05 17 ile feminist mücadelenin izini sürmek… – Hülya Osmanağaoğlu

05.17’nin her bir sayfasında hem patriyarkanın hem de feminist mücadelenin ne olduğunu tüm kadınların gündelik hayatından parçalarla çok sade bir dille ama derin bir kuramsal arka planla okumak mümkün

AKP’nin 16 yıllık iktidarı memleket sathındaki tüm politik dizilişleri yeniden biçimlendirdi demek yanlış olmaz. Kadın hareketi ile feminist hareket ilişkisi de bu süreçte yeniden şekillendi. 2007’de Novamed Kadın Grevi ile Dayanışma Platformu ile başlayan süreç feminist hareketin, neoliberalizmin kadın emeği politikaları ve patriyarka arasındaki ilişkiyi öne çıkarmasıyla belirlendi. Feminist hareketin AKP’nin aile politikaları ile erkek şiddeti ve özel olarak da kadın cinayetleri arasındaki bağlantıya ilişkin teşhir ve tepkisi bir bütün olarak kadın hareketinin direniş çizgisini de belirledi. Eskisine oranla çok daha sık yan yana gelen kadın hareketi ve feminist hareket ayrımları değil ortaklıkları öne çıkarmayı başararak yol yürümeyi öğrendi. Özellikle 2011 seçimlerinden hemen sonra AKP’nin kadın düşmanı politikalarının sadece kadınların değil tüm ülkenin gündemini beliler olması kadın mücadelesine gözlerin dikilmesine neden oldu.

Gelinen noktada AKP’nin kadın düşmanı saldırganlığı karşısında kazanımlarımızı ve haklarımızı koruma siyaseti feminist hareketin ve bir bütün olarak kadın hareketinin gündemini belirliyor. Ancak bu kazanımlar ve hakların hangi süreçlerde nasıl elde edildiği hep bir belirsizlik perdesi ardında adeta görmezden geliniyor. 2003’ten beri örgütlenen 8 Mart feminist gece yürüyüşlerine on binlerce kadının katılımını belirleyen politikalar da 1986’da CEDAW imza kampanyası ile başlayıp 1987’de dayağa karşı yürüyüşle ilk kez sokaklara çıkan feminist hareketin, bugün kanıksanan hangi kazanımların politikasını yaptığı da çoğu kez bilinmezden geliniyor ya da bilinmiyor.  Bugün AKP’nin aileyi koruma politikaları ile bir şekilde meşrulaştırmaya çalıştığı erkek şiddetine karşı feministler 1987’de sokağa çıkmıştı. Eşinden dayak yediği için boşanmak isteyen bir kadının davasını bir erkek hakimin “kadının karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” diyerek geri çevirmesi sonucunda örgütlenen dayağa karşı kampanya sürecinde, neredeyse tüm sosyalist solun hedefi haline gelmiş, bölücülükle suçlanmışlardı. Feminist harekete yönelik eleştirilerin o günlerden bu günlere pek de değişmediği ortada kuşkusuz. Ama AKP yöneticileri “kadın erkek eşit değildir” dedikçe tepki veren erkek toplumsal muhalefet, 1990’da kadınların kocadan izin almaksızın çalışmasına olanak tanıyan 159. Madde değişikliği sırasında da feministlere neler dediğini unutmuşa benzer. Tabi bu hakların feminist kampanyalarla kazanıldığını da…

1980’lerden itibaren feminist hareket hem okudu hem tartıştı hem yazdı hem de bir araya gelerek feminist mücadelenin yöntemlerini ve yolunu belirledi. Teorinin sosyalist hareketten erkeklerin ya da akademinin alanı olarak düşünüldüğü yıllarda, feminist mücadele içindeki kadınlar feminist teoriyi Türkiye koşullarında güncellerken hareketin politik yönelimini de belirliyorlardı. İlk bildiriler, basın açıklamaları, broşürler ve dergiler bizzat mücadelenin içinde kendi hayatlarını da değiştiren feminist kadınların yazılarıyla ortaya çıktı. Ayşe Düzkan da bu dönemin en çok yazan kadınlarından biri oldu. Feminist bir yayın kolektifi olarak faaliyet gösteren Güldünya Yayınları’ndan çıkan kitabı 05 17’nin önsözünde Ayşe Düzkan bu süreci şöyle anlatıyor:

o yıllarda feminizmi tercih etmiş çoğu kadın gibi 1980 öncesinde de siyasetle ilgiliydim. ama siyasi varoluşumu, özellikle de yazarlığımı belirleyen o deneyim olmadı. beni yazmaya teşvik eden süreç 17.05 tarihli mitingi oluşturan ve daha sonra türkiye’de feminizmin bir hareket halini aldığı kurucu yıllardır. bu hareket, bu hareketin ilham ettiği fikir ve bakış açısı olmasaydı bu kadar yazma ihtiyacı duymazdım. o yılların, o yıllarda yaşadığım/ız dışlanmanın bir çok açıdan kişiliğimi de şekillendirdiğini bana ve  -yol arkadaşlarıma- tarifsiz bir güç kattığını düşünüyorum[1].

05 17 sadece feminizm yazılarından oluşmuyor. Ayşe memleketteki ve dünyadaki siyasal gündemlere ilişkin gazete ve web sitelerine yazdığı yazılarından bir seçki yapmış. Ancak kitabın önsözünde ve kitapta yer verdiği kimi metinlerde belirttiği üzere siyasal bakışını oluşturan şeyin feminist metodoloji olduğunu görüyoruz. İsrail -Filistin meselesinden Gezi İsyanı’na, Ekim Devrimi’nden Sevinç Özgüner anısına yazdığı yazılara hep feminist bakış açısının belirleyiciliği hissediliyor.

Feminist hareket ve feminist mücadele açsından ise 05 17’deki feminizm yazıları üzerinden Türkiye’deki ikinci dalga feminist hareketin başlangıçtan bugüne izini sürmek mümkün. 05 17, 1989’daki 8 Mart mitinginde Ayşe’nin kaleme aldığı, kolektif olarak çerçevesi belirlenen konuşma metniyle başlıyor. Ardından 1997’de sosyalist kadınların, sendikalardan kadınların, Kürt kadın hareketinin ve feministlerin bir araya gelerek gerçekleştirdikleri “artık örgütlü” 8 Mart kadın mitinginde yine Ayşe’nin kaleme aldığı, miting bileşenlerince politik çerçevesi kolektif olarak belirlenen konuşma metnini okuyoruz. Bu iki metni peş peşe okumak 8 yıl içinde Türkiye’de feminist mücadelenin nasıl bir çizgide yol aldığını göstermenin ötesinde dönemin kadın hareketi ve feminist hareketin yan yana geldiği politikalarla bugünü karşılaştırmayı da fazlasıyla mümkün kılıyor.

Ayşe, feminist mücadeleye dahil olduğunda kendini tanımladığı maddeci/radikal feminizmin kuramsal çerçevesini anlattığı “maddeci feminizm: radikal ve devrimci” başlıklı yazısında Firestone’un hakkını teslim ederek ağırlıklı olarak Delphy’ye dayandırdığı radikal feminist yaklaşımının kadın devrimi perspektifini son derece anlaşılır bir dil ile anlatıyor. Sosyalist hareketin önemli tartışma başlıklarından siyasal devrim – toplumsal devrim ikilisini kadınların kurtuluşu bağlamında yeniden tariflerken niteliksel kopuş- feminist bir toplumsal devrim ilişkisini tartışıyor.

Kitaptaki yazılar boyunca (ki kimileri Ayşe’nin değişik toplantılarda yaptığı konuşmaların metinleri) dünden bugüne özellikle erkek şiddeti- egemenlik ilişkisi konusunda, neden- sonuç bağlamıyla, feminist hareketin değişen vurgu farklarının aslıda önemli bir feminist tartışmanın başlıkları olduğunu görüyoruz. Eşzamanlı olarak Ayşe’nin yazılarında ikinci dalga feminist hareketin yükseldiği sosyal devlet yıllarından neoliberalizmin hüküm sürdüğü bugünlere gelişte, özellikle erkek şiddeti- sığınak politikaları bağlamında, dünyada ve Türkiye’de yaşanan politik değişimlere ilişkin feminist hareket açısından çok önemli tartışmaların izini sürmek mümkün.

Kadınların barış mücadelesinin özellikle son yirmi yıldır Türkiye’de kadın hareketinin gündemini nasıl belirlediğini feminist harekete ilişkin her tarihsel seçkide fark ediyoruz. Ayşe’nin 05.17’de yer alan yazılarında ise sadece doğrudan kadınların barış mücadelesine ilişkin metinlerle değil Ortadoğu ve dünya siyaseti bağlamındaki metinlerle de feminizm- militarizm- erkek şiddeti ile emperyalizm arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran bir perspektif söz konusu. Bu anlamıyla tam da bu yazının başında değinildiği ve Ayşe’nin de kitabını önsözünde belirttiği üzere feminist metodolojiyle siyaset okuması yapmanın ne anlama geldiğini en belirgin kılan metinlerin savaş-militarizm- erkek şiddeti -emperyalizm bağlamındakiler olduğunu söyleyebiliriz.

05.17’nin her bir sayfasında hem patriyarkanın hem de feminist mücadelenin ne olduğunu tüm kadınların gündelik hayatından parçalarla çok sade bir dille ama derin bir kuramsal arka planla okumak mümkün. Kitap boyunca hem tartışıyor hem de feminist mücadelenin aldığı yol ve kadınların hayatında yaşanan dönüşümler üzerine düşünüp umutlanıyoruz. Kitabın sayfaları ilerledikçe bıraktığı ruh halini ise yine Ayşe’den alıntıyla tariflersek “İyi ki feministiz dünyanın, birbirimizin ve kendimizin en çok buna ihtiyacı var.”

[1] Ayşe Düzkan önsöz’de de açıkladığı üzere yazılarında büyük harf kullanmıyor o nedenle bu yazıda ondan yapılan alıntılarda Ayşe’nin yazı tarzı kullanılacak.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann