Neoliberal cennette karışık işler: Prens Selman’ın günahı ne? – Whitney Webb

1979’da Suudiler Kaşıkçı cinayetinde gördükleri öfkeyi görmeden kendi Lübnan konsolosluklarında başka bir muhalif gazeteciyi de parçalamışlardı. Buna bakarak son kanunsuz cinayete düzenin gösterdiği öfkenin “insan haklarından” çok trilyonlarca dolarlık sermayeden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Kaşıkçı’nın kaybolmasından 6 hafta önce Muhammed bin Selman sadece ABD askeri-sanayi kompleksini değil, dünyanın en güçlü bankacılarını da kızdırmıştı

Tartışma konusu gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin ardından kendi liderliğine gelen kınama korosunun ortasında, genel olarak MBS olarak tanınan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Kaşıkçı’nın öldürülmesini kesin olarak kınayarak cinayeti “hiçbir şekilde haklı çıkarılamayacak iğrenç bir suç” olarak niteleyip, suçluları “adalete” çıkaracağına söz verdi. MBS’nin demeci çoğu Türkiye ve ABD’den düzinelerce adsız kaynağa dayanan ve Kaşıkçı’nın son anlarını ve canilerinin izlerini silme ayrıntılarını içeren medya raporlarının hemen ardından geldi.

Her ne kadar MBS bu son itiraf ve perde arkası anlaşmalar sonucu kendisini düşürme çağrılarının azalacağını düşünse de büyük bir ihtimalle yanılıyor.

Gerçekten de MBS’nin Kaşıkçı cinayetindeki rolü yüzünden gösterilen öfkenin cinayetle ilgisi olmayıp bu suçlamalar Suudi veliaht prensliğine daha “güvenilir” bir zorbanın gelmesi için MSB’nin yerinden edilmesi için bir bahanedir.

MBS’ye çekilen bu bıçakların esas nedeni tek bir kanunsuz cinayet olmayıp (ki bu cinayetler Suudilerin hiçbir ceza almadan pervasızca kullandıkları bir uygulamadır), cinayetten altı hafta önce MBS sadece Amerikan askeri-sanayi kompleksini değil aynı zamanda içlerinde Goldman Sachs ve CitiGroup’un da bulunduğu dünyanın en güçlü malî kurumlarını da çileden çıkarmıştı.

Kaşıkçı davasında ortaya çıkan bir raporda MintPress MBS’nin nasıl Trump’ın kendisini ülkesinde yeni işler yaratan ve “anlaşmalara imza atan” birisi olmasının ispatı olarak gösteren 110 milyar dolarlık bir silah anlaşmasını tehlikeye soktuğunu ayrıntılarıyla göstermişti. Ancak imzalanmış bir kontrat olmayan bu “anlaşma” daha çok bir ilgilenme ve niyetlenme dokümanlarının toplamına verilen ad. Bu anlaşmanın ilan edildiği zamandan sonraki bir yıl içinde MBS’nin buna uymama niyetinde olduğu anlaşılmaya başlandı. Bunun en güzel gösterisi de Lockheed Martin şirketinden satın alınması gereken 15 milyar dolarlık THAAD füzelerinin kesin alış tarihini satışı gerçekleştirmeden geçirmek kararıydı. Bu son satış tarihi Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğuna girip bir daha çıkmadığı günden iki gün önceydi, yani 30 Eylül. Ancak, Lockheed satış tarihinin gelip geçmesinden birkaç hafta önce de MBS başka birçok kazançlı, trilyonlarca dolarlık bir anlaşmayı da tehlikeye sokmuştu. Bu anlaşma ise kendisinin veliaht prenslik gibi çok güçlü bir pozisyona çabucak yükselmesinde en büyük etkendi.

Krala tacını gerçekte kim taktı?

Daha 2015’te uluslararası istihbarat çevrelerinde Suudi Krallığı’nda gelişmekte olan bir iktidar mücadelesi olduğu yolunda kaygılar vardı. Bazı istihbarat çevrelerinde MBS’nin yükselişinin yarattığı kaygılar o denli yüksekti ki Almanya’nın istihbarat örgütü BND açıktan yayımladıkları bir açıklamada Suudilerin yeni “fevri müdahaleci politikasının” sorumlusu olan MBS’yi istikrarsızlaştırıcı bir unsur olmakla itham etti. Bu açıklama daha da ileri giderek o zamanlar Suudi Savunma Bakanı ve ekonomik konseyinin başkanı olan MBS’nin petrole bağımlı ekonomisini tamamen elden geçirerek gücü tamamen kendi elinde toplamak istediği uyarısını yapıyordu. Raporda MBS’nin böyle yaparak “daha babası ölmeden halefi olarak kendisini yerleştirme istemi sırasında başarabileceğinden fazlasını yapmaya kalkışması riski taşıması” ikazı da bulunuyor. Rapor tabii ki haklıydı ama pek duyan olmadı. Sonra, geçen Haziran’da MBS harekete geçerek, ardılı Muhammed bin Nayef’i saatlerce süren bir soruşturma, tehdit ve işkence ithamları ardından yerinden etti ve yeni veliaht prens olarak bu süreçten çıktı. İki yıldan uzun ev gözetiminde bulundurulan bin Nayef, ABD’nin özellikle de CIA’nın yakın bir ortağıydı. Bu yüzden de Amerika ona en prestijli madalyalardan birini vermişti. Yakınlarda Federico Pieraccini’nin Strategic Culture’da gösterdiği gibi Nayef uzun zamandır CIA’nın “işe koştuğu” adamdı Suudi Arabistan’da. Nayef, El Kaide ve başka radikal Vahabi gruplara para aktarmanın “terör karşıtı” bir maskeyle yapılarak bölgede özellikle Suriye gibi Amerikan imparatorluğunun hedefi haline gelen ülkelerde karışıklık çıkartmada CIA’ya yardım etmişti.

Genelinde Washington’un yandaşı ve CIA’ya yakın bir Veliaht Prens’in yerinden edilmesi Washington’daki sistemi kötü bir şekilde sarsardı. Ama Amerika’nın politik seçkinlerinden MBS’nin dramatik bir şekilde yükselerek iktidara gelmesine açıktan çok fazla şikâyet gelmedi. Bunun yerine, ABD hükümete gelen MBS’yi açıktan destekledi. Bunun göstergesi de Veliaht Prens olduğu gün Başkan Donald Trump’ın arayarak MBS’yi “yeni yükselişi için tebrik etmesi” ve daha sonra güvenlik ve ekonomide “yakın işbirliği” üzerine verilen iki söz gösterilebilir. Bazı yorumcular MBS’nin saraydaki darbesini hayata geçirmesinde ABD’nin yardımı olduğunu savundular. Çünkü daha birkaç ay önce (Nayef değil) MBS Trump ile Washington’da görüşmüştü. Başka yorumcularsa MBS’nin yükselişinin arkasında güçlü Batılı malî çıkarlar yattığını söylüyorlar. Çünkü kralın oğlu Ocak 2016’da verdiği bir röportajda Rothschild’lerin sahibi olduğu Economist dergisine veliaht prens olmadan 6 ay kadar öncesinde Suudi devlet mallarını ihaleyle satacağını söylemişti. Röportaj uluslararası seçkinlere MBS’nin eskiden Suudi krallarının reddettiği neoliberal reformları desteklediğini açık saçık anlatmıştı. Gerçekten de “Vizyon 2030” adını verilen kendisinin ekonomik reform programı Batılı seçkinlere uzun zamandır imrenip de asla ele geçiremedikleri bir şeyi teklif ediyordu. MSB Suudi devletince elde tutulan malları özelleştirmekte anlaşıyordu ve bunların içinde de her şeyin üstünde en büyük geliri getiren Suudi Arabistan’ın devlet petrol şirketi Aramco vardı.

MBS, hiç olmayan bir “reformcu”

Uzun zamandır medya Vizyon 2030’u MBS’nin Suudi ekonomisini petrole bağımlılığından kurtaracak “hırslı” bir planı olarak algılatmak istediyse de planın kendisi bütün özel çıkarcılar için seçtiklerini çekip alacak ve Suudi devlet mallarının neoliberalleştirilmesini getirecek bir hediye sepeti. Bu planın temelleri arasında Wall Street’e bu Körfez Krallığı’ndaki Suudi mali piyasalarını açmak ve esas olarak her bir şeyin özelleştirilmesi var. Bunun içinde sağlık sistemi ve tabii ki Aramco da bulunuyor.

Ancak bu Vizyon 2030 planının temelde bir neoliberal talep listesi olması kimseyi şaşırtmamalı. Çünkü bu plan McKinsey Küresel Kurumu’nun (McKinsey Global Institution) 2015 raporunda yazılanlardan hazırlanmıştı. Bu şirket ise McKinsey & Company şirketinin araştırma kolu. McKinsey & Company dünyanın “en prestijli” danışmanlık şirketi olup “gerçek dünyevî sorunlara neoliberal çözümler” bulmasıyla ünlü bir ABD şirketi.

Geçen yıl Foreign Policy dergisinde yayımlanan bir rapora göre “McKinsey bir kuşak küçük Arap prenslerini Batı-tarzı ekonomik reformlarla silahlandırarak ve değişik sonuçlar alarak büyütmüş”.

Ancak bu daha fazla Suudi Arabistan için geçerli. Çünkü burada MBS şirketle daha yakın bağlar geliştirmiş ve bu bağlara salt Vizyon 2030 için değil, Veliaht Prens olduğunda kabinesini seçmekte ve daha sonra bastırılan önemli Suudi muhaliflerin listesini almakta da güvenmişti.

Bunlara ek olarak McKinsey’in etkisi şirketin kendisinden de öteye geçmekte. Bu şirkette çalışmış eski görevliler daha sonra başka şirketlerde ya da hükümette çalışmaya başlıyorlar. Her ne kadar McKinsey’in MBS’nin yükselmesine yardım ederek veliaht prens olmasındaki etkisinin büyüklüğü bilinmese de yaşlı yöneticilerin kabullenmediği neoliberal reformları yapacak bu “yeni küçük Arap prenslerine” neredeyse tam otorite verdirmek için “tekerlekleri yağlamış” olması mümkündür.

Vizyon 2030 gerçekten MBS’nin her yerdeki uluslararası seçkinlerin sevgisini kazanmasını getirdi.  Kendisi de bu ilgiden, bir müddet olsa da hoşlanır gibiydi. Ancak, MBS için giderek gerçeklik ortaya çıkmaya başladı ve sonrasında geçen birkaç aydır planın uygulanmasını belirsiz bir tarihe geciktirmenin yollarını aramaya başladı.

Bu, önce bu yılın başlarında Temmuz’da olması gereken Aramco’nun IPO’sunun (senetlerin İlk Halka Arzı), yani hisse senetleri satışıyla Suudi devlet petrol şirketinin kısmî özelleştirilmesinin, söylentiler sonucu yapılmayacağıyla belli oldu. Daha sonra, Ağustos’un sonlarında IPO’nun tamamen iptal edildiği açıklaması geldi. Buna Bloomberg dergisi “Prens Muhammed’in planlarındaki en önemli geri dönüş” dedi ve ekledi:

“Tarihteki en hırslı bir ekonomik proje için bir dönüm noktası yaratmak yerine bu (Aramco’nun IPO’sunun iptali), daha ancak bir yıldan fazladır politik gücü elinde toplayarak fiili olarak başa geçen genç bir liderin altında ülkenin belirsizliğini vurgular.”

Sonuç olarak, tarihte olacak en büyük IPO (senetlerin İlk Halka Arzı) bir gecede iptal edilmişti. Bu iptal muhakkak ki Trump’ı çok büyük bir hayal kırıklığına uğratmış olmalı. Çünkü Trump kişisel olarak MBS’yi Aramco’yu New York Hisse Senetleri Borsası’na (NYSE) koyması için ikna etmeye uğraşmıştı. Eğer bu başarılı olsaydı bu NYSE borsasına tarihte katılan en büyük şirket olacaktı. Ama bu hayal kırıklığı en çok bu anlaşmada kendilerine bir yer bulmak için çılgınca uğraşan Bank of America, Goldman Sachs, CitiGroup ve başkaları gibi dev malî kuruluşlar için geçerlidir.  Bankalar genel olarak ancak bunun gibi anlaşmalar imzalanınca paralarını aldıklarından, IPO’nun bu durumda iptali bütün çalışmalarının boşa gitmesi anlamına geliyordu. Yani, MBS’nin IPO’yu tarihi belirsiz bir süre askıya alması dünyanın politik bağlantılı ve en güçlü bankalarının temel olarak zorla beleşe çalışmış olmaları anlamına geliyordu.

İptalden birkaç hafta sonra Goldman Sachs, Bank of America ve CitiGroup’a Aramco’nun Suudi petrokimya Suudi Temel Endüstri Şirketi’nin (Saudi Basic Industries Corp (Sabic)) hisse senetlerinin çoğunluğunu satın alma planlarında öncelikli roller sunmasından anlıyoruz ki, MBS dünyanın en güçlü malî kurumlarının kendisine karşı düşmanlığını anlamıştı. Anlaşma, tarihin belki en büyük şirket borçlanmasını yaratabilecek olan, Aramco’nun tahvil satışını da içeriyordu. Ama 70 milyar dolar olarak değerlendirilen Aramco-Sabic anlaşması gene de Aramco’nun IPO’sunun yaratacağı 100 milyar dolardan çok daha azdı.

Daha da önemlisi, Suudi veliaht prensi olmasından aylar önce söz verdiklerinin tamamen tersini yaparak bir devlet şirketinin (Aramco) özel bir Suudi şirketin hisselerinin çoğunu satın aldığı bu anlaşma MBS’nin kendi özelleştirme planından korkmaya başladığının bir göstergesi. Gerçekten de o sırada Bloomberg’in gösterdiği gibi: “(Aramco’nun) tahvil satışı bir IPO’nun getireceği paranın bir kısmını ödeyebilir.  Ama bu, şirketin sahipliğini uluslararası yatırımcılarla paylaşmadan ya da krallığın özel tutmayı tercih ettiği bilgilerin açıklanması olmadan olacaktır.”

Demek ki, MBS’yi asıl korkutan Aramco’nun özelleştirilmesiydi.

IPO’yu iptal etmesinin çok daha ötesinde, MBS bir yılı aşkın bir süredir bu güçlü malî çıkar çevrelerinin imzalanacağına güvendikleri planın başka kısımlarını da tehlikeye soktu. Bunlar içinde HSBC, Bank of America yöneticileri ve CitiBank yatırım bankacılarının Vizyon 2030 planında yer alan ve idareciliğini yaptıkları Suudi Kamu Yatırım Fonu’nun (PIF) şu andaki 230 milyar dolarlık varlığını muazzam bir büyümeyle 2 trilyon dolara çıkarma niyeti de var.  Fonun bu dramatik büyümesi PIF’yi dünyanın en büyük varlık fonu yapacaktı. PIF’e Aramco’dan gelecek bu para yatırılmazsa bunun PIF’in büyük yatırımlar yaptığı Uber gibi dev ABD şirketleri ve Amerikan ekonomisine bir dalgalanma etkisi yapacağı konusunda medya raporları ikazda bulunmuşlardı.

Eldeki kanıtlar her ne kadar gönüllerini almaya uğraşsa da bu güçlü bankaların MBS’ye hâlâ kızgın olduklarını göstermekte. 5 Ekim’de, yani Kaşıkçı’nın öldürülmesinden birkaç gün sonra, MBS birkaç yıl içinde, bu kez 2 trilyon dolar değerinde yeni bir Aramco IPO’su söz verdi. Gene de medyada yer alan haberler Goldman Sachs, CitiGroup ve benzerlerinin açıktan açığa ikna olmadığını gösteriyordu.

Tabii ki, artık tüm özelleştirme çabaları şüpheli olunca, Vizyon 2030’un tümünü kapsayan özelleştirme düzenlemelerini ödemesi planlanan güçlü çıkar çevrelerinin tahmini 6 trilyon dolarlık direkt yatırımları da şüpheye girmekteydi. Bu meblağ düşünülünce MBS’ye Kaçıkçı cinayeti için neden bu kadar baskı yapıldığı açıklanabilir. Gerçekten de 1979’da Suudiler Kaşıkçı cinayetinde gördükleri öfkeyi görmeden kendi Lübnan konsolosluklarında başka bir muhalif gazeteciyi de parçalamışlardı. Buna bakarak son kanunsuz cinayete düzenin gösterdiği öfkenin “insan haklarından” çok trilyonlarca dolarlık sermayeden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Neoliberal cennette sorunlar

Her ne kadar bir zamanlar bu kadar iddialı olan krallığı özelleştirmek planından MBS’nin neden uzaklaştığını kestirmek zorsa da bu dönüşünü tahmin edebiliriz.  Gerçekten de Suudi Krallığı’ndaki MBS’nin yaşlıları uzun zamandır neoliberal reformları ve ekonomilerinin özelleştirilmesini reddetmişlerdir.

Foreign Policy dergisindeki bir 2016 raporu Suudi Krallığının neden “serbest piyasa reformlarından” uzak durduğunu özlü ve detaylı olarak anlatmaktadır.  Suudi Sarayı “bu reformlarla ayrıcalıklarını kaybedeceklerinden serbest piyasa reformlarına düşman bir tüccar sınıfı ve din adamlarının sükunetine dayalı ve çürük sütunlar üzerine inşa edilmiş bir monarşinin kırılganlığını anlıyordu.” Fakat, sadece “tüccar sınıfı” değil, başka pek çok Suudi de devletlerinin cömertliğine alışmıştı. Suudi vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu devletin benzin sübvansiyonları, kredileri, parasız verilen topraklar, devlete çalışmak ve daha birçok nimetlerden yararlanmaktalar. Gerçeğe bakarsak, Suudi halkının yarıdan fazlası devlet yardımıyla geçinebiliyor. Bu yardım da Suudi Arabistan’ın varlığına ve onun petrol gelirlerine dayanıyor. Suudi halkının üçte ikisi devlete memur olarak çalışıyor.

Tabii ki, Suudi Aramco şirketinin kısmi özelleştirilmesinde olacağı gibi, petrol gelirlerini soyguncu baronlarla paylaşmak demek Suudi hükümetinin her yıl refah programlarına ve memurlara ayırdığı payda önemli bir düşüş getirecek demektir. Dikkat edildiğinde Vizyon 2030’un uygulanması içinde “kemer sıkma programları” da yer almaktadır. Bunların içinde genel Suudi vatandaşlarının vergilerinin yükseltilmesi ve benzin sübvansiyonlarına getirilecek ciddi azalma da yer alıyor.

Gene de, yılın başında bu kemer sıkma uygulamalarının birkaçı yürürlüğe sokulduktan sonra daha bir hafta geçmeden halktan gelen çok olumsuz tepkiler üzerine Suudi hükümeti bunları çabucak gevşeterek memurların maaşlarına zam yaptı ve yeni ekonomiyi canlandırıcı programları yürürlüğe koydu.  Kemer sıkmanın neden olduğu öfkeyi yatıştırmaya çalışsa da bu yeterli olmadı ve karşı çıkmalar devam etti. Bunların sonunda başkaldırıyı önlemek için işler memleketin su bakanını işinden kovmaya kadar geldi. Halktan gelen bu ciddi tepki MBS’ye Suudi Arabistan’ı “hırslı reformlarla” özelleştirmenin muhalefeti ne kadar ezerse ezsin pek de kolay olmayacağını gösteren ilk ipucu olmuş olabilir. MBS’nin özelleştirme planından neden vazgeçtiğinin başka bir ipucu da başka ülkelerin “azimli reformcu” diye tanıtılan genç prenslerinin “McKinsey zehrini” içtikten sonra başlarına gelenlerdir. Jacobin dergisinde Salem Saif’in yazdığı gibi daha önceleri neoliberalleşmede McKinsey’in hazırladığı planları uygulayınca sonunda “Arap Baharı’nın merkezleri oldular. Bahreyn, Mısır, Libya, Yemen’in hepsi çoğu kez ekonomik anlaşmazlıklar sonucu gelişen gösterilerle sarsılmıştı.”

Bunlara karşın devletin sahip olduğu ve idare ettiği varlıklarıyla Suudi Arabistan, Ortadoğu’daki bu ekonomik kaynaklı kalkışmalardan bağışık kalabilmişti.

Ama, bu yılın başlarında, MBS özelleştirme uygulamasında kötü bir şekilde öğreniyordu ki Batı’nın neoliberal cancağızı olmanın maliyeti yüksekti. Bu konumda sadece Veliaht Prens olarak kendi pozisyonu değil, aynı zamanda Suudi hükümetinin tümü tehlike altındaydı.

Oyunu oynayacak başka bir prens arayışı

Kaşıkçı olayının sonucu olarak önemli yayınlardan çeşitli haberler artık MBS’nin yerine başkasını getirme çabalarının başladığını yazıyor. Fransa’nın Le Figaro gazetesine göre, MBS’nin yerine yavaş yavaş Suudi Arabistan’ın son zamanlarda Washington elçiliği yapmış kendisinden daha küçük kardeşi Halit bin Selman getirilecek. Bu seçim önemlidir çünkü o güçlü kuvvetler MBS’nin söz verip de yapamadığı özelleştirme reformlarına karşı çıkacak eski Veliaht Prens Muhammet bin Nayef ya da Suudi Sarayı’ndaki başka yaşlı biriyle değil de MBS’yi McKinsey taraftarı bir ²küçük Arap prensi² ile yerinden edecekler.

Halit bin Selman Washington Post’ta çıkan bir yazısındaı neoliberal Vizyon 2030 planına desteğini açıkça anlatıyor. Bu plan hakkında Halit bin Selman “ekonomik çeşitlilik için kapsamlı bir plan olduğu kadar bu toplumsal ve kültürel bir reformdur da” demektedir. Ama Halit bin Selman ağabeyinin dediklerini de tekrarlayarak “eski yolumuz sürdürülebilir bir yol değildi” diyor. Yemen’de soykırıma varan Suudi savaşını da kapsayan günümüz Suudi politikalarını destekleyen görüşlerini anlatmanın ötesinde Halit hakkında fazla bir şey bilinmiyor.  Bilinen, genç yaşından dolayı yeterli siyasî deneyimi olmadığı ve Suudi Krallığı Hava Kuvvetleri’nde savaş pilotluğu yaptığı. Ancak, Suudi elçisi olarak ABD’de her iki partinin güçlü milletvekilleriyle görüştüğü gibi silah üretim şirketi Lockheed Martin yetkilileriyle de görüşüp bu süreçte kişisel bağlar kurmaktadır.

Ancak, Kaşıkçı olayı Halit bin Selman üzerine de yeni şüpheler getirmiştir. 2018 yılının başlarında tam da Kaşıkçı “Arap Dünyası için Hemen Demokrasi (DAWN)” adlı Suudi karşıtı örgütü yaratma çalışmasında iken Halit, Washington’daki Suudi Elçiliği’nde Kaşıkçı ile kişisel olarak görüşmüştü. NBC haberlerine konuşan Kaşıkçı’nın arkadaşları toplantının rahat bir havada yapılmış olduğunu ve ancak 30 dakika sürdüğünü söylemişlerdi. Toplantıda neler görüşüldüğü ise halen bilinmiyor.

MBS yerinden edilecek mi? Baskılar ve politik tehditler veliaht prensi neoliberal tarafa götürebilir. Göreceğiz.

Şu anda kesin bilinen MBS’nin idareyi eline geçirmesi, neoliberal reformları yapmaya ve ABD’den büyük miktarda silah satın almaya söz vermesi üzerine uluslararası seçkinler ve Trump hükümetinin desteği sayesinde oldu. Ancak, Kaşıkçı’nın ortadan yok olmasından aylar önce MBS bu her iki anlaşmayı da ciddi şekilde tehlikeye soktu ve kendisinin gücü elinde toplamasına arka çıkanları sinirlendirdi. Bu kadar güçlü çıkar çevrelerinin gönlünü almak pek de kolay olmayacak. Bazıları için MBS gibi bir tiranın uluslararası seçkinlerce bu kadar kuvvetli baskı alınması ironik ve hatta eğlenceli gelebilir ama dikkatli olmak yararlı olacaktır. Gerçekten de Vizyon 2030 tümüyle uygulanırsa (MBS ya da ardılı tarafından) neoliberalizmi Suudi halkına zorlamak ülkeyi çok dengesiz bir hale sokacaktır. Benzeri bir durum bu yıl daha önce MBS’nin bu reformları uygulamaya başlaması sonucu oluşmuştu.

Küresel güç oyuncularınca uygulanan yoğun baskı her şeyden önce MBS’nin iktidarda kalma gücünü tekrar gözden geçirmesini ve kesinlikle oluşacak itirazlara rağmen nefret edilen “reformları” ülkesinde uygulamaya sokmasını getirebilecektir. Eğer MBS’nin eski kararları bize olacakları gösteriyorsa halktan gelecek itirazları zor yoluyla ezmeye uğraşacaktır. Bu olursa, daha pek çok kişinin Kaşıkçı’nın akıbetine uğrayacağını bekleyebiliriz. Suudi Arabistan, bu durumda, karşıtları için daha da yaşanması zor bir duruma gelecektir.

26 Ekim 2018

[MintPressNews’teki İngilizce orijinalinden Mehmet Bayram tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann