Aynı suçun ortakları – Gökçer Tahincioğlu (T24)

Gün gelir, ifade özgürlüğünün ne olduğu ve olmadığı net biçimde anlaşılır

Hafızasız bir toplum olmanın en kötü tarafı, geçmişin öyle başını bir yere çarparak, bir kaza geçirerek unutulmuş olmaması.

Hafıza, bir kaza sonucu ortadan kalkmadığına göre, geriye seçenek olarak anımsamamayı seçmek kalıyor.

Anımsamayı istememenin temelinde ise maalesef çekilen acılarla yeniden boğuşmak istenilmemesi yatmıyor.

Tek bir nedeni var. Başkalarının yaşadıklarını umursamamak, kötücül duygularla içten içe sevinmek, sevmediğin görüşleri savunanların beter olmasını dilemek.

Bu nedenle birileri idam da edilse, işkenceden de geçirilse, tecavüze de uğrasa, birilerinin yaşamı bütünüyle elinden de alınsa, bu dev kıraathanede oyun hep devam ediyor.

* * *

12 Eylül karanlığına karşı hazırlanan Aydınlar Dilekçesi kamuoyuna açıklandığında imzası olanlar hain ilan edildi.

“Hain” olarak kodlananlara yapılan uygulamalar aniden, birden bire gelişmiyor. Toplumun değilse de devletin bir hafızası var.

Adet üzere imza atanlar hakkında savcılık soruşturma açtı, Devlet Başkanı Kenan Evren’in hain ilan ettiği aydınlar ifadeye çağrıldı.

Kimi Türkiye’nin geleceğini düşünerek imza attığını savunup bedel ödedi. Kimi, pişpirik oynarken dilekçeye imza koyduğunu, toplu konut dilekçesi sandığını belirterek tarihe geçti.

Bugün okununca yüz ekşitilen ifadelerin sahipleri, o dönemde sıkı sıkıya sahiplenildi.

* * *

Çözüm süreci sonlanıp, operasyonlar yeniden başladığında, hendek kazılan il ve ilçelere operasyon yapılması gündeme geldi.

Kent merkezlerine operasyon alışılmış değildi. Sonuçları vahim olabilirdi. Hem örgütün de yıllardır kent merkezlerinde çatışmayı arzuladığı söylenmiyor muydu, nasıl böyle bir risk alınıyordu? Operasyonları destekleyen büyük toplamın yanında, bunları düşünen insanlar da vardı.

Bir grup akademisyen bir metin hazırladı. İçeriğini beğenin ya da beğenmeyin, taraflı bulun ya da bulmayın sadece bir metin.

Metin imzaya açıldı. Bini aşkın akademisyen bu metni imzaladı. Kimi çağrı kısmına katılıyordu, kimi tamamına, kimini bazı kelimeler rahatsız etti, kimini hiçbir yeri.

Metnin dili sertti, tepki çekebileceği de belliydi ama amaç zaten bir tartışma zemini açmaktı.

Kimden ve nereden gelirse gelsin, hak ihlali iddiaları soruşturulmalıydı.

Kimi akademisyen ailesinin yaşadığı ilçede de operasyon yapılmasından çekiniyor, kimi operasyon yapılan ilçeden ailesinin göç etmek zorunda kalmasına kızıyordu. Kimi doğduğundan her türlü şiddete karşıydı, kimi bunun felakete yol açacağına inanıyordu.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metne böyle imza atıldı. Ama kimilerine göre akademisyen dediğin boğazda viski kadehi tokuşturan bozguncu biriydi ve imzayı da kahkahalar eşliğinde, bu ülkenin gencecik asker ve polislerinin düşecekleri durumları düşünerek, ülke bölünsün diye atmıştı!

Elbette böyle olmamıştı. O akademisyenlerin büyük bölümü, Anadolu’nun kimsenin uğramadığı kentlerinden, kasabalarından gelip çok güç şartlarda okumuş, ülkenin bütün yoksul çocuklarıyla kader birliği yapmıştı. Hem öyle olmasa ne olurdu ki?

Hemen hepsi, herkes kadar ülkesini seviyordu. Hepsi, ülkedeki tüm insanlar için iyi bir yaşam arzuluyordu. Suçla, şiddetle ilgileri yoktu. Bilgileri ve sözleri vardı, sadece onu söylüyorlardı.

O bildiriye karşı başka bir grup akademisyen de bildiri imzaladı. Sert eleştiriler yapıldı, bildirinin taraflı ve saldırgan olduğu, devleti suçladığı, örgütü ise eleştirmediği söylendi. Tam da bu tartışma ortamında kalabilirdi. Varsa karşılıklı hatalar, entelektüel bir ortamda tartışılabilirdi.

Öyle olmadı, insanlar linç edildi.

* * *

15 Temmuz darbe girişiminde, darbeye kalkışanların kim olduğunu gayet iyi bilen ve başarısız olmaları dileğini neredeyse tüm toplumla birlikte paylaşan akademisyenler, darbecilerle bir tutuldu.

Darbeyle ilgisi olmamasına rağmen sadece kurum kanaati ile ismi listelere giren yüzlerce insanla birlikte, akademisyenlerin de büyük bölümü ihraç edildi.

Yetmedi, haklarında terör örgütü propagandasından dava açıldı. Üstelik hakkında dava açılan ilk dört imzacı akademisyenin terörle değil, TCK 301’den* yargılanmaları gerektiği yönündeki mahkeme kararına rağmen.

Yıl boyunca akademisyenler hakkında İstanbul’da açılan davaların duruşmalarını takip eden Bianet’ten Tansu Pişkin’in müthiş derlemesi, yargılamaların ne kadar hukuki olduğunu da ortaya koyuyor.

Gariplik, aynı bildiride imzası olduğu için suçlanan akademisyenlerin her biri hakkında ayrı dava açılması ile başlıyor. Örneği bulunmayan bir uygulama.

Farklı mahkemelerde görülen davaların duruşmalarında, hakimlerden “Türk müyüz Avrupalı mıyız belli değil”, “Siz bizim taleplerinizi reddedeceğimizden nasıl eminseniz biz de sizin savunma yapmayacağınızdan eminiz”, “Geçelim bu fasarya kısmını”, “Beşiktaş’ta boğazda oturup viski içmekle olmuyor”, “Bildiri yazmak yerine para toplayıp gönderin oradaki insanlara” gibi enfes tepkiler geldi.

Davalar ayrı ayrı açılmıştı ama nasılsa mahkemelerin büyük bölümünün kararları aynıydı!

293 akademisyenin yargılandığı duruşmalarda 122 akademisyen savunma yaptı. 38 akademisyene 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi, hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Otomatik ceza ve hüküm.

1 akademisyen 1 yıl 6 ay, bir akademisyen de 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası aldı.

Mahkeme, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını istemeyen bir akademisyenin cezasını, cezada artırım yapmasına rağmen, “olumlu kanaat” gerekçesiyle 2 yıl erteledi. Ertelenmesi isteniyordu cezaların zira. Sadece iki akademisyenin cezası ertelenmedi.

Daha garip olan ise mahkemelerden dördünün diğerlerinden farklı olarak, TCK 301’den yargılama yapma kararı almasıydı.

Akademisyenler aynı eylemi yapmışlardı ama yargılandıkları suç ve mahkemeler farklıydı.

* * *

Nedense örgüt talimatı ile hareket ettiği söylenen akademisyenlere örgüt de sahip çıkmadı!

İhraç edildiler, koca koca profesörler, kıt kanaat geçinen asistanlar ekmeğini taştan çıkarttı. Kimi çocuğunu okuldan aldı, kimi ailesinin köyüne yerleşti, kimi el işleri yaptı.

İhraç edilmeyenlerin de başına gelmeyen iş kalmadı. İsimleri listelere girdi, akademik çalışmaları bitirildi, her yeni gün yeniden kürek mahkumluğuna mahkum edildi.

Gün gelir, ifade özgürlüğünün ne olduğu ve olmadığı net biçimde anlaşılır.

Geçip giden hayatlar mı, mühim değil, gün geçer, iki belgesel çekilir, yeniden unutulur.

Zira bu toplum, net biçimde hafızasızdır.

Kaynak: T24