndüler. Üst komuta cezalandırılıp rütbeleri sökülürken, alt komutanın yeniden göreve getirilmesi ordudaki statükocu ve yenilenmeciler ayrımı ve devletin yeniden yapılanmasında farklı yollar izlemeleriyle ilişkilidir.

Hilmi Özkök (Genelkurmay Başkanlığı 2002-2006), Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman (http://t24.com.tr/haber/aytac-yalman-darbeyi-asil-ben-onledim-demisti,275909) ve Yaşar Büyükanıt (2006-2008) ise darbeci eğilimin karşısında yer aldı. Bu çizgi Necdet Özel ve Hulusi Akar zamanında derinleşerek ilerledi ve bir yandan yargılamalar ve cezalandırmalar sürerken diğer yandan; ordunun kurumsal yapısı ve devlet içindeki merkezi pozisyonu da boşa düşürüldü.

1.3. Ordunun merkezi konumundan düşürülmesi

Ordu; Türkiye’deki en gelişkin kadroları yetiştirme kapasitesi bulunan, kendine ait harp okulları ve harp akademileri olan, kendi ekonomisi, savunma sanayii üzerinden denetlediği piyasası bulunan, yönetimini kendi iç dengelerine göre belirleyen, darbelerin “hukuki temelini” oluşturan iç hizmetler kanununun 35. maddesiyle müdahale yetkisine ve kültürüne haiz bir kurum olarak özgün bir konuma sahipti. Statükonun tasfiyesiyle kurumsal dayanağı olan ordunun pozisyonu da kırılacaktı.

2016 yılında çıkartılan OHAL’in 668, 669 numaralı KHK’ları ve 2018 yılında yayımlanan Cumhurbaşkanlığının 1 numaralı kararnamesi çerçevesinde yapılan düzenlemelerle;

  • Genelkurmay başkanı barışta TSK komutanı olmaktan çıkartıldı. Milli Savunma Bakanlığı yetkili kılındı.
  • Cumhurbaşkanına TSK’nın her kademesine doğrudan emir verme ve bu emrin herhangi bir makamdan onay almaksızın uygulanması yetkisi verildi.
  • Jandarma ve Sahil Güvenlik ordu komutanlıkları İçişlerine, Genelkurmay Başkanlığı, Kara Hava ve Deniz Ordu Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı.
  • Orduda atamaları belirleyen Yüksek Askeri Şura’da sivil sayısı 10′ çıkartılırken asker sayısı 12’den 4’e indirildi. Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı ve Ordu Komutanları ile orgeneral ve oramirallerin Yüksek Askeri Şura üyeliğine son verildi.
  • Siyasi iradeye teamüller gereği sırası geleni değil istediği orgenerali Genelkurmay Başkanlığına atama yetkisi verildi.
  • Harp akademileri ve askeri liseler kapatıldı, Kara, Deniz ve Hava Harp Okulları ile Astsubay Meslek Yüksek Okulları Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulan Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlandı.
  • TSK Sağlık Komutanlığı askeri hastaneler dahil Sağlık Bakanlığı yönetimine verildi.
  • Savunma Sanayi Başkanlığının Cumhurbaşkanına ve ordunun elindeki taşınır ve taşınmazlarla ilgili belirleyici yetkilerin Genelkurmay Başkanlığı’ndan alınarak Milli Savunma Bakanlığı’na aktarılmış olması; ordunun sermaye ve piyasa ile ilişkilerini koparan düzenlemeler oldu.
  • Askeri fabrika ve tersaneler Genelkurmay Başkanlığı teşkilatlarından çıkartılarak Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı.
  • Böylelikle 2000’lerde yetki daraltılmasıyla başlayan ve 2008 sonrası üst komutasının tasfiyesiyle ilerleyen süreç; bu düzenlemelerle ordunun kurumsal yapısının dağıtılması ve hiyerarşisinin koparılmasıyla sonuçlanmış oldu.

Elbette bu köklü değişimler sadece kanun düzenlemeleriyle değil paşalık kurumundan boşalan iktidar merkezini ele geçirme peşindeki kliklerin kanlı çatışmalarıyla sağlandı.

2. Yeni güç merkezi ve devletin reorganizasyonu

Gerek devletin deformasyonu süreci ve gerekse artık ordu üst komutasının tasfiyesinin kesinleştiği 2007 Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra; devlet içindeki çeşitli kesimler yeni duruma göre strateji üretme ve pozisyon alma eğilimine girecekti. MİT 2007 yılının Ocak ayında 80. kuruluş yıldönümü nedeniyle manifesto gibi bir açıklama yaparak; statükonun sınırları, stratejik konum ve yönelişler belirliyor, devletin yeniden yapılanmasında hangi kurumun merkez konumda olacağının ipuçlarını veriyordu.

20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır” “Bu üç bölgenin (Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu) ve Orta Asya’nın birçok bakımdan küresel politikaların ve “rol” savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da “bekle-gör-tavır al” taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Öte yandan jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üç ayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç ayağın ifade edilen özellikleri içinse güçlü, dinamik, etkin, esnek, hareket kabiliyeti yüksek ve yaratıcı bir istihbarat yapılanmasına ihtiyaç vardır.”(www.tasam.org/tr-TR/Icerik/710/mit_mustesari _emre_taner _bulundugumuz_donem_gelecekte_bircok_ulus-)

Devletin reorganizasyonu ancak bir stratejik hedef gözetilerek yapılabilirdi. MİT müsteşarı, statükocu yaklaşım ve yapıların başarısız olduğunu belirttikten sonra; stratejik olarak doğuya dönülmesini ve savunmacı değil saldırgan bir pozisyon alınması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca devletin yeniden yapılanmasında; “güçlü ekonomi, kusursuz dış politika ve caydırıcı bir askeri” yapılanmanın “ifade edilen özellikleri için” güçlü bir istihbaratın gerektiğini söylüyordu.

20. yüzyılın orduyu ve sınırları esas alan güvenlik anlayışı, yerini uluslararası düzeyde tanımlanan;  finansal operasyonlardan kamuoyu manipülasyonlarına, ekonomik fetihlerden medya kuşatmalarına, istihbarat savaşlarından siber savaşlara kadar boyutlandırılmış yeni güvenlik anlayışına bıraktı. Baskın ve yön veren konumdaki ABD emperyalizminin, istihbarat ve askeri gücünü haraç niteliğinde ekonomik kazanca dönüştürme pratiği dünya devletleri için standart oluşturmaktadır. Devletler bu gerçekliğe çeşitli düzeylerde uyarlanmaya çalıştı. İstihbarat örgütlerini merkeze alarak halka halka askere, polise, yargıya, ekonomiye, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerine dek genişletilmiş güvenlik kavramı üzerinden reorganizasyona giriştiler. Bu tarz olağanüstü yetkilendirilen istihbaratın merkeze alınarak devletin yeniden yapılandırıldığı Pakistan ve Irak, bölgedeki model ülkeler niteliğindedir.

MİT müsteşarının yeni güvenlik anlayışını esas alarak çizdiği perspektif, sonraki yıllarda hayata geçirilecek ve devletin reorganizasyonu istihbarat kurumunun merkezde olduğu bir teşkilat şemasına göre düzenlenecekti.

Sovyetler’in çözülmesinin ardından Türk devleti, kuruluşundan bu yana sıkıştırıldığı sınırların dışına biraz da ABD emperyalizminin iteklemesiyle çıkmaya başladı. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da salt askeri güce dayanan ilk girişimleri başarısız olsa da bu yönelişi kesintiye uğratmadı. ’90’lardan sonra ekonomide ve askeri güçteki eşitsiz gelişim, dünya güç dengelerindeki hızlı değişimler, Türk devletinin kimi zaman ABD çizgisinin dışına çıkmasının da alt yapısını oluşturuyordu. Ekonomideki genleşme; karşılığı olan siyasi ve askeri inisiyatifi talep etmeyi gerektirdi. Kırk yıldır iç savaş yürüten dünyanın sayılı askeri güçlerinden birisine sahip Türk devleti kendi bölgesel güç olma siyasetini geliştirme çabasına girdi.

Nitekim özelde askeri sanayideki hızlı yükseliş, yeşil sermayenin uluslararası piyasalarda etkili bir unsur olarak ortaya çıkışı, finans kapitalin bir kaç kat büyümesi ve yeni pazar arayışları ülke dışına yapılacak seferler bakımından tüm unsurları aynı yayılmacı hatta topladı. Türk devletindeki ‘özerkleşme’ çabaları, ABD’ye körü körüne bağlı bir pozisyon yerine İran gibi bölgesel bir güç olma stratejisinin ifadesiydi. Özelde ABD, genelde emperyalist güçlerle ortaya çıkan ilişki ve çelişkiler bu eğilimin sonuçlarıdır.

Türkiye egemenlerinin arayışları daha çok Batıcılık / Avrasyacılık eksenlerine daraltılarak tartışıldı. Ne kadar karşılığı olduğu emperyalist güç ilişkilerine göre belirlenecek bu niyet; farklı dönemlerde gündemleştirilen “Adriyatik’ten Çin seddine”, “Neo Osmanlıcılık”, “Büyük Türkiye” ifadeleriyle, geleneksel içe kapalı strateji çizgisini aşmak isteyen ve yüzünü doğudaki talanlara çeviren stratejinin şekillenme süreçleriydi.

Son zamanlarda Rusya ile yaşanan yakınlaşma Avrasyacılık tartışmasını bir kez daha gündemleştirdi. Fakat emperyalist güçler arası denge ve istismar politikası yürütmeye çalışan devletin, taktik düzeyde kurduğu ilişki olarak görülmelidir. Önüne koyduğu stratejiyi hayata geçirmesi bakımından daha önemli işbirliği ise; 15 Temmuz’u ilk kınayan ve başbakanı seçildiğinde ilk ziyaretini Türkiye’ye yapan İngiltere ile geliştirilecekti.

ABD ile yaşanan gerilimler ve daralan ilişkilerin yerine AB’den kopuşan İngiltere’nin ikame edildiğine dair çarpıcı olgular vardır. Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere; Türkiye ve Yunanistan’ın vesayetini ABD’ye devretmişti. “İngiltere Hükûmeti, içinde bulunduğu güç durum nedeniyle, Türkiye’ye daha fazla mali ve iktisadi yardım yapamayacağını bize bildirmiştir. Yunanistan gibi Türkiye de ihtiyaç duyduğu yardımı almalıdır” diyen ABD başkanı Truman, adıyla anılacak yardımlarla vesayeti devralmıştı. Gelinen süreçte ise ABD; Asya’daki rakiplerinin hızlı büyümesi ve Ortadoğu’da tıkanması nedeniyle, 2009-10-11 ulusal strateji planlarında yönünü Asya’ya ve Pasifik’e çevireceğini ilan ediyordu. Clinton “politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak. Önümüzdeki 60 yıl boyunca ABD Asya-Pasifik’te varlığını etkin bir biçimde muhafaza edecektir” sözleriyle stratejiyi özetliyordu. Aynı stratejik planda birinci düzeyde ağırlık verilecek ülkeler Çin, Rusya ve Hindistan, ikincileri; Endonezya, Brezilya ve Güney Afrika Cumhuriyeti ve son grupta Pakistan ve Türkiye gösteriliyordu.

AB ile ilişkileri bitirme eğiliminde olan İngiltere tam bu süreçte devreye girdi ve zaten tarihsel derinliği olan Orta Doğu’da “Küresel Britanya” söylemleriyle, Atlantik ittifakının bir işbölümü olarak ABD’den devraldığı alanı doldurmaya başladı. Türkiye ile “altın çağ” yaşandığı söylenen ilişkiler aynı dönemde geliştirildi. 2007 yılında Stratejik Ortaklık Belgesi (SOB) imzalandı. Bu belge 1926 yılında İngiltere-Türkiye arasında imzalanan her iki ülkenin “Irak’ın garantörü” olduğu anlaşmayı teyid ederken yeni bir misyon tarifi de yapıyordu. ( //www.gazetevatan.com/barzani-nin–petrol–korkusu-144710-gundem/ ) 2008′ de Britanya kraliçesinin ve Galler prensinin Türkiye’ye gelişinin ardından yoğun bir karşılıklı ziyaret trafiği yaşandı. İngiltere’ye ihracat 2007 yılından itibaren yüzde 80 artarak 2016’da ikinci sıraya yerleşti. İkili ilişkilerin bölgesel yansımaları da oldu. İngiltere’nin eski sömürgeleri ve günümüzde büyük ağırlığının olduğu Katar ve Somali’de Türkiye askeri üsler kurdu. Katar’la yürütülen çok boyutlu ilişkilerde İngiltere’nin dolaysız etkisi vardır. Türkiye’nin ekonomik ve askeri olarak Afrika’ya girmesi; en az yeşil sermayenin girişkenliği kadar yine İngiltere’nin alan açmasıyla bağlantılıydı. 2010’da ABD’nin itirazına rağmen Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle Türk-İngiliz ortaklığı Genel Energy PLC arasında 50 yıllık petrol arama anlaşması yapıldı. ABD ile gerilim yaşanırken, İngiltere ile stratejik düzeyde ilişki geliştirilmesi ve bunun Türkiye’nin müdahil olduğu her alanda hızla destekleyici karşılıklarını üretmesi, eksen değişikliğinin tartışıldığı gibi Avrasya’da değil, Atlantik hattında olmaya başladığını göstermektedir.

Süreci bu stratejik yönelişler ve ilişkiler üzerinden yöneten yeni güç merkezi, statükonun çözülmeye başladığı 2007’lerden itibaren çatışma içinde şekillendi ve 15 Temmuz sonrası OHAL kararnameleri ve başkanlık sistemiyle de hukuki çerçeveye kavuşturuldu.12 Eylül’ün kurduğu yapı çözülürken, yerine darbecilerin bile hayal edemeyeceği düzeyde merkezileşmiş bir devlet inşa edildi.

2.1. Yeni güç merkezinin unsurları

Cumhurbaşkanlığı 1 numaralı kararnamesinde devletin teşkilat şeması şu şekilde tarif edildi. En önemli organlar doğrudan cumhurbaşkanlığı makamına bağlanmış başkanlıklardan oluştu.

MİT Başkanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği, Genelkurmay Başkanlığı ve bünyesinde Özel Kuvvetler Komutanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Devlet Denetleme Kurulu ve sonraki kararnamelerde eklenen Varlık Fonu doğrudan cumhurbaşkanlığına bağlandı. Partili cumhurbaşkanı ile hükümet de devlet merkezine eklenmiş oluyordu.

Yeni güç merkezinde özgün bir yeri olan MİT hem sürecin yürütümünde ve hem de Cemaat’le mücadelede belirleyici roller üstlendi. 2000’lerden itibaren genelkurmay ve ordu çözülürken; emniyet ve yargıya yığınak yapan Cemaat’in karşısındaki güçler MİT etrafında yığınak yaptılar. 2012’de Genelkurmay Başkanlığı Elektronik Sistem Komutanlığı’nın (GES) personeliyle birlikte MİT’e devredilmesi bu yığınağın önemli göstergelerinden birisidir. Ordu bürokrasisinden istihbarat örgütüne güç devri ve yayılmacı strateji hedefinde özellikle dış operasyonlar için hazırlanan MİT başkanlığı; Genelkurmay’ın geçmişteki ayrıcalıklarını kat kat aşan yetkilerle donatıldı.

  • Müsteşarlık düzeyinden başkanlığa yükseltildi, alt idari birimler buna göre düzenlendi ve 6 alt başkanlık kuruldu
  • Dokunulmazlık; savcıların MİT başkanının izni olmadan personeline suçüstü koşullarında bile dava açamaması ve MİT başkanının ise ancak cumhurbaşkanının onayıyla yargılanması ayrıcalıkları,
  • Savunma Sanayi Fonu’nu kullanma,
  • Kamu kurumlarına ait her türlü ekipman, malzeme, teçhizat cihazını diğer kanunlara bakılmaksızın kullanılabilme,
  • TSK personelini izleme,
  • Yurtiçi ve yurtdışı operasyon yapma,
  • İnternet hareketlerinin 2 yıl, telefon görüşmelerinin 5 yıl kayıtlı tutulması zorunluluğu getirildi ve tüm kamu, özel kurumların veri tabanlarına ulaşma,
  • Mahkemelere bilgi verme zorunluluğu sınırlandırıldı ve yargıdaki tüm dosyalara soruşturma gizliliğine rağmen ulaşma,
  • Şirket kurmak, silah almak ve kaynağı belirsiz silah alma ve kullanma yetkisi, mahkeme, TBMM, siyasi parti toplantıları gibi yasak alanlarda silah bulundurabilme ayrıcalığı,
  • İstihbarata karşı koyma başlığı altında gözaltı ve sorgulama yapabilme yetkileri,
  • Radyo TV kuruluşunda MİT’in onayı alınması zorunluluğu getirildi.

Yeni güç merkezinin diğer önemli gücü Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı’dır (ÖKK). 1 numaralı kararname ile doğrudan cumhurbaşkanlığına bağlanan kurumlar içine alındı. Fakat daha sonra Kara, Deniz ve Hava Kuvvet komutanlıkları MSB’ye bağlanırken, Genelkurmay Başkanlığı’nın ayrı bir teşkilat yapısında bulunmasının ilişkisizliğinin görülmesi üzerine yeni bir düzenlemeyle MSB’ye kaydırıldı. Bu formal değişiklik ÖKK’ nın merkezi konumunda bir eksilme anlamına gelmiyor. Geçmişteki ismi Özel Harp Dairesi (ÖHD) olan gizli yapı (http://www.haberver.in/yazilar/tbmmraporu2010-ozelharpdairesi.asp#.W5-o5PZuIq0)1992 yılında Doğan Güreş zamanında Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) adını almış ve doğrudan Genelkurmay Başkanlığı bünyesine bağlanmıştı. Soğuk savaş sonrası Gladio örgütleri Avrupa’nın tümünde peş peşe dağıtılırken, ÖHD yasallaştırılarak güvenceye alındı. 2006 yılında tugay seviyesinden kolordu düzeyine çıkartıldı. 1983’te kurulup 2003’e kadar MGK bünyesinde olan; “Psikolojik Harekat Merkezi” olarak de bilinen Toplumsal İlişkiler Daire Başkanlığı ÖKK’ya bağlandı.

Özel Kuvvetler Komutanlığı üç ana unsurdan oluşuyor. Birincisi, beyaz kuvvetler denilen ve esas olarak sivillerden oluşan, 16 alt bölgede örgütlenen birim; 1992 yılında daire seviyesine yükseltildi ve personel sayısı artırıldı. Hücreler halinde çalışan ve birbirlerinden haberdar olmayan bu yapının denetimindeki görevli sayısına dair bir veri yok. (https://www.ntv.com.tr/turkiye/karakutu-yine-agzindan-kacirdi,3Q5dK4I350OStXhyyXNcJg) İkinci unsur Siyah Kuvvetler de denilen Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Birliği’dir. Özel yetiştirilmiş subay ve astsubayların yer aldığı bu birim iç operasyonlarda kullanılmak üzere eğitiliyor. Üçüncüsü ise, Bordo Bereliler olarak bilinen ve yalnız subaylardan oluşan, üst düzey eğitim verilen bu birim özellikle dış operasyonlarda kullanılıyor. Son düzenlemelerle Hendek çatışmalarında ve Afrin saldırısında ortak çalıştıkları Jandarma Özel Harekat (JÖH) ve Polis Özel Harekat (PÖH), Özel Kuvvetler Komutanlığının yetki alanı içine alındı.

MGK Sekreterliği başkanlık kurumları arasındadır. Geçmişteki MGK’nın güç merkezi olma olgusu ile karşılaştırılamaz düzeyde yetkileri daraltılmış ve dağıtılmıştır. Fakat orduda tasfiye edilen NATO’cu ve Cemaatcilerin dışında; kirli savaş sürecinde yetişmiş, “devletin bekasını” esas alan daha çok MHP eğilimli ve yenilenmeci kadroların yeni güç merkezindeki temsiliyeti MGK üzerinden gerçekleşmektedir.

Yeni güç merkezinin önemli unsurlarından birisi de; Erdoğan’ın “140 bin kişilik ordu” dediği, topluma en ücra noktasına kadar nüfuz etmiş örgütlenmesi, ideolojik misyonu ve Cuma hutbeleriyle milyonlarca kişiye rutin siyasi yönlendirme yapabilen Diyanet İşleri Başkanlığı oldu.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı da başkanlık seviyesine çıkartılarak doğrudan cumhurbaşkanlığına bağlandı. Devlet-sermaye bütünleşmesinin en üst düzeyde gerçekleştiği ve bölgesel güç olma eğiliminin stratejik sektörü savunma sanayisi; birkaç cephede yürütülen savaşın lojistik ihtiyacının dakik olarak karşılanmasına ve yıllık 2 milyar dolar ihracat ve 800 civarında şirketle giderek büyütülen silah piyasasının yönlendirilmesine aracılık etmektedir.

Diğer düzenleme kamu varlıklarının tümü bir araya getirilerek kurulan Varlık Fonu’nun cumhurbaşkanlığı makamına bağlanmasıdır. Fona devredilen Ziraat Bankası, BOTAŞ, Borsa İstanbul, TPAO, PTT, TÜRKSAT, Türk Telekom, Halkbank, Eti Maden, ÇAYKUR, THY gibi şirketlerle 2017 Mart’ında aktif büyüklüğü 160 milyar dolara ulaşmıştı. Bu ölçekteki finans gücünün başkanlığa bağlanmasıyla, ekonomik operasyonlar için etkili bir araç yaratılmış oldu.

Başkanlık merkezinde bulunan Devlet Denetleme Kurulu’na 5 numaralı kararname ile; devlet kurumları ötesinde sivil alanı kapsayacak şekilde, denetleme işlevini aşan yetkiler verildi. DDK; grup başkanı dahil her kademe ve rütbedeki görevli için görevden uzaklaştırma tedbiri uygulayabilecek. Genişletilen yetki; sendika, meslek örgütü, vakıf ve derneklerde görevden uzaklaştırmayı da içeren her türlü idari soruşturma, inceleme, araştırma ve denetleme yapmayı içermektedir.

Sonuç olarak devletin istihbari, operasyonel, ideolojik, ekonomik ve denetleyici mekanizmalarının tümü başkanlık kurumu etrafında bir araya toplanarak, eski statükonun ve paşalık kurumunun yerine yeni güç merkezi inşa edilmiş oldu.

2.2. Devletin reorganizasyonu

Kuşkusuz ki; devletin reorganizasyonun hangi temelde yapılacağında sermayenin genleşmesi, devlet sermaye ilişkisinin niteliği ve yayılmacı eğilimlerinin belirleyici etkisi vardır. Finans kapitalin baskın olduğu sermaye yapısına ’90’lardan sonra hızla etkili bir güç olarak katılan yeşil sermaye; kapitalizmi Anadolu’da derinleştirirken, İslami ilişkiler üzerinden yeni dış pazar alanları açacaktı. Bölgedeki paylaşım mücadelesi yeni pazarlara açılma sürecine kaçınılmaz olarak askeri- siyasi boyutlar kattı. Ayrıca sermaye fraksiyonları arasında dengenin sağlanması, emeğin sistemli baskı altında tutulması gerekleri reorganizasyonun niteliğini belirleyen ana dinamikler oldu.

Bu dinamiklerin toplu etkisi, benzer neoliberal otoriter devlet yapılarından sadece daha otoriter ve merkezileşmiş olmalarıyla değil; çatışmaya dönüşmüş emperyalist paylaşım mücadeleleri coğrafyasında bölgesel güç olmayı önüne koyan bir yapının yeniden inşa edilmesiyle de ayırt edilebilir. Neoliberal otoriter devlet yapılarını koşullayan dinamikler devletin her şeyin merkezinde olduğu geleneğin prizmasında kırılarak şiddet kazandı. Bu dönüşümler bir toplumsal hareketin sonucu olmadığı, sermayenin gerici kesimlerinin temsiliyetinde ve devlet içi kliklerinin saray darbeleriyle gerçekleştiği için geçmişin antidemokratik yönetim anlayışını geliştirerek yeni yapıya aktardılar.

Başkanlık sistemiyle, devletin, en üst katından başlayarak ve oluşan güç dengelerine göre yukarıdan aşağıya reorganizasyonunun hukuki çerçevesi kuruldu.

2.2.1. Sermayenin genleşmesi ve bölgesel güç olma eğilimi

Sermaye 24 Ocak kararlarıyla gündeme gelen ihracata yönelik sanayileşmeyi; ‘80-‘90 arası reel ücretleri üçte bire düşüren emek kırımının sağladığı imkanlarla, ikinci dalgasını ise; devlet borçlanmasıyla kamu servetinin yağma tarzında özel sermayeye dönüştürüldüğü tefecilikle geçirdi. 2001 ağır kriziyle deniz tükendiğinde, uluslararası rekabet gücü olan teknik yoğun ihraç ürünlerinin üretimine yönelmekten başka seçeneği kalmamıştı. AKP iktidara geldiğinde furya halini alan özelleştirmeler yine devam etmekle birlikte finans kapitalin üretime yönelmesi ve Anadolu sermayesinin katkılarıyla ihracat rakamlarında düzenli artış yaşanmaya başlanacaktı.

TÜSİAD bünyesinde temsil olunan ve statükoyla iç içe girmiş tekelci burjuvazi dışında, Anadolu’da ’80’lerden itibaren şirketleşen cemaatlerin “örgütlü ticareti”, Özal döneminde başlatılan küçük orta boy işletmelerin teşviki, Körfez sermayesiyle girilen ilişkiler  ve yoğun emek sömürüsü üzerinden yeni bir sermaye fraksiyonu üredi. Finans kapitalin terk ettiği gıda, tekstil ve perakende sektöründe yoğunlaşan yeşil sermaye denilen bu kesim; piyasalaştırılan eğitim, sağlık üzerinden ve yüksek kar marjı olan madencilik ve enerji sektörlerinde devlet desteğiyle hızla büyüdü.  Kamu ihaleleri ile özelleştirmelerden aldıkları paylarla sermaye bileşimini değiştirecek ve finans kapitalle rekabet edecek boyutlara ulaştılar. TÜSİAD’a alternatif olarak 90’da kurulan MÜSİAD ve daha sonra ASKON ve Gülen Cemaatinin TUSKON’uyla örgütlendiler. Anadolu burjuvazisinin iktisadi ve sosyal derinliği; Refah Partisi ve AKP’nin iktidara taşınmasını sağladı ve bu iktidarlar sürecinde cumhuriyet döneminde büyütülen finans kapital gibi  devlet fideliklerinde palazlandılar.

TÜSİAD ve MÜSİAD’la temsil edilen sermaye fraksiyonları devlet olanaklarını istismar etme yönünde kimi zaman sert rekabet yaşadılar. Fakat farklı pazar ve sektörlere yönelerek, birleşik etkileri bakımından ’90 sonrası sermayenin büyük ölçekte genleşmesine hizmet ettiler. Sözü edilen yıllar kırdan kente Cumhuriyet tarihinin en büyük göçlerinin yaşandığı yıllar oldu. Kürt illerinde köy -/kent boşaltmalar, Orta Asya’dan ve Suriye’den gelen milyonlarca göçmen/kaçak işçi; büyük bir emek bolluğu yarattı. Güvencesizleştirme, taşeronlaştırma gibi çeşitli yasal düzenlemelerle tüm dönem boyunca işçi sınıfının asgari yaşam seviyesinde tutulması sağlandı. Vahşi kapitalist sömürü AKP döneminde Türkiye’yi gelir dağılımı bakımından dünyanın 54. sırasına indirirken, ekonominin büyüklüğünü ise 16. sıraya yükseltti. GSMH 2002’de 231 milyar dolardan, 2015’de 900 milyar dolara, ihracat 36 milyar dolardan, 143 milyar dolara ulaştı.

İhracatın yıllara ve ülkeler gruplarına göre dağılımı, 2016 verilerine göre 110 ülkede 40 milyar dolarlık yatırımı bulunan sermayenin; hangi coğrafyalara doğru yöneldiğinin ve bölgesel güç olma stratejisinin ekonomik alt yapısını göstermektedir.

Çeşitli yıllara ve ülke gruplarına göre ihracat (milyon dolar)

  1996 2000 2002 2005 2010 2013 2015 2017
 

OECD ülkeleri

 

12.590

 

19.670

 

24.432

 

45.846

 

57.304

 

68.683

 

75.368

 

82.725

 

Karadeniz Ekonomik İşbirliği

Örgütü

 

2.926

 

2.466

 

3.598

 

8.619

 

14.456

 

20.367

 

14.590

 

15.634

 

Türki Cumhuriyetler

 

747

 

572

 

619

 

1.409

 

3.921

 

6.908

 

5.289

 

4.164

 

İslam İşbirliği Teşkilatı

 

4.142

 

3.573

 

4.725

 

13.061

 

32.469

 

49.370

 

42.737

 

45.132

 

Afrika

 

1.160

 

1.300

 

1.700

 

3.600

 

9.300

 

14.200

 

12.448

 

11.600

TÜİK verilerine göre hazırlanmıştır.

Tablonun da gösterdiği gibi; sermaye hızla genleşirken, yeni fraksiyonun İslami ilişkileri kullanılarak ekonomiye yeni bir yöneliş ve hinterlant yaratıldı. İslam ülkelerine yapılan ihracat OECD ülkelerine yapılandan çok daha hızlı gelişmiştir. Üstelik ihracatın büyük oranda merkez ülkelerden ithalata dayandığı dikkate alındığında yeni pazarların hem büyüme hızı hem de katma değeri bakımından önemi çok daha fazla olmaktadır.

Bu tabloda görülmeyen bir diğer veri; Almanya’dan sonra en fazla ihracatın yapıldığı ülkenin uzun bir dönem Irak, bunun da tamamına yakınının Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) olmasıdır. (2013; 12.10, 2014;11.17, 2015; 8,86 milyar dolar) Türkiye ile İran arasında pazar kapma rekabetinin yaşandığı bölgede, petrol karşılığı tüketim malı takasıyla yapılan ticaret ve çok sayıda Erbil Havaalanı ve Başkanlık Merkezi gibi büyük ölçekli altyapı ve inşaat işleri ihracat hacmini bu seviyelere yükseltmiştir. “Yurtdışı Doğrudan Yatırımlar bakımından %14’lük toplam içinde %4 ile başı Türkiye çekmektedir. Türkiye’yi %2 ile İngiltere takip etmektedir Erbil, Süleymaniye, Duhok, Zaho bölgelerinde tescil edilmiş toplam 2.241 şirketin 1.085’i Türkiyeli iş adamlarına ait şirketlerden oluşuyor” (http://www.kto.org.tr/d/file/turkiye-–-kuzey-irak-iliskileri-ve-ekonomik-yansimalari.pdf)

IKBY ile girilen ilişkinin petrol ticareti yönünde de fahiş kazançlar vardı. Dünya piyasasından %30-35 ucuz alınan petrol Koç’a ait Tüpraş rafinerisinin ihtiyacının 1/3’ünü karşılamaktadır. “1.3 milyar dolarlık rant paylaşımı yapıldığını” söyleyen Gazeteci Karamuk “Petrol ucuza alınıyor ancak vatandaş Dünya fiyatlarına göre deposunu dolduruyor. Arada ortaya çıkan rant ise kamuoyu önünde düşman ve kavgalı gibi görünen AKP ile Koç arasında kaybolup gidiyor.” (https://www.siyasetcafe.com/kuzey-irak-petrolunun-rantini-akp-ile-koc-bolusuyor-18142h.htm)

Irak ve ABD’nin itirazında rağmen Mayıs 2012’de IKBY ile Türkiye arasında, Türk-İngiliz ortaklığı olan Genel Energy PLC şirketi üzerinden, 50 yıllık petrol ve doğal gaz üretim anlaşması yapıldı. Çukurova ve Serpil grubuna ait olan Genel Enerji, 90 bin varil Taq Taq, 75 bin varil de Tawke sahasında olmak üzere, günde toplam 165 bin varil petrol üretmektedir. www.politikaakademisi.org/2012/07/03/kuzey-irakta-faal-turk-petrol-ve-gaz-enerji-sektoru-firmalari-ile-faaliyetleri/  Kuzey Irak’ta 6 bölgede petrol arama lisansı olan Genel Enerji, şu anda bölgenin en büyük petrol üreticisi konumundadır. Petrol gelirleri Türk bankalarına yatırıldıktan sonra, payları merkezi yönetim ve IKBY’ye Türkiye tarafından aktarılmaktadır.

Her fırsatta dillendirilen “Lozan yeniden ele alınmalıdır” sözlerini bu ilişki ve petrol kazançları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. (www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogandan-misak-i-milli-mesaji-40252990)

Askeri gücün çok daha dolaysız olarak ekonomik kazanca dönüştürüldüğü diğer ülke Suriye’dir. Türkiye’nin aktif tarafı olduğu Suriye savaşında; çok boyutlu kazançlar elde edildi. Katar doğal gazının Suriye’de oluşturulacak Sünni hat üzerinden Türkiye ve Avrupa’ya taşınması planı, Katar’dan açık ve örtülü büyük miktarda kaynak aktarılmasını sağladı. Savaş koşullarında bile Suriye’ye yapılan mal satışı durmadı; ortak bakanlar kurulu toplantısının yapıldığı 2011 yılındaki 1,6 milyar dolarlık ihracat; muhaliflerle girilen ilişkilerle ve içeriği de değişerek 2014’te 1,8 milyar dolara ulaşacaktı. (2012;0.5, 2014;1.8,2015;1.5, 2016; 1.3, 2017;1,4 milyar dolar oldu.) Rusya IŞİD petrolü taşıyan Albayrak’lara ait 1500 tankeri birden vurduğunda savaşın üstü kapalı kazançları da olduğu açığa çıkmıştı. Hayatları altüst olmuş göçmenlerin ucuz emek olarak kullanılması bir yana, göç etmemeleri karşılığında AB’den alınan milyarlarca Euro da aynı kazanç hanesine yazılacaktı.

Bölgesel güç olma pratiklerinin ve askeri gücün ekonomik kazanca dönüştürülmesinin Kürdistan ve Suriye’den sonra yeni mevzisi Doğu Akdeniz’de açılmaktadır. Bulunan büyük hidrokarbon kaynakları; Mısır ve İsrail’i de kapsayan fakat Kıbrıs dolayımıyla Türkiye ile Yunanistan arasında giderek sertleşen bir paylaşım mücadelesinin konusu olmaktadır. Karşılıklı hak iddia edilen bölgelerde donanma eşliğinde petrol doğalgaz araştırmaları yapılıyor. Artan tehditler ve karşılıklı gövde gösterilerinin olası sonuçları için kamuoyu şimdiden hazırlanmaktadır. https://www.gazeteoku.com/yazar/hilal-kaplan/280459/akdenizde-sicak-catisma-cikar-mi

Bölgesel güç olma eğiliminin kaçınılmaz sonucu ekonominin askerileştirilmesidir. Savunma sanayisi başlangıçta Kürt savaşının ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla geliştirildi, Suriye savaşı sürecinde ise giderek büyüdü ve stratejik sektör seviyesine çıkartıldı. Türkiye 2015 Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) verilerine göre dünya silah satıcıları sıralamasının 15. basamağındaydı ve toplam satışların binde 6’sını karşılar ölçekteydi. Silah alımlarında ise bu oran dünya toplamının yüzde 3,4’üdür. 2002 yılında 66 savunma projesi yaklaşık % 80 dışa bağımlılık oranı ile yürütürken; 2017’de % 59 yerlilik oranıyla toplam proje bedeli 70 milyar dolar olan 579 projeye ulaşıldı. Sektörün ihracatı 2006 yılında 487 milyon dolardan 2016 yılında 2 milyar dolara, cirosu 6 milyar dolara ulaştı. (www.gunes.com/ekonomi/turk-savunma-sanayi-6-milyar-dolar-ciro-ve-2-milyar-dolarlik-ihracata-ulasti-858509)  Dünyadaki ilk100 savunma sanayicisi şirket arasında Aselsan 57’inci sırada, TAI 61’inci sırada ve Roketsan ise 98’inci sırada yer alıyor. SSM’na kayıtlı 800 firma bulunuyor. 25 büyük firmanın ihracatın tamamına yakınını yaptığı sektörde Koç grubu, Otokar ve Koç Bilgi ile ağırlığı oluşturuyor.

Savunma sanayisinin hamlelerinden birisi de Pakistan’la yapılan toplam 1,5 miyar dolarlık 30 adet T125 taarruz helikopteri ve 4 adet “yüzen karakol” denilen Milgem korvet anlaşmasıdır. ABD’nin motor satışlarına izin vermemesi nedeniyle helikopter satışı tıkanmıştır, ancak sektörün ufkunu göstermesi bakımından önemlidir. “Küresel Britanya” ile stratejik ilişki çerçevesinde; Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’ya  yönelik güvenlik esaslı politikalarda Türkiye’ye önceki dönemlerden daha fazla rol biçileceğini ve İngiltere’nin katkılarıyla savunma sanayisinin katlanarak büyüme sürecine sokulacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

2.2.2. Başkanlık sistemi

2004 yılında Rahmi Koç, Winston Churchill’in, “Demokrasi en fena idare tarzının en iyisidir. En iyi idare tarzı diktatörlük… Akıllı diktatörlüktür” sözlerini hatırlatarak ” En iyisi akıllı bir diktatör. Ama bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi.” diyordu. http://www.medyaspot.com/haber/RAHMI-KOC-TAN-AKILLI-DIKTATORLUK-ONERISI/4494 Laik, batıcı, Avrupa Birliği sözcülüğü yapan finans kapitalin en iri temsilcisi, diktatörlük ve başkanlığı kaynaştırarak zor bulunacak bir sadelikle Türk usulü başkanlık sistemini tarif ediyordu.

Statükonun güçlü MGK ve zayıf parlamento ilişkisi devlet krizi yaratarak çözüldüğünde; yerine neyin koyulacağı, en azından 27 Mayıs darbesi sonrasındaki anayasa hazırlıkları düzeyinde bile tartışılmadı. Halkın seçiyor olmasının “demokratikliği” öne çıkartılarak ve şaibeli referandum ve seçimle başkanlık ilan edildi. Henüz uyum yasaları bile çıkartılamadığı için eski ve yeni sistemle yönetilen devlet; yap-boz usulü nihai şekle ulaştırılmaya çalışılıyor.

İttifakıyla bile yüzde 50’yi bulamayan iktidardaki partinin, devleti ve rejimi topyekûn yenileyebilme iradesi, kendisinden değil esas olarak devlet içindeki güçlerden gelmektedir. Paşalık kurumu sonrası klikler çatışmasından galip çıkanlar, devleti merkeze alarak siyasal yapıyı baştan aşağıya yeniden tanımladılar ve başkanlık sistemiyle devletin reorganizasyonuna hukuki çerçeve kazandırıldı.

Geçmişte her on yılda bir yeniden dizayn edilen ordu-parlamento ikiliğini, her ikisini de işlevsizleştirerek aştılar. Böylelikle devlet “siyasetler üstü” bir konuma çekilmiş oldu. Ardından partili başkanlıkla parlamentoyu devlete iliştirdiler ve ikili parti sistemiyle siyasal alana da bir model dayattılar. Kurucu irade yeni güç merkezidir ve bu denli geniş hareket kabiliyetlerini; tasfiye ettikleri “hikmetinden sual olunmaz devlet” yaratan paşalık kurumunun tarihsel mirasından aldılar.

Finans kapitalin Koç gibi kimi unsurları ve yeşil sermayenin AKP ile organik ilişkili kesimleri bu dönüşümün aktif destekçileridir. Bir kısım finans kapital grupları ise; eski ayrıcalıklarını yitirmemek için siyasal iktidara bir dönem sözde direnmiş, kar etmeye devam ettikleri ve klikler arası mücadelede taraf olma riskini göze almadıkları için “bekle gör” tutumu takınmışlardı. Devlet fideliğinde yetişmiş finans kapitalin; egemen sınıf olarak devletle ilişkisi, hiçbir zaman burjuva devrimini yapmış ülkelere benzememiştir. Değil ki; burjuva demokratik dönüşümlere öncülük etmek, bezirgan geleneği ve doğrudan tekelcilikle başlamaları nedeniyle her durumda devletin gölgesine sığınmış, toplumsal sorunlarla birlikte vekaletlerini de paşalık kurumuna devrederken karlarını sürdürmenin yoluna bakmışlardır.

Fakat eski rejimin bu ilişki tarzı artık sürdürülebilir değildir. Devlet değişmiştir, sermaye de bu gerçekliğe göre değişecektir. Bölgesel güç olma stratejisi, savunma sanayisindekine benzer bir devlet-sermaye ilişkisi gerektirir. Önceki dönemlerden farklı olarak sermaye-devlet bütünleşmesinin giderek arttığı ve organikleştiği bir ilişki tarzının hakim olacağı örnekleriyle ortaya çıkmıştır. Nitekim finans kapitalin ve sermayenin çeşitli fraksiyonlarının “Güçlü devlet” şiarı etrafında hızla yer tuttukları, yeni egemenlik ilişkisine göre pozisyon almaya başladıkları görülebilmektedir. Bakanlıklar ve üst bürokraside “şirket devlet” denilecek düzeyde holding yöneticilerinin yer alması, devlet- sermaye ilişkisindeki değişiminin pratik ifadeleridir.

Getirilen başkanlık sistemi ne ABD’ye ne de Afrika ve Latin Amerika’daki modellere benzemektedir. Ayırt edici yönü tek adama verilen yetki fazlalığından çok, yargının ve parlamentonun işlevsizleştirilmesindedir. Amerikan modelindeki dengeleyici unsur olan Senato Türk usulü başkanlıkta bulunmadığı gibi, Meclis’in başkanlık kararlarına itiraz yetkisi de olağanüstü daraltılmıştır. Yürütmenin başı ve parti başkanlığı nedeniyle parlamentonun da yönlendiricisi pozisyonundaki başkan; “uygulanabilir açık yasal hüküm” bulunmayan her durumda kararname çıkartabilir. Başkanın Meclis’in tüm kararlarına ipotek koyma gücü var. Uygun görmeyip Meclis’e geri gönderdiği yasa ancak 3/5 çoğunlukla yeniden kabul edilebilir. Meclis kararlarını ve Anayasa Mahkemesi kararlarını halkoylamasına sunma yetkisi bulunuyor. Daha ötesi istediği zaman Meclis’i feshedip seçime götürme imkanına da sahip. Bakanları, Anayasa Mahkemesi’nin 17 üyesinin 8’ini, Hakimler Savcılar Kurulu’nun 20 üyesinin 7’sini, kamu yöneticilerini, yurtdışı temsilcilerini, üniversite rektörlerini, YÖK üyelerinin yarısını atıyor. Meclis onayı gerekmeksizin olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan edebiliyor. Başkana soruşturma açılabilmesi için 2/3 çoğunluk, Yüce Divan’a gönderilmesi için 4/5 çoğunluk gerekiyor. Türk usulü başkanlık sisteminin temel mantığı; parlamento aritmetiğinde büyük değişimler olsa bile devletin işleyişi ve dokunulmazlığının korunmasıdır.

Başkanlık sisteminin yerel ayağı 667, 668 ve 674 sayılı KHK’larla olağanüstü yetkilendirilen valilikler düzenlemesiyle biçimlendirildi. Sahil güvenlik, jandarma, emniyet ve korucular doğrudan valilere bağlandı. Valinin pozisyonu; üstü olduğu il garnizon komutanı olan general seviyesinden yukarıdadır. Valiler sicil işlemleri, atamalarda tek yetkilidir ve askeri personelin her kademesine idari ceza verebilir. Belediyeleri denetleme, personeline el çektirme, kamu hizmetlerini yaptırma ve gerçekleşmediği koşullarda kendi bünyesinde yapma yetkileriyle donatılmış valiliklere; “yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıkları” üzerinden özel bütçe verilerek mali kaynak imkanı da sağlanmıştır. Bu düzenlemelerle parlamentodan sonra, halkın kendi kendisini yönetmesinin aracı ve yerel iktidarı olan belediyeler de işlevsizleştirilmektedir. Karar mekanizmalarının seçilenlerin elinden alınması ve devlette toplanması mantığı il düzeyinde bu tarzda işletilmiş ve yetkisiz kılınan “belediyelerin kaldırılması gerektiği” söylemleri dillendirilmeye başlanmıştır.

Devletin reorganizasyonunda önemli gelişmelerden birisi de; 12 Eylül dönemini çok aşan bir kadro kıyımıyla kamu personelinin tasfiye edilmesi ve sadakatleri güvenceye alınmış kadrolarla devlet bürokrasisinin ele geçirilmiş olmasıdır. Toplumsal kesimlerin merkezi ve yerel iktidarı seçme hakkının sınırlandırılmasının ardından devlet bürokrasisinde temsiliyet hakkı da böylelikle ortadan kaldırılmıştır.

27 Mayıs Anayasası “bol geldiği” için, 12 Mart ve 12 Eylül’de iki defa biçilerek daraltılmıştı. Türkiye “demokrasi”sinin tarihsel evrimin geldiği noktada ise parlamento tümüyle fazlalık olarak görüldü ve kalıcı OHAL rejimiyle fiilen etkisiz hale getirildi. Sonuçta eğer seçimlerde hile yapılmaz, kamuoyu manipüle edilmezse, “halkın iradesiyle” seçilmiş tek kişiye karşılık, istihbari, ekonomik, askeri, ideolojik tüm kurumlarıyla devlet birlikte çalışacak. Demokrasi geleneğinin değil devlet fetişizminin baskın olduğu, medyası kuşatılmış, her türden örgütlenmenin cılızlaştığı ülkede, hangi siyasi görüşten olursa olsun tek kişinin devleti sınırlayıp, demokrasiyi geliştireceğini düşünmek ham hayal bile değildir. Bu anlamıyla alaturka başkanlık sisteminde tek adamın devletin sözcülüğünü yapmaktan öte bir işlevi olamayacağı açıktır.

3. Siyasal İslam’ın rolü

12 Eylül’de işçi sınıfının ve aydınlarının ezilmesinin sonuçlarından birisi de; solun kitleler üzerindeki ideolojik etkisinin kırılması ve bu boşluğun devlet destekli siyasal İslam ideolojisiyle doldurulmasıydı. Statüko “kendi mezar kazıcılarını” kendi elleriyle büyüttü. Bir tarihsel derinliği olan fakat önceleri kapalı ve dar bir toplumsal alana hitap eden siyasal İslam, merkez siyasetin ve partilerin çözülmesinin yarattığı çoklu kriz koşullarında hızlı bir büyüme ve yayılma zemini yakaladı. Geçmişte siyasi partilerin kamu sektöründe yaratılan değerleri kendi tabanlarına bir çeşit patronaj ilişkisiyle aktarması, burjuvazi gibi kitlelerin de ikili parti sistemi etrafında toparlanmasını sağlıyordu. Kamu ekonomisinin tasfiye süreciyle birlikte bu ilişki ortadan kalktıkça; kendi tabanlarıyla iktisadi ilişkiler kurabilen Siyasal İslam dışındaki burjuva partileri büyük oranda tabansızlaştılar ve temsiliyet kaybına uğradılar.

Tekel dışı sermayenin muazzam gelişimi, cemaatlerin “örgütlü ticareti” siyasal İslam’ın büyümesinin ekonomik altyapısını oluşturuyordu. Kocamış paşalık kurumuna karşı, asabiyeti yüksek kasaba bezirganlığı kimi zaman açıktan kimi zaman kıvrılarak ideolojik-politik etkisini sürekli artırmayı başardı. “Statükoya karşı muhafazakar demokrasi”, “çürüyen modernizme karşı gelenekçilik”, “sistem elitlerine karşı popülizm”, “otoriter laikliğe karşı dinini yaşama” gibi argümanlarla ideolojik etki alanını genişletti, entelektüel-siyasi kadrolarını yaratarak toplumun yarısını mobilize edebilen bir “sosyal hareket” seviyesine ulaştı. 28 Şubat’ta “bin yıl” bitirildiği sanılırken, beş yıl sonra en büyük parti olarak iktidara gelebildiler. Elbette ABD’nin bölgeye giydirmeye çalıştığı “ılımlı İslam modeli”nin ve AKP’yi merkez parti konumuna çekerek verdiği dolaysız desteğin payıyla.

Siyasal İslam’ın iki büyük aktörü; Gülen Cemaati ve Milli Görüş temsilcisi AKP; statükonun tasfiyesi ve devletin reorganizasyonu süreçlerinde belirleyici roller üstlendiler. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dışlanmış bir tarihsel dinamiğin ve tekel dışı burjuvazinin temsilcileri olarak, statükoya karşı ortak mücadele verirken demokratikleşmeye vesile olmak yerine; azgın bir devletleşme pratiği sergilediler. Dönüştürmek istediklerine dönüşerek bir nevi devlete aşı yapmış oldular. Bu aşıyla sözde mücadele ettikleri “ceberrut devleti” önceki döneme göre çok daha antidemokratik ve merkezileşmiş Alaturka faşizme sıçrattılar.

Siyasal İslam tarihsel dinamiğinin yükseliş ve çöküş sürecinin en önemli mirası devletin reorganizasyonuna yaptığı hizmettir. Diğer önemli mirası ise; sağ Kemalizm ve siyasal İslam’ın “laiklik-dindarlık” ilişki ve çelişkisinden; toplumu keskin kutuplaşmayla bölen ama devlet ideolojisine dönüşecek, milliyetçi yanı ağır basan Türk-İslam sentezinin toplumsallaştırılmasıdır.

“Devlet ve medeniyet fethedilerek” Osmanlı’nın “altın çağına” yeniden dönülecekti. Osmanlının fethettiği Bizans’a dönüşmesi ve onu yeniden ihya etmesi gibi; siyasal İslam da fethettiği “devlet ve medeniyete” dönüşerek onu yeniden ihya etti. Siyasal İslam’ın yükseliş ve gerileme sürecinde Osmanlı dönemiyle kurulabilecek bir başka benzerlik de devletin isyanları bastırmak için elebaşlarından birini idam edip diğerini paşa yapması metodu olacaktı.

3.1. Fethullah Gülen Cemaati

Fethullah Gülen daha 1950’lerde Özel Harp Dairesi ile ilişkiliydi. (www.sendika62.org/2010/06/fethullah-gulenin-bilinmeyen-ozellikleri-dr-mustafa-pekoz-43913/) Komünizme karşı mukavemet derneklerinde kuruculuk yaptı. Din temelli örgütlendi ve 80’lere kadar ağırlıklı olarak Kürt illerinde çalışma yaptı. Komünizm karşıtlığı ve Türkleştirme temelinde faaliyet gösteriyordu ve devrimci mücadelenin yükseldiği dönemlerde komando kamplarına benzer İslami kamplar kurdu.

80 sonrası devlet; sola ideolojik alternatif yaratmak ve kapalı faaliyet yapan cemaatleri kontrolde tutmak planıyla ve Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi hedefleyen ABD’nin “yeşil kuşak” projesi çerçevesinde cemaatlere daha fazla alan açacaktı. Devlet çizgisinden çıkmayan Gülen Cemaati askeri kesimlerce de Özal, Demirel ve Ecevit hükümetleri zamanında da hem el altında tutmak hem de oy desteği sağlamak amaçlı korundu, geliştirildi. Gülen Cemaati “siyasetler üstü” pozisyonunu koruyarak, imkanlarını büyütmek için siyasi çizgisine bakmadan iktidarları destekledi.

Cemaat, 90’larda devletin deformasyonu ve merkez siyasi partilerin çözülmesi sürecinde ise ortaya çıkan boşluğu en fazla doldurabilen güç oldu. Yayın ve eğitim alanından sonra hemen her sektöre yayılmış holdingleri ile 96’da bankacılık sektörüne girdiğinde etkili sermaye gruplarından birisi olmuştu. Kitlesel örgütlenmesi, muazzam ekonomik gücü ve artan siyasi etkisine rağmen açık siyaset yapmadı ve devlet kurumlarına sızma politikasını sürdürdü. Başlangıçta dershaneler, yurtlar ve eğitim kurumları üzerinden, daha sonra atama yetkisi olan kademeleri ele geçirerek, önce emniyette ardından yargı ve orduda kritik pozisyonlara yerleştiler.

Fethullah Gülen’in, ABD’ye gidişi, kendi deyimiyle “hicret”i, tümüyle Neo-Con’ların denetimine girmesine yol açacaktı. Daha çok petrol ve silah tekellerinin sözcülüğünü yapan yeni muhafazakarlar (Neo-Con); Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında Ortadoğu’da statükoları değiştirip “ılımlı İslam modeli”ni yerleştirmeyi, Amerikan hegemonyasını yaymanın yegane yolu olarak benimsemişlerdi. Körfez savaşından bu yana, kimi iniş çıkışlarla uygulanan bu emperyalist politika; milyonlarca insanın ölümüne, on milyonlarcasının göç etmesine, devletlerin yıkılıp, sınırların değiştirilmesine yol açtı. Bu proje aynı zamanda; Gülen Cemaati’nin uluslararası güç seviyesine gelmesine ve gelecekte BOP’un başkanı olacak Erdoğan ve AKP’ye iktidar yolunun açılmasını da sağlayacaktı.

Siyasal İslam’ın birbirleriyle rekabet halinde olan iki büyük gücü Milli Görüş ve Gülen Cemaati aynı projede yan yana getirildiler. Fakat statükoya karşı kader birliği yapan birleşik bir güç oluşturmak bir yana, karşılıklı çıkarlar temelinde yan yana duran ve birbirine güvenmeyen ortaklar olarak var oldular. ( https://www.youtube.com/watch?v=hfk_nNCCNfE ) Darbe tehdidi, iktidar nimetleri ve özellikle ABD’nin teşvikiyle; 2002-2007 arasında ortak davranabildiler. Refah Partisi’nden bölünmüş Erdoğan ekibinin; uluslararası ilişkileri, yetişmiş kadro ve kitlesel potansiyeli, medya ağları, yargı ve emniyetteki bağlantıları ve ekonomik gücü olan Cemaat’in desteğini almadan ilk yıllarında hükümette tutunabilmesi mümkün değildi. Buna karşılık AKP de hükümet olanaklarıyla yasal koruma sağlayıp, Cemaat kadrolaşmasının önünü açıyordu. 2004’de MGK’nın “eğitim kurumlarına karşı icra planını” içeren tavsiye kararı, Bakanlar Kurulunda gündem dahi yapılmayacaktı. (www.t24.com.tr/haber/mgknin-2004-yilinda-aldigi-gulen-karari-neden-uygulanmadi,411359)

Fakat AKP ve Cemaat arasındaki karşılıklı güvensizlik ilişkisi hiç eksik olmadı. AKP Cemaat’in olanaklarını hükümette kalmada bir destek olarak ve darbecilerle mücadelede kullanmak isterken; Cemaat ise, devleti ele geçirirse kolaylıkla yönlendirebileceği hükümeti, basamak olarak kullanmak istedi. Bunda ne derece başarılı olabildiğini, 15 Temmuz sonrası yargılamaların bilançosu göstermektedir.

“FETÖ/PDY kapsamında hakkında işlem yapılan kişi sayısı; 3 Ağustos 2018 itibarıyla 454 bin 482 kişiye ulaştı. Şu anda soruşturma ve kovuşturma kapsamındaki toplam dosya sayısı 150 bin 270. Bugüne kadar toplam 206 bin kişi gözaltına alındı. Bunlardan 78 bini serbest bırakıldı. Gözaltı ya da tutuklama sonrası adli kontrolle serbest bırakılanların sayısı 83 bini buluyor. Bugüne kadar yaklaşık 85 bin 500 kişi de tutuklanarak cezaevine girdi.”(www.yazaroku.com/guncel/nedim-sener/24-08-2018/fetonun-devletle-mucadelesi/1287979.aspx) “Tutukluların 7 bin 444’ü eski asker, 8 bin 628’i polis, 25’i vali, 75’i vali yardımcısı, 117’si kaymakam. Eski Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, HSK üyeleri dahil 2 bin 302 tutuklu hakim ve savcı var. İçişleri Bakanlığı bünyesinde görevli toplam 38 bin 56 kişi ihraç edildi. Yine Milli Eğitim Bakanlığı’nda 34 bin 393, TSK’da (150 si general-amiral) 14 bin 633, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda 4 bin 836 kişi meslekten çıkarıldı.” (http://www.diken.com.tr/feto-bilancosu-50-bin-tutuklu-105-bin-sanik-9-bin-firari-109-bin-issiz/) Uluslararası olanlar dışında KHK’larla kapatılan Cemaat kurumları; “15 üniversite, 3 haber ajansı, 16 TV kanalı, 23 radyo kanalı, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım şirketi, 19 sendika, 934 öğretim kurumu, 109 yurt, 104 vakıf, 1125 dernek ve TMSF tarafından el konulan 999 şirket.” (http://www.karar.com/gundem/iste-kapatilan-feto-kurumlari-tam-liste)

Gülen Cemaati’nin Neo-Con’un denetimine girmesi; hızla uluslararası bir güç haline gelmesini sağlarken, ülke içinde kırk yıldır sürdürdüğü “iyi geçinerek devlete sızma” politikası, yerini saldırgan bir kadrolaşma ve statükoyla aktif mücadele konseptine bıraktı. Devlet kurumlarında ve özellikle yargıda ve emniyette belirleyici güce ulaştığını düşündüklerinde bu konsepti hayata geçirmeye giriştiler. 2007 Haziran ayında Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla Ergenekon soruşturması başlatıldı. Böylelikle paşalık kurumunun geriletilmesi ve Cemaatin ordunun üst komutasını yarı yarıya ele geçirip paralel devlet yapılanması seviyesine gelmesi ve nihayetinde 15 Temmuz 2016’daki hesaplaşmayla son bulacak çatışma dönemini başlatmış oldular.

2007 Kasım ayında Bush-Erdoğan görüşmesinde darbeci eğilimlerin ve onunla birlikte Gladio’nun tasfiyesi kararlaştırıldı. Gazeteci Fehmi Koru, Yeni Şafak’ta 1 Şubat 2008 tarihinde yazdığı köşe yazısında, “Oval Ofiste yapılan görüşmede, Başkan Bush’un TSK’ne yönelik operasyonlar için Başbakan ile beraber düğmeye bastığını” yazacaktı. Haziran’da başlayan soruşturmalar Kasım’dan sonra yaygın operasyonlara dönüştü. Aynı günlerde belirlenen konsept çerçevesinde Taraf gazetesi yayına başladı.

2007 Nisan ayında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük yayımladığı “E-muhtıra”ya, hükümet sert bir dille yanıt verdi. Temmuz ayında yapılacak seçimler öncesi hükümete muazzam bir siyasi meşruiyet kazandıran e-muhtıra AKP’nin genel seçimlerde rekor bir seviyeyle % 46,5 oy almasını sağladı. Ağustos ayında Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu.

2007 Mayıs ayında “mezara kadar sır kalacak” dedikleri Erdoğan ve Büyükanıt’ın Dolmabahçe görüşmesi yapıldı. CHP Genel Başkanı Baykal, sonraki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a da aktarılmayan konunun “devlete intikal ettirilmesi gerektiğini” vurgulayarak “Orada tarihi bir viraj alındığı anlaşılıyor, tarihi bir görüşme gerçekleştirildiği anlaşılıyor. Bir yeni yol haritasının çizildiği görülüyor. Bunun devlete yansıtılması, Genelkurmay’a, Başbakanlık’a, devletin arşivine yansıtılması engellenebilir mi?” dediği (https://www.sondakika.com/haber/haber-dolmabahce-gorusmesi-gizli-kalamaz/) Erdoğan-Büyükanıt görüşmesine dair çok fazla spekülasyon yapıldı. Ordu üst komutasına dönük operasyonlara Genelkurmay Başkanının sessiz kalması nedeniyle Büyükanıt’ın teslim alındığı söylendi. Tam tersi açıklama da eski başbakan danışmanından geldi “Büyükanıt o gün bu cemaatin devlet, emniyet, istihbarat ve ordu içinde ulaşmış oldukları tehlikeli noktayı Erdoğan’a haber verdi ve ikna etti.” (http://www.internethaber.com/basdanismandan-yasar-buyukanit-ve-dolmabahce-ifsasi-1755933h.htm)

Sır olarak tutuldu, çünkü taraf değiştirme karşılıklıydı. Büyükanıt askere dönük operasyonlara yol verirken, Erdoğan da Cemaat’in tasfiyesi planında anlaşacaktı. Devletin yeni güç merkezini oluşturacak klikler hükümeti yanlarına çekmiş ve siyasal alanı güvenceye almış oldular. Partisinden habersiz ittifaka giren ve kendi “hicret”ini yapan Erdoğan ise; arkasına aldığı bu destekle dokunulmazlık kazanacak ve hem statükoyu hem de en güçlü rakibinin tasfiyesini sağlamış olacaktı. Nitekim bu anlaşmanın içeriğine kanıt olacak belirtiler arka arkaya geldi.

Dolmabahçe görüşmesi için Cemaatçi Fuat Avni; “Erdoğan derin devletle anlaştı” diyecekti.

Erdoğan 2008 İzmir konuşmasında ilk kez Cemaati karşısına alarak; “dershaneler için açık söylüyorum bu bir garabet. Bunlar aşılacak inşallah ama milletçe buna karşı mücadeleyi de vermemiz gerekiyor. Belki bu, birilerinin çıkarına, menfaatine ters düşebilir.” dedi.

2008 Temmuz ayında Hurşit Tolon ve üst düzey komutanlar gözaltına alındı.

2008 Ağustos ayında AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası görüldü. Büyükanıt’ın atadığı asker üye Serdar Özgüldür’ün karşı oyuyla AKP kapatılmaktan kurtuldu.

2008 Ağustos: Hrant Dink’in katledilmesiyle ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu üyeleri istihbarattan sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Cemaatçi Ali Fuat Yılmazer’le görüşmelerinde “başbakana söyleyin bununla uğraşacağına Ergenekon soruşturmasıyla uğraşsın” dediğini aktarıyorlardı,

2009: Cemaat bir yandan askere dönük operasyonları hızlandırırken, diğer yandan MİT tarafından yürütülen Oslo görüşmelerini boşa düşürmek için binlerce Kürt siyasetçisinin gözaltına alınacağı KCK operasyonlarını başlattı.

2009: Habur’dan giriş yapan barış elçileri aynı yıl tutuklandı.

2010: MİT’in İslami örgütler raporunda ilk kez Fethullah Gülen Cemaati yer aldı.

Emniyet ve emniyet istihbaratın tümüne, yargının yarısından çoğuna, ordunun generaller seviyesinde yarısına hakim olan Cemaat’in fazla etkili olamadığı devlet kurumların içinde MİT ve ÖKK bulunuyordu. Karşı hamleler de bunların üzerinden örgütlenecekti.

2011 genel seçimlerinde 80 vekil isteyen ve Yüksek Askeri Şura toplantılarında atama bekleyen Cemaat’in talepleri karşılanmadı.

2011: Cemaat’in emniyetteki en etkili ismi Ali Fuat Yılmazer görevden alındı. Hüseyin Gülerce ve Mehmet Baransu’nun Erdoğan’ı açıktan eleştiren yazıları yayımlandı.

2011 yılında Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve Kara, Deniz, Hava kuvvet komutanları istifa etti. İstifa etmeyen ve Genelkurmay Başkanı olacak Necdet Özel Cemaat’in etkisine girdi.

2012 Ocak ayında İlker Başbuğ, 2013 Ağustos’unda Tuncer Kılınç tutuklandı. Cemaat askere dönük sansasyonel operasyonlarla gövde gösterisi yapıyor ve siyaseti yönlendirmeye çalışıyordu.

Paralel devlet konumundaki Cemaat; askeri bürokrasinin büyük oranda tasfiyesinin gerçekleşmesinden sonra, karşıt güçlerin siyasi ve operasyonel merkezlerine yöneldi. Böylelikle 2007’den beri alttan alta yürüyen gerilim açık çatışmaya dönüştü. Önce 2012 Şubat’ında MİT müsteşarını gözaltına alma girişiminde bulunuldu. Özel Kuvvetlerin koruması nedeniyle başaramadılar. Ardından 2013 17-25 Aralık operasyonuyla Erdoğan’a müdahaleye karar verildi. Mart’ta yapılacak seçim öncesi bu operasyonla oyların düşürülmesi ve hükümetin istifası hedefleniyordu. Fakat beklenen sonuç alınamadı.

2014 ve 2015 yıllarında Cemaat’e karşı yargı ve emniyette kapsamlı tasfiyeler yürütüldü. Gülen hakkında kırmızı bültenle yakalama kararı çıkarıldı.15 Temmuz 2016’ya kadar Cemaat’in güçleri istikrarlı olarak darbelendi ve kalkışmaya zorlandılar. Tüm hazırlıkları yapılmış karşı darbe ile dünyada örneği az görülür bir toplu tasfiyeyle Cemaat’in kırk yıllık birikimi yerle bir edildi.

Neden sonuç alamadılar?

Demokratik mücadele değil, saray darbesiyle iktidar olma peşindeydiler. Bu nedenle Cemaat’in kitle tabanı bile en ufak bir sahiplenme, direnme belirtisi göstermedi. Hükümet gücü ellerinde değildi. Karşıt güçler MİT ve ÖKK çok daha köklü bir örgütlenmeye sahipti. 2002’den itibaren devletin yeniden yapılandırılmasına hazırlanmışlardı ve Erdoğan esas olarak bu iradeye dayanıyordu. Yolsuzluk suçlamalarına rağmen sarsılmadı. Diğer yandan ordunun alt kademesi hem geleneksel statükoya hem Cemaat’e karşıydı. Darbe öncesi mevcudu 130 bin olan subay-astsubaydan, sadece 15 bini Cemaat’le ilişkili soruşturuldu. General düzeyinde ise; 360 generalin 150′ si yargılandı. Yani Cemaat sadece üst komutada söz sahibi olabilmişti. ABD’nin tavrı bakımından; Neo-Con’ların etkili olduğu CIA; Cemaat’i destekler ve yönlendirirken, Pentagon daha farklı bir çizgide duruyordu. Bu farklı eğilimler ordunun merkezi konumunu ve paşalık kurumunu tasfiye etme sınırında uzlaşmış olabilirler. Destek ve güç yetersizliğine rağmen darbeye girişmek; bir yanıyla 2013’te Mısır’daki Sisi darbesinin başarısından alınan cesaretin ürünüdür. Diğer yanıyla YAŞ toplantısında daha zayıf bir konuma itilecekleri öngörüsüyle “ya şimdi ya hiç” ikilemine girmiş olmalarıdır. Ayrıca önde gelen emperyalist güçler darbenin yanında olmadıkları gibi, darbenin önlenmesi yönünde hükümete kimi kritik destekler verdikleri biliniyor.

Daha temel neden ise stratejik yönelişlerle ilgilidir. Cemaat ve arkasındaki darbeye zorlayan güçler; ’50’lerden beri süregelen NATO’culuğun yeniden ihyasını ve ABD-İsrail stratejik hattının derinleştirilmesini istiyorlardı. Darbe girişimi yapanların kendilerine verdikleri “Yurtta Sulh Cihanda Sulh Konseyi” ismi tam da Türkiye’nin eski konumunu tarif ediyordu. Oysa güç dengeleri çok değişmişti. Devlet içinde baskın olan eğilimler ve finans kapitalin kimi kesimleri ABD ile böylesi bir ilişki yerine; emperyalist güçler arasında dengeyi istismar eden, genleşen ekonomi ve ulaşılan askeri gücün karşılığı olarak İran gibi bölgesel bir güç olabilmek peşindeydi. Kazananlar da onlar oldu.

3.2. AKP’nin rolü

Geleneksel olarak yüzde 10-15 düzeyinde bir oy oranına sahip Siyasal İslam çizgisinin, iktidar olması ve 15 yıl yüzde 40’ların üzerinde bir oy seviyesiyle tutunabilmesinin; temsilcisi olduğu tekel dışı sermayenin hızlı yükselişiyle dolaysız ilişkisi vardır. Refah Partisi’ni de iktidara taşıyan bu yükseliş; 28 Şubat’la kesintiye uğratıldı. Refah Partisi kapatıldı ve ekonomik dayanakları büyük oranda darbelendi.

Siyasal İslam’ın “bin yıllığına” geri püskürtülmesinden sonra, 5 yıl geçmeden AKP’nin birinci parti olarak iktidara gelmesini sağlayan yeşil sermayenin yükselişinden daha önemli neden ise; 90’ların sonuna doğru iktisadi ve siyasi krizlerin ANAP, DYP gibi merkez partilerini çözmesi ve burjuva siyaset merkezini enkaza çevirmiş olmasıdır. Çözülen merkez sağ partilere alternatif olabilecek CHP ise; Baykal ve parti yönetimi eliyle Genelkurmay çizgisine bağlandığı için statükonun kaderini paylaşacak ve girdiği laiklik-dincilik ikilemiyle tersten AKP’nin yükselişine katkı yapacaktı. ABD’nin ’99’da başlattığı girişimlerle siyasal İslam çizgisi, “muhafazakar demokrat” kimliğine sokularak merkeze çekildi ve iktidara aday yeni bir merkez partisi imal edildi. (www.t24.com.tr/haber/abdurrahman-dilipak-akpnin-abd-ingiltere-ve-israilin-destegiyle-kuruldugunu-soyledi,280678) AKP’nin aldığı oylar ABD projesinin başarısını gösterecekti. “1999 seçimleriyle karşılaştırıldığında, FP’ye oy verenlerin yüzde 69’nun, MHP’ye oy verenlerin yüzde 38’nin, ANAP’a oy verenlerin yüzde 28’inin, DYP’ye oy verenlerin yüzde 21’nin, DSP’ye oy verenlerin yüzde 14’ünün, 2002’deki seçimde AK Parti’ye oy verdiği” kamuoyu araştırmalarına yansıdı.

İlk beş yılında gösterdiği başarılı performans AKP’yi 2004 yerel seçimlerinde % 42, 2007 genel seçimlerinde ise % 46,5 oy seviyesine taşıdı. AKP’nin iktidardaki başarısı; neoliberal politikaları kendinden öncekileri kat kat aşan bir tarzda uygular ve sermayenin önünü açarken, kitleleri manipüle etmenin ve politikalarına itaat ettirmenin etkili metotlarını geliştirebilmesinden geliyordu. Fakat ekonomiyi ve toplumu yönetme konusundaki tüm başarısına rağmen AKP’nin devletle ilişkisi onun geleceğini belirleyecek esas unsur oldu.

3.2.1. Neoliberal yıkım ve “himmet” ilişkisi

2001 büyük krizinin bedellerini halka ödeten Kemal Derviş ve IMF politikaları; hükümetinin ilk yıllarında AKP’ye geniş bir hareket alanı sağladı. Yüksek faiz-düşük kur uygulamasıyla her yıl 30 milyar dolar sıcak para girişi, önceki yirmi yılda yapılan özelleştirmelerin iki katından fazlasının 2005-2006 yıllarında gerçekleştirilmesi, AKP’nin ilk beş yılında ortalama % 7,3 büyüme oranı tutturmasını sağladı. 2002 ‘de 36 milyar dolar olan ihracat 2008’de 136 milyar dolara, GSMH ise 231 milyar dolardan, 2008’de 750 milyar dolara çıktı. AKP’nin neoliberal politikaları nitelik sıçratarak yürütmesi, tekel dışı sermayeyi hızla yukarılara tırmandırırken, finans kapital gruplarının da aynı dönemde ortalama 3 kat büyümesini sağladı.

Sermayenin önünü böylesine açan AKP’nin daha önemli marifeti ise; yaptığı düzenlemelerle işçi sınıfını reel olarak yoksullaştırmasına rağmen, siyasi olarak oy tabanına dönüştürme becerisiydi.

TÜİK verilerine göre 2000 ve 2007 arasında istihdam bir milyon artarken, ücretli ve yevmiyeli toplamı 10,5 milyon kişiden, 13 milyon kişiye çıktı. Bu yükseliş kırda mülksüzleşenlerin kente göçü ve yoksullaşmış ücretsiz aile işçilerinin özellikle kamusal alana türban vizesiyle çıkabilen kadın emeğinin genişleyen hizmet sektörüne katılımıyla gerçekleşti. 2003’te iş kanununun değiştirilmesiyle esnekleşme, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma uygulamaları devreye sokuldu. İşçilerin toplu sözleşme yapabilenleri kamu ve özelde toplam %7,3, sadece özelde ise %5,5 düzeyine düştü. Çalışanların yarısından fazlası kayıt dışıdır ve tarımda 1995’te % 70 olan oran, 2006’da %52’ye inerken; tarım dışı alanda %29,9’dan, %48’e çıkmıştır. DİSK’in verilerine göre reel asgari ücretin milli gelire oranı 2004’te 100 iken 2011’de 73,3’e 2017’de 69,5’e geriledi. Aynı gerileme emekli aylıklarında yaşandı. Vergi yükü de büyük oranda emekli ve ücretlinin sırtına yıkıldı. 1990 yılında doğrudan alınan vergiler yüzde 52, dolaylı vergi yüzde 48 iken, 2017 yılında bu oran 35’e 65 seviyesine yükseldi. Örgütsüz ve kayıt dışı çalışan yoksullaştırılmış işçi ancak borçla yaşamını sürdürebilmektedir. Muazzam seviyelere çıkartılan borçlandırma aynı zamanda işçi sınıfını teslim almanın bir aracı olarak işlev gördü. 2003-2013 arası hane halkı borçlarının milli gelire oranı % 3’ten % 23,8’e, harcanabilir gelirine oranı ise % 7,5’ten, % 55,2’ye çıktı. Konut kredileri dışta bırakıldığı koşulda bile toplumun yüzde 70’i borçlu kategorisindedir.

Neoliberal politikaların ölçüsüzce sınıfa saldırısının ağır tablosu en bariz iş cinayetleri istatistiklerinde ortaya çıkmaktadır. 2003-2016 arasında iş kazalarında resmi verilere göre bildirim yapılan ölüm sayısı 15 bin 330 iken, bildirilmemiş ama ölüm geliri bağlanan vaka sayısı 28 bin 195’tir. Bu seviyeyle Türkiye kapitalizmi dünyada 3.  Avrupa’da 1. sırada bulunuyor.

Yapılan düzenlemelerle sistemli olarak yoksullaştırılan işçi sınıfı, aynı zamanda sosyal yardım adı altında himmet ilişkisi içine çekildi. Pervasızca uygulanan neoliberal politikalarla sosyal yardım arasında bir çelişki varmış gibi görünse de birbirini tamamlayan ve yeniden üreten karşılıklılık ilişkisi bulunuyor. AKP’nin özgün başarısı da bunları birlikte yürütebilmesindedir. Sosyal devletin ihtiyaç sahibine kör olan şahsileştirilmemiş yardım tarzı yerine, Refah Partisi döneminde denenmeye başlanmış himmet ilişkisi, AKP tarafından da devlet katına yükseltilmiş ve 2016 verilerine göre her 8 kişiden birinin yardım aldığı, muazzam bir toplumsal boyuta ulaştırılmıştır.

2016 yılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre; 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye; 22 milyar 499 milyon TL tutarında bakanlık üzerinden, diğer kurumlarla birlikte toplam 32 milyar TL sosyal yardım yapıldı. 2002’de GSYH’nin 0,5 oranında olan sosyal yardımlar, 2014’te 1,38 oranına yükseldi. Eğitim öğretim yardımından, yakacak gıda yardımlarına, engelli bakımından konut tadilat yardımlarına, yaşlı bakım yardımlarından askere gidenlerin ailelerine yardımlara kadar altmışa yakın başlık altındaki yardımlar; “Bütünleşik Sosyal Yardım Sistemi” ile 30 milyon kişinin tek bir veri tabanı altında toplandığı ve kurumlar arası veri paylaşımı yapan merkezden yürütülmektedir. Etkili bir siyaset ve oyları kapatma aracı olarak da kullanılan sosyal yardım mekanizması, AKP teşkilatları, belediyeler ve bakanlık verileriyle hane düzeyinde sınıflandırılmış yurttaşların seçmen davranışları, siyasal eğilimleri, etkin kökenleri gözetilerek yapılmaktadır. 2007 genel seçim sonrası 5 milyon yeşil kartın iptal edilmesi sözü edilen anlayışın pratik göstergelerinden birisidir.

AKP’nin siyasi prim topladığı, sağlık eğitim ve konut sektörlerinde de benzer tarzdaki sosyal destekler, vatandaşı müşteriye çevirirken sermayeye muazzam kaynak aktarılmasının araçları olmuştur. Avrupa ortalamasını geçtiğimiz ender verilerden birisi olarak, kişi başına sağlık harcamaları 2002 yılında 442 dolardan, 2012 yılında 984 dolara çıkmıştı. Kamu sağlık harcamaları ise 2002’de 18,7 milyar TL’den 2013 yılında 84,3 milyar TL’ye yükselmiş ve aynı dönemde kamu hastaneleri yüzde 10, üniversite hastaneleri yüzde 38, özel hastaneler ise yüzde 103 artmıştı. Eğitim ve konut sektöründeki sosyal destek görünümlü aktarım mekanizmaları da benzer nitelikteydi.

Neoliberal politikalar, kırda ve kentte mülksüzleştirmeyi hızlandırırken akrabalık ve aile içi geleneksel dayanışma ilişkilerini de büyük oranda çözdü. Bunların yerine ikame edilen himmet ilişkisi; aile içinde her bireye ayrı başlık altında verilen yardımlarla, birey ve devlet arasında dolaysız yeni bir ilişki tarzı üretti. Geleneksel bağlarından alamadığı desteği doğrudan devletten alması ve üstelik bunun siyasallaştırılmış ve kişiselleştirilmiş bir tarzda yapılmasının birey üzerinde ideolojik sonuçları oldu. Devlet fetişizminin ve milliyetçiliğin bu denli artışında, “velinimet devlet” rolünün özgün bir yeri vardır. Yoksulluk arttıkça himmet yoluyla devlete, partiye, cemaate bağlanmanın da arttığı karşılıklı birbirini besleyen bir mekanizma kurulabilmesi AKP’nin özgün başarısıdır.

Kırdan kente göçün bugünkü ölçeklerde olduğu ’60’larda, geleneksel ilişkileri çözülen kır yoksulları, kentte hızla proleterleşiyor ve dayanışma ilişkisini kaderini paylaştığı işçilerle, sendikasıyla, örgütlülüğü üzerinden kurabiliyordu. Geleneksel ideolojiler ve kimlikler yerini sınıfsal dünya görüşüne ve kimliklere bırakıyordu. Büyük kitle hareketleri, işçi sınıfının ideolojik hegemonyası ve ileri hak kazanımları bu hızlı proleterleşme temeline dayanmıştı. Yaygın fabrika üretiminin tasfiyesiyle 90’lardan sonra büyük göçlerle gelen kır yoksulları ise; sınıf dayanışmasından yoksun, kayıtsız güvencesiz küçük işletmelerin hakim olduğu hizmet sektöründe çalışmak zorunda kaldılar. Geleneksel ideolojileri ve kimlikleri önceki kuşaklar gibi modern sınıf olma yönünde değişemedi, aksine kapatıldıkları cemaatlerde yeniden üretildi ve himmet yoluyla AKP’nin siyasi tabanına dönüştürüldüler.

3.2.2. AKP’nin dönüşümü ve devlete eklemlenmesi

Kendi ölçüsünde bir sosyal harekete ve siyasal İslam’ın tarihsel kadro birikimine dayanan AKP’nin ilk yıllarındaki yönetimi; Erdoğan’ın ağırlığının olduğu fakat uzun yılların sınanmış ilişkileriyle birbirine bağlı ekipler ve yükselişin etkisiyle devşirilen liberal kadrolarca yürütülüyordu. Aynı dönemin ekonomi ve siyasetteki başarıları, AKP öncesinde başlayan AB uyum yasaları çerçevesinde atılan kimi demokratik adımlar ve statükoyla mücadele liberal kesimleri de kapsayan geniş bir politik etki alanı yarattı. Bu kesimlerin katkıları ve beklentileri, tabanla etkileşimin canlı olduğu AKP’nin çıraklık döneminde görece çok seslilikten söz edilebilirdi.

Fakat çıraklıktan ustalığa geçiş için AKP’nin devletle ilişkiler sınavına girmesi gerekiyordu ve bu sınav liberal kesimin beklediği gibi sonuçlanmayacaktı. 2007 genel seçimlerinden önce Erdoğan’ın  partisinden habersiz devlet klikleriyle geliştirdiği ittifak AKP’yi en tepeden başlayan bir dönüşümün içine soktu. Bu ilişki Erdoğan’ı partide ve siyasette tek adam yaparken, AKP’yi de iktidardayken en çok yöneticisi tasfiye edilmiş ve politik çizgisi değiştirilmiş parti konumuna getirdi. Bu dönüşümün en özlü göstergesi Erdoğan’ın her fırsatta kullandığı; Mısır’da Müslüman Kardeşlerin sembolü olarak bilinen “Rabia” işaretinin, 28 Şubat Genelkurmay bildirilerindeki “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan” söylemine, oradan da giderek “kurt işaretine” evrilmesiydi.

Bu dönüşüme paralel olarak AKP içinde karar mekanizmaları adım adım Erdoğan’ın tekelinde toplandı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek gibi kurucu kadrolar ve partinin ağır topları teker teker parti protokolünün dışına itildi. AKP’nin kuruluşunun 16. yılında gösterilen sinevizyona “bu partiye en çok benim emeğim geçti, tek resmim bile yok” diye isyan eden Bülent Arınç’ın durumu; AKP’nin artık kendi kurduğu partisi olmadığını ve parti tarihinin de ele geçirenler tarafından yeniden yazıldığını gösteren en iyi örnektir. AKP bu kapsamda değişirken tabanı da politik olarak “ümmetten millete”, dindarlıktan şovenist milliyetçiliğe dönüştürüldü.

2007 sonrası tedrici ilerleyen AKP’deki değişim özellikle 2012 – 2013’teki Cemaat’in operasyonlarından sonra hızla derinleşti ve 15 Temmuz sonrası FETÖ’cülüğün demoklesin kılıcı gibi sallandırıldığı koşullarda her düzeyde tasfiye ve sindirme yapılarak tek adam partisine sıçratıldı. “İktidar zehirlenmesi” de denilen bu dönüşüm esasta AKP’nin devletleşmesiydi ve parti yönetim tarzını belirlediği gibi politikalarını da tümüyle belirleyecekti.

Seçim kazanmış Davutoğlu’nun başbakanlıktan indirilmesi AKP’nin parti vasfını ne derece yitirdiğinin göstergesiydi. Davutoğlu’nun 7 Haziran sonrası MHP yerine CHP ile koalisyon kurmak istemesi, Kürt sorununda demokratik çözüm arayışı olarak yapılan Dolmabahçe zirvesi, başkanlık konusuna mesafeli durması, Suriye savaşında barışçı politika izleme çabası; yani devletin stratejik yönelişlerinin tümüyle çelişkiye girmesi, apar topar indirilmesinin gerekçeleri olacaktı. AKP’nin 50 üyeli MKYK’sının 48’inin oyuyla atama yetkisinin elinden alınması üzerine Davutoğlu istifa etmek zorunda bırakıldı. Devletin sürece müdahalelerinin en çarpıcı örneklerinden birisi de başkanlık seçiminde Abdullah Gül’ün bahçesine helikopterle inen Genelkurmay Başkanı ve MİT Başkanı’nın ikna operasyonudur.

Yaşananlar “AKP’nin devleti ele geçirmesine” değil, “devletin AKP’yi ele geçirdiğine” daha fazla kanıt olmaktadır.

Son günlerde tarikatlara dönük operasyonlarda yeniden tartışılmaya başlayan AKP’nin dönüşümüne dair Yeni Şafak yazarı Akif Emre; “Bugünlerde kaba bir şekilde gündeme gelen İslamcıların tasfiyesi anlamındaki söylemler, yeni dönem siyasetinin ne yönde şekilleneceğinin işaretleri olarak okunmalıdır. Burada tasfiyesi söz konusu olan İslamcılardan çok İslamcılık olarak tanımlanan uygulama ve siyasetin tasfiyesi de kastediliyor olabilir. Muhtemeldir ki devlet denilen aygıt kendi mecrasında stratejik tercihleri doğrultusunda, İslamcıların muhafazakarlaştığı, muhafazakarların sistemle barışma kıvamına geldiği siyasal ortamı yeterli görmüş olabilir. Geriye kalan ise yeterince uyum sağlayamayan muhalif tiplerin tasfiyesi ya da piyasa şartlarına entegre edilmesidir.” diyecekti. (https://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/ne-soyledigi-onemli-2037467) Mahcupyan daha özlü ifade ediyordu; “Bariz neden AK Parti’nin almış gözüktüğü iki temel karar… Parti içinde gücün tek elde toplanmasının ve partinin ‘devletle’ bir tür koalisyon içinde kendisine yeni bir sosyolojik taban oluşturmasının arifesinde olunması… Yani hem açık tartışmanın ve fikrin bizatihi öneminin azaldığı, hem de devlete karşı sivilliğin taşıyıcısı olmak bir yana, doğrudan devlete eklemlenmiş bir siyasi harekete dönüşme arzusu.” (http://m.t24.com.tr/haber/mahcupyan-pelikancilik-ak-partiyi-kontrolu-altina-almaya-talip-islamcilardan-kurtulmasi-gerekiyor,402790)

Bu tespitler doğrudur fakat en az on yıl gecikmeli yapılmaktadır.

Kişiler tarihin akışında kimi zaman son derece kritik roller üstlenebilir. Eğer devletin reorganizasyonunda bir kişi boyutundan söz edilecekse tartışmasız ki görünenlerin içinde Erdoğan ilk ve en çok role sahip konumundadır. “Yeni devletin” kurucularının içindedir ve vitrininde durmaktadır. Seçmenlerin üçte biri üzerindeki tartışmasız etkisi, pragmatizmi ve ittifaklarını “hızlı değiştirme” yeteneği, devlet bakımından bulunmaz bir siyasi aktör pozisyonuna yükselmesinin gerekçeleridir.

Ancak 30 yıllık çok boyutlu bir dönüşümü kişiyle açıklamak ve sistemin kaderini tek kişiye bağlaması propagandif kolaylığı dışında karşılığı olmayan bir yaklaşımdır ve bu “cambaza bak” yaklaşımın demokrasi mücadelesinde çok uzun süredir darlaştırıcı bir etki yarattığı görülebilmelidir.

Başkanlık seçiminden sonra AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan “şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Erdoğan’dır” sözüne, Devlet Bahçeli sert tepki göstererek “Türk devletini yıkacak daha anasından doğmadı …başkanlık sistemiyle cumhuriyetin üçüncü dönemine geçtik” diyecekti. Bakan Soylu’nun tüm kamu kurumlarına resmini astırmasıyla Erdoğan; Mustafa Kemal gibi “Atatürk” ya da İsmet İnönü gibi “milli şef” olabilir mi? Yeni devlet; başkan yaptığını “reis” payesine yükseltip üçüncü lideri ilan eder mi? Bu soruya en dikkate değer cevap Bahçeli’nin cezaevinde sıkça ziyaret ettiği ülkücü mafya lideri Çakıcı’dan gelecekti. “Kasımpaşa’da doğan Rize Potamya asıllı sayın Recep Tayyip Erdoğan unutma! Sen yolcusun ülkücüler hancıdır”. Elbette Çakıcı’nın değil arkasındaki zihniyetin ne düşündüğü bakımından bu ifadeler önemlidir. Devletin yeniden kuruluşunda en çok söz sahibi olan anlayışın bakış açısı budur. “Devletin bekasına” zarar vermeye başladığı anda Erdoğan’ın arkasındaki desteğin çekileceği ve daha ötesi bu durumun sistemin imaj tazelemesinde bir fırsata dönüştürüleceğini öngörmek hatalı olmayacaktır.

3.2.3. Türk- İslam sentezinin devlet ideolojisi haline getirilmesi

İlk kez ’73 yılında Aydınlar Ocağı’nın ortaya attığı, teorik kökleri Alman ve İtalyan faşizmine dayanan Türk-İslam senteziyle; “milli şuur ve kültürü geliştirmek suretiyle Türk milliyetçiliği fikrini yaymak” amaçlanıyordu. Kemalizm de aynı kaynaktan esinlenerek yekpare bir ulus yaratma amacıyla “Türk Tarih tezi” geliştirmiş fakat faşizmin yenilgisinin ardından bu teori unutulup gitmişti. “Muasır medeniyet” anlayışının içi ise; Kemalizm’e esin kaynağı olan Alman modernizmi tarafından değil İkinci Dünya Savaşının galibi Amerikan hayat tarzı ve kültürü ile doldurulacaktı. Türk-İslam sentezi bir yanıyla 1950 sonrası gelişen “batı kültürüne” karşı bir tepki olarak da ortaya çıktı.

1980 darbesine kadar dinci- milliyetçi kesimlerin iç tartışmaları sınırında kalan Türk-İslam sentezi; 12 Eylül sonrası solun ideolojik hegemonyasını kırmak, politik, inançsal ve etnik açıdan çeşitlilik arzeden toplumu “devletin birliği milletin bölünmez bütünlüğü” parantezine almak isteyen darbecilerin dönemsel ihtiyacıyla üst üste düştü. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu ve Devlet Planlama Teşkilatı üzerinden devlet politikalarına dönüştürülerek hızla büyütüldü ve etki alanı genişledi.

Solun ideolojik yükselişi, Kürt aydınlanması ve İslamcı kesimleri kapsama konularında yetersiz kalan Kemalizm ise; devlet katında varlığını bir kabuk olarak sürdürürken, Türk-İslam sentezi bizzat devlet eliyle topluma enjekte edildi. Kemalizm ve Türk-İslam sentezi arasında bir çelişki olduğu kadar; “devlet millet birliği”, “devletin bekası”, kültürel milliyetçilik ve demokrasi karşıtlığı gibi başlıklarda bir ideolojik politik ortaklık da bulunmaktadır. Her ikisi de “dış ve iç mihraklar tarafından bölünmemiş” toplum üzerinden “muasır medeniyete” ulaşmayı öngörür, fakat Türk- İslam sentezi bunu “batı kültürü” yerine din ve milliyetçiliğin iç içe sokulduğu “milli kültür” kavramı üzerinden yapmak ister. Devletin “beka sorunu” ve ideolojik ihtiyacı bir ortak nokta yaratır; Türk-İslam sentezi ideologlarının “İslam olmadan Türklük olmazdı” görüşleri kırpılarak ümmet yerine milleti koyarken, Kemalizm’in temsilcileri de dinin “milli kültür” ün içine yedirilmesine özellikle Kürt aydınlanmasını din potasında eritmek için göz yumar. Kemalizm’in “ulusal bilinci” kolaylıkla yerini Türk- İslam sentezinin “milli şuur” una bırakır.

20 yıl boyunca okullarda Türk-İslam sentezinin okutulmasını zorlayan ve AKP iktidarının ideolojik alt yapısını biriktiren statükonun, siyasal İslam’la gerilimi ideolojik olmaktan çok politik niteliktedir. Diğer yandan kısa bir dönem demokrasi, çoğulculuk, “ümmet kardeşliği”, “milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı” söylemlerinden sonra; “milli görüşçü” AKP’nin hızla devletleşmesinin altında yine bu ortak ideolojik altyapı ve geçişkenlik yatmaktadır.

AKP iktidarı döneminde Kemalizm’in kalan kabuğu da kırıldı ve Türk-İslam sentezi yeniden yapılandırılan ve daha sağa kaymış devletin ideolojisi haline getirildi. Yüzünü batıdan doğudaki talana çevirmiş Türkiye egemen sınıfları için; Ortadoğu’ya açılma ve bölgesel güç olma, Osmanlı’ya referans vererek hak iddia etme, çeşitlenen sermaye fraksiyonlarını bir arada tutma, iç ve dış savaşta kutsallıkla motivasyon yaratma ve ideolojik hegemonya kurmak için artık yeterli olmayan Kemalizm yerine Türk-İslam sentezi bayraklaştırıldı. Kemalizm’in bir yanı Anıtkabir’e daraltılırken, diğer yanı da Osmanlı’ya sündürülecekti. Mustafa Kemal’in “büyük taarruzunun” silikleşip yerini aynı güne denk gelen “Malazgirt zaferinin” büyük medya kampanyasıyla kutlanması sözü edilen sündürmenin ve yeni bir tarih yazımının göstergesi olmaktadır.

Türk-İslam sentezi; sermaye ve devletin iç içe girme sürecinin de etkisiyle; Osmanlı’dan beri değişmeyen “devletin bekası” amacı etrafında, ittihatçı ve itilafçı gelenekleri birleştirme hedefini de içermektedir. Devleti reorganize eden güçler; burjuva siyasi partilerin laiklik- dindarlık ikilemini aşan bir perspektifle sürece yön vermektedir. Bu nedenle tarikatlara operasyonla Cumhuriyet gazetesindeki dönüşüm aynı dönemde yaşanabilmektedir.

Kendisini tarihsel olarak devletin sahibi gören CHP ise; “cumhuriyet değerleri” üzerinden eski devleti çağıran ve dönüşümü görmeyen politik çizgisiyle; “beka” madalyonunun diğer yüzü olarak devlet ideolojisini yeniden üreten bir rol üstlenmektedir. “Kemalizm ve laikliğin düşünsel kalesi” Cumhuriyet gazetesindeki değişim “Cumhuriyet değerlerine” ihanet etmek değil; tam da geçmişteki gibi devlet çizgisine oturma, yeni dönemi kavrayıp saflarını netleştirmelerinin sonucudur. Başkanlık sisteminin ikili parti yapısında yerini İYİ Parti’ye kaptırmazsa, CHP de benzer bir dönüştürülmenin eşiğinde durmaktadır.

“Velinimet devlet” anlayışı üreten himmet ilişkisi; kitleler üzerinde hakim kılınmak istenen ideolojinin ekonomik payandasını ve örgütsüz işçi sınıfı ve emekçilerin devlete eklemlenmesinin aracını oluşturuyor. Sermaye sınıfları açısından ise; “güçlü devlet” talebi aynı ideolojinin burjuva katındaki karşılığıdır. Siyasal İslam’ın devletin reorganizasyonu sürecindeki en önemli rolü; Türk- İslam sentezinin devlet ideolojisi haline gelmesine, kitleselleşmesine ve hegemonya kurmasına başarıyla aracılık etmiş olmasıdır.

4. Alaturka Faşizm

Neoliberalizmin birinci dalgasında yeni sermaye birikim rejimi; kapitalizmin hemen her coğrafyasında devletin ekonomiden el çektirildiği düzenlemelerle devreye sokulmuştu. 90’lara gelindiğinde ise; baş gösteren krizleri ve tıkanıklıkları aşmak için devlet yeniden geri çağırıldı. Önce ekonomiyle ilgili devlet kurumları sermaye ile koordine edildi ve sermayenin kontrolüne devredildi. Ardından iktisadi metotlar krizi aşmaya yetmeyince bu kez devletin zor kullanma yönü işlevlendirildi. Çok sesliliği kaldıramayan kriz koşullarında; çeşitli sermaye fraksiyonlarını uzlaştırma zemini olan parlamento zayıflayıp güç kaybederken; yürütme alanı, yasama ve yargının aleyhine aşırı güçlendirildi ve “özerk”leşti. Krizin bedeline direnen işçi sınıfını ve sermaye kesimleri arasındaki gerilimleri bastırmak için, antidemokratik yasalarla güçlendirilmiş yürütmenin öne çıkışı, hemen her kapitalist ülkede yaşandı ve neoliberal otoriter devlet biçimini norm haline getirdi.

Türkiye’de bu norm; devletin yeniden yapılanmasındaki antidemokratik düzenlemelerin tümünü değil, sadece asgari sınırını oluşturdu. Brezilya, Hindistan, Polonya, Macaristan, Singapur gibi ülkelerde de farklı düzeylerde benzer eğilimler vardır, fakat Türkiye sözü edilen ülkelerin zayıf halkası olması nedeniyle otoriterleşme konusunda diğerlerine model olacak düzeyde ileri sıçradı. Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın 2014 tarihli bir konuşmasında “zamanımızın tanımlayıcı özelliğinin; ulusu rekabetçi hale getirebilecek devleti ve toplumsal örgütlenmeyi ortaya çıkarmaya yönelik bir yarış’’ olduğunu söylüyor ve “Singapur, Çin, Hindistan, Türkiye, Rusya gibi batılı olmayan, liberal demokrasiyi bırakın demokrasi dahi olamayan lakin buna rağmen uluslarını başarılı kılan’’ ülkeleri bu yarışın parlayan yıldızları olarak gösteriyordu.

Neoliberal otoriter devlet biçimleri her ülkenin kendi orjinalitesi içinde nihai şeklini alırken; Türkiye bu dönüşümü sömürgecilik pratiği, devraldığı devlet geleneğinin etkisi, emperyalist paylaşım mücadelelerinin iç cephesi olan coğrafyada bölgesel güç olma hedefi, sermayenin fraksiyonları arasındaki gerilimi ve nihayet içte-dışta sıcak savaş koşullarında gerçekleştirdi. Kürt savaşına eklenen, Suriye savaşı, 2013 Gezi isyanı, 7 Haziran seçim yenilgisinin ardından 2015 Kobane direnişleri, 2016 darbe girişimi ve zaten statükonun tasfiyesiyle zayıflamış ve klikler arasında iktidar mücadelesinin yıprattığı devlet gerçekliği nedenleriyle; neoliberal otoriter devlet biçimi ortalamasından çok daha antidemokratik bir yapıya sıçradı.

Dağılan paşalık kurumunun yerine geçen yeni güç merkezinin unsurları bellidir, fakat bu güçleri toplam olarak bir kavramla ifade etmenin zorlukları bulunuyor. Çok kullanılan derin devlet, Ergenekon, Kontrgerilla, Özel Harp vb. kavramlar mevcut yapıyı açıklamak bakımından parça parça bir gerçekliğe denk düşer, ama bütüne karşılık olmakta yetersizdir. Bunun nedeni 50’lerden bu yana devlette birden çok güç odağı olmasıydı. NATO sonrası ABD’nin ÖHD ve MİT üzerinde (70’lerin ortasına kadar maaşlarını verecek düzeyde) insiyatifi, ordunun geleneksel ağırlığı, polis ve JİTEM’in ayrı ayrı süreçlerde otonom yapılar olarak çalışması, kimi hükümetlerin mafyayla iş birliği halinde kendi istihbarat ve vurucu güçlerine sahip olması, Cemaat’in paralel devlet yapılanması ve tüm bunların tek tek veya iş birliği halinde yaptıkları illegal operasyonlar genellikle benzer kavramlar altında isimlendirildi. Yeni güç merkezi; özellikle 15 Temmuz sonrası devlet içindeki klikleri tasfiye ve biat ettirerek tekleştirmesi, devletin kurumlarını ve kadrolarını tepeden aşağı yeniden biçimlendiren ve reorganizasyonu tamamlayan irade olması nedeniyle “devlet” pozisyonuna yükselmiştir. Demirel’in 12 Eylül için söylediği meşhur söz gibi “derin devlet oldu devlet”.

Başkanlık sistemi; yürütmenin öne çıkması ve “özerk”leşmesi değil, statükonun ve paralel devlet yapılanmasının tasfiyesi üzerinden oluşturulan yeni güç merkeziyle “yürütmenin devletleşmesi” halidir. Anayasanın boşa düşürülmesi, parlamentonun işlevsizleştirilmesi, siyasi partilerin dizayn edilmesi, medyanın militanlaştırılması, her türlü demokratik örgütlenmenin baskı altına alınması, Türk-İslam ideolojisiyle toplumu dönüştürme dayatmaları ve sayılamayacak kadar çok antidemokratik uygulama, kurulan devlet biçiminin neoliberal otoriter devlet biçimi ortalamasından daha ileride faşizm tanımı içinde olduğunun göstergeleridir. Türk usulü başkanlık sistemi; 2014 “çöktürme planıyla” Kürt illerinde “kamu düzenini sağlama” adı altında pratikleştirilmiş ve 20 Temmuz karşı darbesiyle devlete tümüyle hakim olan bir tür “alaturka faşizmin” kurumsal ifadesi olmaktadır.

Faşizm tespiti konusunda her süreci kapsayan kesin bir tanım ve şablon bulunmuyor. Ernest Mandel’in; “Faşizm tarihi, aynı zamanda faşizmin teorik analizinin de tarihidir” ifadesi değişen olgularla tanımın da değiştiğine işaret etmektedir. Çevre ülkelerde sıradan görülen olağanüstü devlet biçimleri, artık merkez ülkelerin de gündemindedir. “Beyaz ırkçı” Trump yönetimi ve Avrupa’da hızla büyüyen faşist parti ve hareketler, “neofaşizm”, “post faşizm”, “neoliberal faşizm” gibi yeni kavramların siyasi literatüre hızla girmesine yol açtı.

Klasik faşizmden 80 yıl sonra olağanüstü gelişen kapasiteleriyle topluma nüfuz etmiş devlet gerçekliğinde, faşizmin analizi için klasik tespitlerle ve genellemelerle yetinmek olanaklı görünmüyor. Yeni bir dünya savaşının eşiğine basmış ve tarihinin en derin krizini yaşayan kapitalizmin ihtiyaç duyduğu olağanüstü devlet biçimlerinin, her bakımdan geçmişteki örnekleri çok aşma ihtimali olduğu açıktır. Güncel ve gelecek faşizmin ortak bir tanımına ulaşabilmek ve yürütülecek- aynı zamanda uluslararası olan- mücadelenin ihtiyaçları için; her ülkenin kendi özgünlükleriyle ele alınması ve faşizmin iktidarlaşma biçimlerinin anlaşılır kılınması son derece önemli olmaktadır. Yazıda kullanılan “Alaturka faşizm” kavramını da Türkiye’ye ait özgünlüklere işaret etme ve anlama çabası olarak değerlendirmek gerekir.

  • Faşist partinin tabandan yükselerek devleti ele geçirdiği Alman ve İtalyan örneklerinden farklı olarak alaturka faşizm; darbeci geleneği takip ederek yukarıdan aşağıya, klik çatışmalarında kazanılmış bir zaferin sonucu ve yürütmenin devletleşmesi biçiminde gelmiştir.  Mevcut rejimin siyasi dayanağı olan, tek adam yönetimi ve tabanı dönüştürmenin laboratuvarı olarak kullanılan AKP de aynı doğrultuda yukarıdan aşağıya devletleştirildi. Bütün bu süreç demokrasi güçleri tarafından; büyük oranda “askeri vesayetin geriletilmesi”, “AKP-Cemaat çatışması” ve “AKP’nin devleti ele geçirmesi” sınırında ele alındı. Salt AKP karşıtlığına indirgenmiş; “cumhuriyet değerleri” ya da “demokratik haklar” mücadelesi devlet içindeki iktidar mücadelelerine ilgisiz kalmaya yol açtı. Poulantzas’ın “Faşistleşme sürecinin karakteristiği, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi gittikçe iktisadi hak talepleri alanında sıkışıp kaldığı halde, burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaşının gittikçe siyasal bir karakter kazanmasıdır.” değerlendirmesi Türkiye’deki karşılığını; demokrasi güçleri “demokratik haklar” için mücadele alanına sıkışırken egemen sınıf kliklerinin “iktidar” mücadelesi yürütmesi olarak karşılık buldu.
  • Devletin yeniden yapılanma süreci bir kopuş olduğu kadar süreklilik taşımaktadır. Kurumlar arası hiyerarşi değiştirilmiş fakat eskisinden çok daha ileri bir merkezileşmeyle devletin restorasyonu tamamlanmıştır.  Sürekliliğin kökleri 12 Eylül’e, 12 Mart’a ve daha eskisi Kemalist iktidarın, İtalyan ve ardından Alman faşizmini örnek alarak hakim kıldığı 1924 sonrasına dayanıyor. Ulus devletçiliğin en uç yorumunun hayata geçirilmeye çalışıldığı, iktidarın parlamentodan alınıp tek adama verildiği, parti devlet iç içeliğinin olduğu, lider kültü, millet yaratma ve her türden muhalefetin zor yoluyla tasfiye edildiği dönem; bugünkü alaturka faşizmin örnek aldığı, devleti “fabrika ayarlarına” döndürecek “öze dönüşçü” modeli oluşturmaktadır.
  • Kürt halkının zorla asimilasyonu politikası; cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet aygıtının niteliğinin oluşmasında tayin edici bir etki yaratmıştır. “Devlet otoritesini” zor yoluyla kabul ettirme temel amacı; Kürt halkının siyasal, sosyal ve ekonomik gelişimi büyüdükçe, daha fazla baskıyı gerektiren ve giderek karşılanamaz seviyelere ulaşan bir çıkmaz yolun ağır toplumsal trajedilerle sürdürülmesi anlamına gelmiştir. Klasik örneklerinde olduğu gibi faşizm; yönetme bilgisini, kadro tipini, iç dokusunu, hukuk(suzluğ)unu ve şiddet kullanma pervasızlığını büyük oranda sömürgelerinde halklara karşı yürüttüğü politikalar sürecinde yapılandırmıştır. Klasik örneklerinde olduğu gibi; sömürgecilik faşizmin kuluçkasıdır ve hastalığın zayıflamış vücudu sarması gibi merkez ülkeye sirayet etmiştir. 90’lı yıllar boyunca benzer şekilde bölgede yürütülen kirli savaşın pratik uygulamalarının batıya yansımalarına şahit olduk. Gelinen noktada bu uygulamalara yapısal bir nitelik kazandırıldı. Alaturka faşizm, en kısa tanımlamayla sömürgeci yönetim tarzının yüzünü batıya çevirmesidir ve Kürt halkının acılarına duyarsız kalmasının ezen ulusa bedeli olmaktadır.
  • Klasik faşizmlerin aksine seçimler sürdürüldü fakat “devlet seçim kaybetmez” anlayışıyla 7 Haziran’dan bu yana tümüne sonuçlarını belirleyecek biçimde müdahale edildi ve parlamentonun işlevsizleştirilmesinden sonra  “seçme hakkı” da sınırlandırıldı. Teknolojik imkanlarla ve gelişmiş kamuoyu araştırma teknikleriyle kişi düzeyinde seçmen davranışının tespit edilebilmesi ve dijital kaydırmalarla seçim sonuçlarını önceden belirleyebilmek; faşizm koşullarında parlamentoyu kapatmayı ve seçimleri ortadan kaldırmayı zorunlu kılmıyor. Alaturka faşizm partiler ve parlamentoyu kapatmadan, üstelik Cemaatin siyasi ayağını da denetleyerek iktidarın el değiştirdiği özgün bir pratik sergileyebilmiştir.
  • Neoliberal otoriter devletlerde esas olan; sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimin otorite ile dengelenmesi, emeğin baskı altına alınması ve neoliberal politikaların pervasızca uygulanması alaturka faşizm için de geçerlidir. Fakat özgün olan; “şirket devlet” denilecek düzeyde sermaye ve devletin iç içe girdiği bir sürecin yaşanması ve bunun ekonominin kendi iç mekanizmalarıyla değil, devlet eliyle ve ekonomi dışı metotlarla yapılıyor olmasıdır. Sermaye hiyerarşisini de yeniden düzenleme inisiyatifi kazanmış alaturka faşizmin nihai olarak hizmet edeceği kesim tekelci sermaye hatta onun küçük bir azınlığıdır. Bu gerekçeyle yeşil sermayenin kimi gruplarını bu azınlığın içine çekmek için çeşitli kayırmalarla hızla tekelleştirmeye çalışırken, aynı mekanizmayla geriye kalanlarını pazar ve sermayelerini bir işsizlik dalgası yaratarak kaybedecekleri kriz cehennemine sürüklemektedir. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi siyasi tabanını eriten bir süreç işletmesi tümüyle neoliberalizmin hizmetinde olan günümüz faşizminin çelişkisidir.
  • Alaturka faşizm devletin reorganizasyonu sürecinde ender görülür çapta bir tasfiye dalgasıyla kurumları ve kadroları faşistleştirerek devletin dönüşümünü seçimler yoluyla geri döndürülemez düzeyde tamamlamıştır. Ancak devletin yukarıdan aşağı ele geçirilmesiyle toplumun dönüştürülmesi iki ayrı basamaktır. Erdoğan’ın “siyasiolarak iktidar olduk ama sosyal ve kültürel alanlarda iktidar değiliz” sözü bu ikinci basamağın geçilemediğinin ifadesidir. Klasik örneklerinde olduğu gibi faşizmin en ağır saldırıları ve yayılmacı yönelişleri, topluma karşı zaferini ilan ettiği aşamanın ardından geliyor. Alaturka faşizm kitle tabanı haline getirdiği milyonlara rağmen henüz bu aşamayı geçememiştir. AKP’nin iktidarda tutunabilme aracı olarak kullandığı kutuplaştırma politikası şimdi alaturka faşizmin “devletin bekaası milletin bölünmez bütünlüğü” etrafında toplumu yekpareleştirme isteğinin engeli haline gelmiştir.

Dinci-laik kutuplaşması olarak görünen ancak özüne bakıldığında; başta Kürt halk direnişi, Alevi tarihsel dinamiği, işçi sınıfı ve sol- sosyalist mücadele geleneği, seküler orta sınıfın yaşam tarzını koruma mücadelesi, kadınların direnişi ve dışlanmış sermaye kesimlerini ve çok boyutlu itirazlarını içeren toplum yapısının dönüştürülmesi ve itaat ettirilmesi o kadar kolay değildir. Orta-uzun vadede bu amaca ulaşılması için gereken rıza mekanizmaları; Diyanet İşleri , Milli Eğitim ve medya üzerinden geliştirilmeye çalışılıyor. Fakat kısa vadede ve toplumu dönüştürebilmenin ön koşulu olarak demokrasi güçlerinin sindirilmesi hedefleniyor. Cumartesi Annelerine, 3. Havalimanı işçilerine ve hukuk fakültesi dekanına yapılanlar gibi ölçüsüz ve sansasyonel saldırılarla  bir tür psikolojik harekat yapılırken, örgütlü güçlere dönük rutinleştirilmiş gözaltı dalgalarıyla etkisizleştirme ve sindirme politikası yürütülmektedir. Alaturka faşizmin nihai zaferini ilan etmesinde toplumun dönüşmemiş olması değil, demokrasi güçlerinin sinmemiş olması eşik noktasıdır.

Sonuç olarak Alaturka faşizmi; bir istisna olmaktan çok, özgün koşulları nedeniyle dünyadaki benzerlerinden daha ileri sıçramış neoliberal otoriter devlet biçimleri kategorisinde ele almak gerekir. Emperyalist merkezlerden dünyaya milliyetçilik, izolasyonist politikalar, askeri ve ticari savaş dalgaları yayıldıkça, faşizmler olağanüstü devlet biçimleri olmaktan çıkıp olağan hale gelmektedir. Bu açıdan “anormal” olanın kimi iktisadi siyasi krizlerle “normale” döneceği umudu, seçimle parlamenter sisteme geri dönülebileceği beklentisi, sözü edilen genel eğilim nedeniyle de gerçekçi değildir.

Başkan ve partisi; siyasal İslam’cı, laik sosyal demokrat veya ırkçı milliyetçi de olsa, yapıda değil usulde bir değişiklik yaratmaktan öteye gidemeyecektir. Kılıçdaroğlu dayandığı Alevi dinamiğinin basıncıyla parlamenter sisteme geri dönüleceğinden söz ediyor, fakat kampanyası boyunca bu konuda tek kelime etmeyen Muharrem İnce ve CHP yönetiminin büyük kesimi başkanlık sisteminin ikili parti yapısında yerini almaya hazır görünmektedir. Bu anlamıyla CHP’nin sistemde bir değişiklik yaratmasından çok kendisinin dönüştürülme tehlikesi bulunmaktadır. Muhalefetin diğer ayağında “tek vatan tek devlet” diyen Erdoğan’a “ne tek vatanı, tek devleti Türk vatanı Türk devleti” diye karşılık veren kirli savaş döneminin içişleri bakanı Meral Akşener ve İYİ parti durmaktadır.  AKP ve MHP’den çok ikili parti sisteminde CHP’nin yerine aday olacağı öngörülmelidir.

Neoliberal partilerle alaturka faşizme karşı mücadele yürütülemeyeceği gibi, tersi de mümkün değildir. Kaldı ki demokrasi güçlerinin burjuvazi katında ittifakı varsa bile tutarlı bir muhalefet iradesi oluşmadığı sürece bunun pratik karşılığı olmayacaktır.

AKP ve MHP ittifakında aralarında kimi oy kaymaları yaşanabilir; özellikle ilkinden ikincisine. Fakat her ikisini bir arada tutan güçlerin yıkıcı bir gelişme olmadığı sürece “Cumhur İttifakı”nı sürdürecekleri ve iki partinin çizgilerini birbirine daha fazla yaklaştıracakları beklenmelidir. Buna rağmen devletin aşırı derecede büyümesi toplumsal sorunların da kaçınılmaz olarak devletin içine taşınmasına ve iç geriliminin artırmasına neden oluyor. Merkezi iradenin zayıfladığı her durumda otonomlaşma eğilimleri, kurumlar arası çatışmalar aşırı merkezileşmenin mantıksal sonuçlarıdır. Alaturka faşizm iktidarda tutunma ve kalıcılaşma mücadelesi verirken kendi tabanını eriteceği iktisadi siyasi krizlerle birlikte bu gerçeklikle de boğuşmak zorundadır.

Önümüzdeki yerel seçimlerden sonra 4,5 yıl seçim ve yarattığı göreceli serbestlik ortamının bulunmadığı sert bir siyasi ortama geçiyoruz. Sol sosyalist devrimci güçler açısından mevcut koşulları 11 Eylül 1980 koşullarına benzetmek mümkündür. Demokrasi güçleriyle alaturka faşizmin  bilek güreşinin yapılacağı bu kritik dönemde Türkiye halklarının nasıl bir gelecekte yaşayacağı belirlenecektir.  Devletteki yeniden yapılanma kaçınılmaz olarak demokrasi güçlerinin de kısa veya uzun vadede kendiliğindenci ya da iradi olarak yeni bir muhtevaya kavuşmasına neden olacaktır. Politik ve pratik olarak neoliberal partilere eklemlenme içeren mevcut kutuplaşma cenderesi içinden çıkılması, muhalefeti yeniden tarif edecek bir duruş ve güçlerin yığılışı elbette onun çekirdeğini oluşturan sol sosyalist yapılardan gelebilir.

Sonuç;

30 yıllık süreci devletin dönüşümü ekseninden değerlendirmeye çalıştık. Statükonun çözülüp devletin  güç merkezinin kaydığını ve yeniden yapılandırmayla eskisine göre daha merkezileşmiş  düzeyde restore edildiğini, bu restorasyonun neoliberal otoriter devlet biçimleri ekseninde fakat devlet geleneği, bölge gerçeklikleri ve benzerlerinin en zayıf halkası  olması nedeniyle faşizme sıçradığını, sermayenin bileşimindeki değişim ve bölgedeki emperyalist paylaşım gerçekliği nedeniyle bölgesel  güç olma peşinde olduğunu ve devletle ilişkisinin yeni bir boyuta sıçradığını, toplumun devletin ve sermayenin hayallerine biat ettirilmek istendiğini, Türk-İslam sentezinin bu hedefin ideolojik ayağını oluşturduğunu, siyasal  İslam ile devletin ilişki ve çelişkilerinde aktörlerin rollerini ve her ikisinin de dönüşerek değiştiğini aktarmaya çalıştık.

Devletin doğduğu bu coğrafyada, devlet ve toplum arasındaki güç dağılımının genel eğilimi devlet güçlenirken toplumun güçsüzleşmesidir. Ancak bütün değişimlerin merkezi  olan toplumla, bunu sınırlamaya çalışan devlet arasında bir tez-antitez  ilişkisi de vardır. 1960’dan sonra 68 gençlik ve işçi hareketleri, 71’den sonra 78 devrimci yükselişi, 80’den sonra Kürt halk direnişi ve 89 Bahar eylemleri, 90’ların kirli savaşından sonra, kamu emekçileri, serhıldanlar, 2000’lerin AKP dönemlerine kadın hareketinin yükselişi, 1 Mayıs direnişleri 2013 Gezi isyanı ve 2015 7 Haziran’ı toplumun her etkiye  karşı tepki verdiği, her hamleye karşı hamle geliştirdiğini gösteren örneklerdir. İçinde bulunduğumuz zor süreç aynı zamanda alaturka faşizme toplumun vereceği tepkinin alttan alta mayalandığı süreçtir.

Ek; Kısa kronoloji

1989 Berlin Duvarının yıkılması

1990 Sovyetlerin çözülmesi

1990 Körfez savaşı

1992 Ağustos’unda orduda büyük reform manşetleriyle İsrail’le stratejik iş birliği anlaşması

1992 Azerbaycan darbe girişimi

1992 Özal’a suikast girişimi

1992 Doğan Güreş Genelkurmay başkanı

1992 Asker kökenli olan MİT müsteşarları yerini sivillere bırakıyor

1992 Özel Harp Dairesi Özel Kuvvetler Komutanlığı ismini alıyor.

1992 Baykal CHP genel başkanı

1992 Eşref Bitlis suikastı

1993 Çiller DYP genel başkanı

1993 Demirel cumhurbaşkanı

1993 Sonu ekonomik kriz

1994 TÜRKSAT uydusunun fırlatılması, uydu sahibi18 ülkeden birisi oluyor.

1995 -2005 arası 150 milyar dolarlık silah alımı öngörülüyor.

1996 Batı çalışma grubu kuruluyor Karadayı genelkurmay başkanı MGK siyaset belgesine irtica ekleniyor

1996 Susurluk olayı

1996 MİT kontra terör merkezi kuruluyor başına Mehmet Eymür geliyor Şenkal Atasagun zamanında lağvediliyor.

1997 Ocak ordu Demirel’e irtica brifingi veriyor

1997 Şubat Sincan’da tankların yürütülmesi

1997 28 Şubat darbesi

!997 21 Mayıs iktidardaki Refah Partisi’ne kapatma davası açılıyor

1997 31 Mayıs polisin orduyu dinlediği açığa çıkıyor, İçişleri bakanı Meral Akşener

1997 18 Haziran Çiller istifa ediyor. Erbakan’a verilmesi gereken yetki Mesut Yılmaz’a veriliyor

1997 Aralık Erdoğan’a okuduğu şiirden dolayı dava açılıyor

1999 Mart F. Gülen Amerika’ya gidiyor

2000 AB üyeliği görüşmeleri

2001 AKP kuruluyor

2001 sonbaharında Kıvrıkoğlu Hüsamettin Özkan’a Ecevit’in yerine gelmesini söylüyor. Ecevit istifa etmeyince H. Özkan 90 kadar milletvekiliyle partiden istifa ediyor

2001 Ecevit hükümeti düşürülüyor

2002 AKP iktidara geliyor

2002 MİT’e gelen Ergenekon ihbarı bir yıl bekletilip 2003’te genelkurmay başkanına bildiriyor.

2002-06 Hilmi Özkök genelkurmay başkanı

2003 Mart Baykal Erdoğan görüşmesiyle Erdoğan Siirt’ten vekil oluyor

2003 Mart 1 Mart tezkeresi meclisten geçmiyor

2004 Ocak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği değiştiriliyor.

2004 Mart yerel seçimlerde AKP %42 oy alıyor

2004 Ağustos MGK Gülen’in yurtiçi ve yurtdışı okul faaliyetlerin karşı eylem planı tavsiye ediyor fakat bakanlar kurulu gündeme almıyor

2005 MİT müsteşarı “Org. Özkök 2005’te MİT’e 50 kurmay subay ve bir müsteşar yardımcısı atamak istedi, kabul etmedik”

2005 Mayıs cumhuriyet mitingleri

2005 Kasım Şemdinli olayı Büyükanıt’ın ismi iddianameye ekleniyor

2006 Mayıs Danıştay baskını

2006 -08 Büyükanıt genelkurmay başkanı

2007 Erdoğan İngiltere başbakanı Gordon Brown arasında stratejik ortaklık belgesi (SOB) imzalanıyor.

2007 Nisan e- muhtırası AKP’yi zayıflatmak yerine güç kazandırıyor.

2007 Mayıs Dolmabahçe görüşmesi

2007 Temmuz genel seçimler AKP %46,5 la iktidar

2007 Ağustos Gül Cumhurbaşkanı

2007 Kasım Bush Erdoğan görüşmesinde TSK ya operasyon kararı veriliyor

2007 Ergenekon soruşturması başlatılıyor

2007 Taraf gazetesi yayına başlıyor

2007 MGK ilk sivil genel sekreteri Mehmet yiğit Alpogan İngiltere büyükelçisi oluyor 2007 -2010

2007 MİT başkanı Emre Taner’in açıklaması

2008 Haziran İzmir’deki konuşmasında Erdoğan dershaneleri eleştiriyor.

2008 Temmuz Hurşit Tolon ve Şener Eruygur gözaltına alındı.

2008 Ağustos BTK Hrant Dink katliamı soruşturmasında Ali Fuat Yılmazer’le görüşüyor

2008 AKP kapatma davası Büyükanıt’ın anayasa mahkemesindeki yakın ilişkisi asker üye kapatmaya karşı oy veriyor ve tek oyla kapatma davası düşüyor

2008 İlker Başbuğ genelkurmay başkanı

2008 Mayıs İngiltere Kraliçesinin Türkiye ziyareti

2008 MİT’te reorganizasyon yapılıyor, kuruma bağlı Milli Güvenlik Üniversitesi kuruluyor

2008 Eylül JİTEM kurucusu Arif Doğan, Ocak 09 Özel Harekat başkan yardımcısı İbrahim şahin tutuklanıyor

2009 Ocak Erdoğan’ın Davos olayı

2009 Ergenekon operasyonları emekli orgeneraller Tuncer Kılınç, Kemal Yavuz, Tümgeneral Erdal Şenel ve çok sayıda kişi gözaltına alındı.

2009 Mart Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştü

2009 Mart seçimler AKP %38,8

2009 Nisan Obama’nın Türkiye ziyareti

2009 Oslo görüşmeleri

2009 Beşir Atalay demokratik açılım açıklaması

2009 Ahmet Türk Erdoğan görüşmesi

2009 Aralık KCK operasyonları seçilmiş belediye başkanları, gazeteciler aydınlar gözaltına alınıyor.

2010 Ocak KCK operasyonları devam ediyor

2010 Tekel işçilerinin Ankara direnişi

2010 Mart Oslo görüşmesi sızdırıldı

2010 Habur girişi aynı yıl girenler tutuklandı

2010 Ahmet Türk’e saldırı

2010 Mit’in İslami örgütler raporunda Gülen cemaati yeralıyor.

2010 Mayıs Baykal’ın kaseti yayınlanıyor CHP genel başkanlığından istifa ediyor

2010 Mayıs Mavi Marmara olayı, Gülen eleştiriyor

2010 Mayıs Brezilya İran Türkiye nükleer anlaşması

2010 Ağustos Işık Koşaner Genelkurmay Başkanı

2010 Eylül anayasa değişikliği referandumu ve Cemaatin HSYK’da hakimiyet kurması

2010 Ocak Eylül Balyoz davası 163 TSK’lı tutuklanıyor

2010 Casusluk soruşturması nedeniyle Genelkurmay Elektronik Sistemleri Başkanlığında arama yapılıyor.

2011 Mart gülerce Erdoğan’ı eleştiriyor. 11 Mart Ali Fuat Yılmazer görevden alınıyor

2011 Haziran genel seçimler AKP %49,9 oy alıyor

2011 Haziran cemaatle ilişkiler kopmaya başlıyor

2011 Temmuz genelkurmay başkanı Işık Koşaner ve 3 kuvvet komutanı istifa ediyor jandarma komutanı Necdet özel kalıyor

2011 Ağustos Yaş toplantısı Gülen’in beklediği atamalar yapılmıyor

2011 Mayıs Ergenekon soruşturması kapsamında görevdeki Orgeneral Bilgin Balanlı tutuklandı.
2011 Temmuz Özgür Suriye Ordusu kuruluşunu açıklıyor

2011 Temmuz Necdet Özel genelkurmay başkanı

2011 Aralık Baransu Erdoğan tartışması

2011 Aralık Roboski katliamı

2012 ÖSO Antalya’da toplanıyor

2012 Suudi Arabistan ve Katar’la Suriye konusunda gizli anlaşma imzalanıyor

2012 Ocak İlker Başbuğ tutuklanıyor

2012 Ocak Genelkurmay Elektronik Sistemlerini (GES) personeliyle MİT’e devretti

2012 Şubat MİT başkanına gözaltı girişimi

2012 Aralık çözüm süreci görüşmeleri başlıyor

2013 İç hizmet kanununun 35. maddesi kaldırılıyor

2013 Ocak Paris’te 4 Kürt siyasetçinin katledilmesi

2013 Şubat Erdoğan emekli Orgeneral Ergün Saygın’ı hastanede ziyaret ediyor

2013 Mart Necdet Özel kozmik oda bilgilerini veriyor

2013 Mart Öcalan’ın mesajı Newroz’da okunuyor

2013 Mayıs Gezi isyanı

2013 Temmuz Mısır SİSİ darbesi

2013 Kasım dershanelerin kapatılması

2013 Aralık 17 – 25 Aralık yolsuzluk operasyonu

2014 Mart yerel seçimler AKP %45,6 oy alıyor

2014 Mart balyoz tutuklamaları kaldırılıyor Başbuğ tahliye edildi

2014 MİT yasası yenilendi tüm kurumların veri altyapısına ulaşma yetkisi aldı

2014 Ağustos  Erdoğan cumhurbaşkanı, Davutoğlu başbakan seçildi

2014 Aralık Gülen hakkında kırmızı bültenle yakalama kararı çıkarıldı

2015 Şubat Dolmabahçe mutabakatı

2015 Nisan Erdoğan “Dolmabahçe mutabakatı yoktur” diyor

2015 Haziran seçimler AKP tekparti iktidarından düşüyor Kasım’da genel seçimler yenileniyor

2015 Kürt illerinde yaygın operasyonlar, hendek direnişleri

2015 MİT Savunma Sanayi Fonu’nu kullanma yetkisi alıyor

2015 Kasım Rus uçağı düşürülmesi

2016 Mayıs Davutoğlu’nun tasfiyesi

2016 15 Temmuz darbe girişimi ve 20 Temmuz karşı darbesi