Psikolojik şiddet: Hane psikopatolojisi ve eril kazanç – Sevgi Türkmen

Fiziksel şiddet görülendir, kabadır, izleri vicdana ve merhamete dokunur. Görülenle mücadele etmek daha kolaydır. Psikolojik şiddet görülmeyendir, “naiftir”, “ne yapıyorsam senin iyiliğin için”dir, maruz kalanda psikolojik tahribatla birlikte yanılsama yaratır ve kişiyi suçlu hissettirir. Yani psikolojik şiddette algı tersten işlemektedir, faili zaten suçlamaz ama neredeyse mağdur yapar ve mağduriyetten eril kazançlar sağlanır

Şiddet denildiğinde zihinsel olarak fiziksel şiddeti düşünme eğilimindeyizdir. Görülenin kolay algılandığı, görülenle ilgili rahat konuşulduğu bir kavrayış hali. Bundandır ki hoyrat ellerden çıkan fiziksel şiddete karşı isyan etsek de hoyrat yüreklerden çıkan psikolojik şiddettin çoğu zaman ayırımına varamayız.

Anaakım psikoloji, insanı değerlendirirken önce tanımlar, sonra sınıflandırır ve gerek gördüğü durumda da tanımlananı ve sınıflananı tanılar. Ruh hallerinin ortak bir paydası, bir matematiği varmış gibi; davranışları, duyguları, kadınları, erkekleri, çocukları sürekli olarak sınıflandırır, sınıflandırdıkça da bilimsel olarak “tanınmış” ve “görünmüş” olur.

Yine anaakım psikolojinin tanımlamaları ideolojiktir. Çünkü “toplumsal normlara genel uyum” gibi ideolojik bir hedef gözetir. Tüm özneler bu genel uyuma göre değerlendirildiğinden, normlara uygunluk, uyumlu olmak, “arıza” çıkarmamak “sağlıklı” bir ruh durumuna işarettir. Düşünsel ve davranışsal olarak bireyi, toplumsal kabulün “mertebesine ulaştırmak” geleneksel psikolojinin yaklaşımlarında önemli bir amaç olarak görülür.

Bu yüzden uyum göstermek istemeyenler; evliliklerini devam ettirmek istemeyen kadınlar, okula gitmeyi reddeden çocuklar, babalarının ve abilerinin baskısına, şiddetine maruz kalan kız çocukları, toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkan gençler, derhal psikiyatristlere ve psikologlara yönlendirilirler. Burada önemli olan bir mevzu da, yönlendirme yapan akılların çoğunun, sorun olarak tanımlanan şeyin doğrudan ortaya çıkarıcıları olmalarıdır.

Hane içinde yaşanan eril, sindirici ve sakatlayıcı her tür baskı aracıyla mücadele etmeye çalışan kadınların bir psikiyatriye gitme “ihtiyacı” olduğunu yine hane içindeki erkekler dile getirir. “Git bi doktora, ilaç al da kendine gel, kafayı yemişsin” alt kültüründen “Son zamanlarda iyi görünmüyorsun, abartıyorsun her şeyi, bence bi psikoloğa görün” üst kültürüne varan geniş yelpazedeki eril haller…

Bunların tamamı eğer içinde fiziksel şiddet yoksa psikolojik şiddettir. İçinde fiziksel şiddet de varsa hem psikolojik hem de fiziksel şiddettir. Bedenin herhangi bir bölgesindeki darp izlerinden referansla fiziksel şiddetten söz edilecekse, bu izlere direnilecekse, oldukça gündelik ve sıradan olarak görül(mey)en psikolojik şiddetin de tanınması, fark edilmesi, dile getirilmesi gerekiyor. Çünkü fiziksel şiddettin yuvalandığı yer aynı zamanda psikolojik şiddettir.

Fiziksel şiddet görülendir, kabadır, izleri vicdana ve merhamete dokunur. En hafif ve geleneksel haliyle “Yine de kadına vurmamalıydı” diye yorumlanır. Görülenle mücadele etmek daha kolaydır. Karşı çıkacağın, kabul etmeyeceğin şeyin kendisinin bedeninde izi vardır çünkü.

Psikolojik şiddet görülmeyendir, “naiftir”, “ne yapıyorsam senin iyiliğin için”dir, maruz kalanda psikolojik tahribatla birlikte yanılsama yaratır ve kişiyi suçlu hissettirir. Psikolojik şiddete maruz kalan suçlanır. Yani psikolojik şiddette algı tersten işlemektedir, faili zaten suçlamaz ama neredeyse mağdur yapar ve mağduriyetten eril kazançlar sağlanır.

Akşam eve geliyor, konuşmuyor, televizyon izliyor. Ben bir şey sorduğumda yorgun olduğunu söylüyor. Bir meseleyi konuşmak istediğimde tartışma başlıyor ve evden çıkıp gidiyor. Evden çıkmak istediği zaman mutlaka bir problem çıkarıp vurup kapıyı çıkıyor.

Burada psikolojik şiddete maruz kalan kadın, “bırakılan” olarak, çarpan kapının iç tarafında kalıyor. Hane içinde kalmak zorunda oluşuyla, bir tür değersizlik, anlamsızlık, çaresizlik hissediyor. Bu değersizlik ve çaresizlik hali suçluluk hissine dönüşerek, “Eğer dilimi tutsaydım kızdırmazdım, o da çekip gitmezdi”ye varıyor ve bu algı geleneksel patriarkal ilişkilerle de destekleniyor. Dolayısıyla kadın, duygusal olarak bir yanılsamanın içine çekiliyor. Oysaki öyle de yapsa böyle de yapsa kapının her defasında çarptığını deneyimliyor. Psikolojik şiddete maruz bırakan “aklanıyor”, maruz kalan ise suçlanıyor. Erkekteki eril kazanç da evden çıkıp kahvede kafasına göre takılması oluyor, ya da herhangi bir yerde herhangi bir şey yapabilme “özgürlüğü”.

Psikolojik şiddete maruz kalan kadınların sosyokültürel arka planı ayırıcı bir özellik olmuyor. Yani fiziksel şiddet için ekseriyetle yapılan “Sosyokültürel düzeyi daha düşük olan yaşam alanlarında daha sık karşılanır” gibi genel bir öngörü ya da tespit, psikolojik şiddette yapılamıyor. Çünkü eğitimli, çalışan kadınların da büyük bir kısmı sistematik olarak psikolojik şiddete maruz kalıyor ve yaşadıklarının kendisiyle ilgili olduğu kanısıyla asıl sorumlunun, ezenin, güçlünün, erkeğin olduğu bu şiddeti, kendi yaşam alanlarında açığa çıkaramıyor, fark edemiyor ve değersizlik hissediyor.

Esasında bazı şeyleri kendime dert etmek istemiyorum ama bir türlü sıkıntılardan kurtulamıyorum, sanki her şey üstüme üstüme geliyor. Gün içinde işyerindeki sıkıntılar, akşam evdeki sorumluluklar, çocuklar, onların yemekleri, dersleri… Yani “Hayatım bunlarla mı geçecek?” diye kendime sorup duruyorum. Tüm bu kargaşada arkadaş ilişkilerim de azaldı. Neredeyse tüm hayatım iş ve ev arasında kaldı. Ev içinde çok ciddi tartışmalarımız olmasa da ne bileyim, eşimle aramızda bir duygusuzluk ya da iletişimsizlik var gibi. Nerdeyse tüm diyaloglarımız yapılacaklar ve çocuklarla ilgili. Bununla ilgili sıkıntılarımı ifade ettiğimde de değişen bir şey olmadığını, benim bu aralar biraz duygusal olduğumu söyledi…

Anlamlandıramamanın olduğu yerlerde normalleştirme çabasına doğru giden bir düşünce silsilesi işleyişiyle psikolojik şiddete maruz kalan kendisini, şiddetin kaynağından sunulan önerilerle, psikiyatri veya psikolog odalarında buluyor. Ön tanısı hane içinde konulan kadınların; terapilerle, ilaçlarla neyi anlamlandırmaya çalıştırılacakları ise kesinlikle muğlak. Hane içinde başlayan hasta ve hastalık algısı kamusal alanda da devam ederek kadını daha çaresiz ve çözümsüz hissettiriyor. Böylece sorunun esas kaynağı ile ilgili durum değişmediği sürece kadınlar ve çocuklar “tedavi edilmek” için kapı kapı dolanıp duruyorlar.

Yaklaşık on yıldır ilaç kullanıyorum. Takıntılarım başladı önce, evliliğimin ilk yıllarıydı, on üç yıldır evliyim. Temizlik takıntılarım vardı, sürekli banyo yapıyordum. Eşim çalışmama izin vermedi, evden çıkmadığım için sürekli temizlik yapıyordum. Sonra da her şey pismiş gibi geliyordu bana…

Babam bana o kadar karışmasa ben daha iyi olurum. Öfkemi kontrol edemiyorum bazen. Babam sürekli “öyle giyme, böyle giyme” deyip duruyor. Erkek arkadaşım var ama hiç görüşemiyoruz. Bir gün bizi konuşurken yakaladı kapının önünde ve erkek arkadaşımı tehdit etti. Ondan sonra benim üzerime daha fazla gelmeye başladılar. Ben de ders çalışmak istemiyorum. Dikkat eksikliğim de var zaten.

Psikolojik şiddetin hukuki boyutuyla konuşulduğu ve bir suç olarak değerlendirildiği örnek sayısı da oldukça azdır. Yine okullar, hastaneler, cezaevleri gibi kamusal alanlarda psikolojik şiddet çok yaygınken herhangi bir duruma ilişkin çıkan bir raporun ya da kanının psikolojik şiddetti konu ettiğini nadir görebiliyoruz.

Öğretmenim beni sevmiyor, ben bunu anlıyorum. Tembel olduğum için olabilir bence. Ben aslında çalışıyorum ama bazen yanlış yaparım diye parmak kaldırmıyorum. O zaman sınıftakiler bana güler.

Psikolojik şiddet durdurulamaz bir şekilde tüm yaşam alanlarımıza sirayet ediyor, bilhassa kadınlar ve çocuklar dilsizleştiriliyor, sakarlaştırılıyor ve kendi yaşamlarına ilişkin inisiyatifleri kırılarak güçsüzleştiriliyor.

Bizler psikolojik şiddeti ne kadar fark eder, üzerinde ne kadar çok konuşursak yaşam alanlarımızı da o kadar koruyabiliriz. Gündemimiz, diğer şiddetlerin yanında ne kadar çok psikolojik şiddet de olursa o kadar görülmeyeni görünür yaparız. Psikolojik şiddeti ne kadar mesele edersek mücadele olanaklarımızı da o kadar artırırız.

Kadınlar olarak; hiç kimsenin psikolojik sağlımızı “tanımlamasına” izin vermeyelim. Kendi farkındalıklarımızı kendi çabamızla kazanalım. Ruh sağlımız da fiziksel sağlımız da bizim sorumluluğumuzda olsun.

Kendimizi kimseye açıklamaya çalışmayalım, detaylandırmayalım, yaşayalım. Yaşam en iyi anlatıdır.

Kendimize ait alanlarımızı ve zamanımızı koruyalım, üretkenlikten ve bizi özgürleştirici uğraşlardan asla vazgeçmeyelim. Yeteneklerimize güvenelim.

Zihinsel meşguliyet ve zihinsel özgürlük kavramları üzerinden düşünelim. Zihinsel özgürlük hakkımız daim olsun. Neyi ne kadar düşünmemiz ve zihnimizi meşgul etmemize kendimiz, kendi ihtiyaçlarımız karar versin.

Feda kavramı üzerine düşünelim. Neleri feda ediyoruz, zaman ve enerji, bunların sonsuz kaynak olmadığını düşünelim.

Tüm eril sistemler aynılıklar ister, onları korumaya çalışır, bizler kadınlar olarak farklılıklarımızı koruyalım.

Ola ki psikolojik olarak bir zorlanma yaşıyoruz, bunun nedenlerine dair kendimize sorular soralım, nedenler hemen yakınımızda bir yerdelerdir mutlaka. Hayatımızdaki insanlara değil, onların değişimine değil, kendi değişimimize odaklanalım. Zamanımızı ve enerjimizi güçleneceğimiz alanlara akıtalım. Biz güçlenirsek, bizim yanımızdaki çocuklarımız ve kız kardeşlerimiz de güçlenecektir.

Sosyalleşelim, politikleşelim, agresifleşelim. Sokakta, evde, işte, tüm kamusal alanlarda psikolojik şiddet uygulayıcılarına karşı uyanık olalım. Tepki verelim, öfkelenelim, hesap soralım…