Notabene Yayınları beş edebiyat kitabını okurla buluşturuyor

Nota Bene Yayınları, beş yeni edebiyat kitabını okurla buluşturuyor. Mehmet Sürücü’nün “Ah Kamilâ”, Arzu Eylem’in “Çok Çağı”, Akın Çokuğurluel’in “Çobanaldatan”, Aysu Arslantürk’ün “Panayırda” ve Ertan Meyan’ın “Önsevişmesiz Çocuklar” kitapları raflardaki yerlerini aldı

Mehmet Sürücü’den Ah Kamilâ

Mehmet Sürücü bir öykü kitabıyla karşılıyor sonbaharı.

Betimleme ve atmosfer ustası Sürücü, yazı masasından değil sahici bir dünyadan sesleniyor okura. Yalnız o dünya, yazarın kaleminin ucunda, suya değen söğüt dalları gibi incecik eğiliyor, rüzgârda sallanan örümcek ağı gibi dalgalanıyor, uykulu bir köpek gibi esniyor, rüzgârla denize sürüklenen soğan kabuklarının rengine bürünüp sürrealist bir dünyada yol alıyor. Sıradan imgeler büyülü bir dünyada, bir ressamın fırçasından çıkmışçasına bambaşka ve olağanüstü bir niteliğe bürünüyor. O zaman onun gibi görmek istiyor okur ya da onun gözüyle bakmayı deniyor bu kez imgelere. Soğan kabuğu rengine bürünmüş paskalya yumurtaları gibi, en sıradan şeyleri mor renge batıran bir yazar Sürücü. Adeta mor ustası. Onun dilinde peygamberdevesi, bu nedenle Kamilâ oluyor belki de. Mehmet Sürücü acelesiz. Meselesi ömür değil çünkü, bugün ya da kalabalıklar da değil. Islıktan uğultuya, uğultudan inlemeye, inlemeden çığlığa dönen sesleri dinliyor, deniz suyuyla çalkalıyor bulduğu her şeyi, tuzdan nemden geriye kalanlarla türlü renkte, şekilde, büyüklükte, aslını bir tek kendisinin bildiği yapılar kuruyor önümüze.

Arzu Eylem’den Çok Çağı

Arzu Eylem iki öykü kitabından sonra bir romanla çıkıyor karşımıza.

İki farklı dünya. Birisi kül tepelerinin ardında, susuz, denizsiz, şiirsiz, aşksız, insansız Beta. Diğeri yemyeşil, gecesiz, kışsız, şiirli, şarkılı, düşlü, renkli Alfa. İki dünyayı buluşturansa gittikçe sönen Güneş. Beta’yı küle çeviren Elitler nükleer felaketin yaklaştığını anlayınca Alfa gezegenine göç ederek, sayıca kendilerinden çok olan Çirkinleri, Beta’da kaderlerine terk ederler. Yüzyıllar sonra Güneş’in sönmeye yüz tutması iki halkı yeniden buluşturur. Çirkinler Kusursuzlara, Elitler Mutlara dönüşmüştür. Kusursuzlar yapay zekâlarla yaşarken, Mutlar doğayla buluşur ve ilkel komünal yaşama geçer. Evrenin geleceği iki dünyanın sil baştan yazacağı hikâyeye bağlıdır.

Çok Çağı, aşkı yeniden icat etmek için yollara düşen Tamur’un ve atalarının geride bıraktığı çaresizlikle yüzyıllar sonra yüzleşen Mutların hikâyesi. Çok Çağı, içinde Gılgamış’ı, Nuh Tufanı’nı ve pek çok mitolojik öyküyü saklayan; dünü, bugünü, geleceği saran bir dram. Hem ütopya, hem de distopya. Doğayı, aşkı, şiiri teknolojiye kurban eden insanlığa dair bir bilimkurgu. Aslında Çok Çağı, Tamur’un evrene sığmayan kocaman yüreğini anlatan tanıdık bir aşk romanı.

Akın Çokuğurluel’den Çobanaldatan

Akın Çokuğurluel, iddialı ve sarsıcı bir kitapla, üçüncü romanı Çobanaldatan’la okurların karşısına çıkıyor. Yazar, diğer kitaplarında da dikkat çeken akıcı üslubu, dışımızdaki dünyanın düzeniyle uğraşan konu seçimi ve ince bir zekâyla oluşturduğu olay örgüsüyle hayatın, ölümün, kabullenişin, varoluşun sırlarını da bağırıyor. Tüm sessizliğiyle.

Dinlemeye hazır mısınız?

Yan komşunuz geceleri duvarlara sloganlar yazan bir isyankâr. Evet, içe kapanık o genç çocuk… Efendi de bir çocuktu hâlbuki.

İnanamadınız değil mi?

Hayatın kırılma anlarından sonra kırılgan insanların savruldukları yolları göreceksiniz bu kitapta; bir yalandan sonra kaçtığınız kuytu, bir ölümle başınıza çöken dünya, bir aşk sonrasında yuvarlandığınız girdap.

Acıların hiçbirinin gerçek olmadığına kendinizi inandırarak, dizinizdeki çiziklerle, ellerinizdeki yaralarla uyusaydınız geceleri, sabah uyandığınızda kanayan yaralarınıza bakıp tekrar başlasaydınız aynı güne…

Her adım yavaş. Her çözüm boş. Her düşünce eskimiş.

O, duvarlara yazılar yazıyor. Siz ne yapardınız? Nasıl uzaklaşabilirdiniz kaçtığınız şeyden?

Kendinizden.

Aysu Arslantürk’ten Panayırda

Öykü ile şiirin birlikte uyuduğu bir kitap Panayırda!

Kitapta birbirine uymaz görünen tüm parçalar birleşiyor. Afrika’nın Tanrı Dağı’na tapan kabilesinden, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde yaşayan bir uşağa; Balkan şarkıları yükselen köhne bir tavernadan, Anadolu’nun çay kokulu evlerine; Kuzey Avrupa’nın sık ormanlarından, Halep’in bakır cezvelerinde Türk kahvesi fokurdayan meydanına. Yüzyıllar öncesinden bugüne, bugünden yıllar sonrasına… Aysu Arslantürk, Batı’nın varoluşsal sancılarına, ümitsiz serzenişlerine sırtını dönüyor. Gerçek bir cevap arayışı ile yedi öyküde zihni zorlayan bir dünya gezintisine çıkarıyor okuru ve her öyküyü takip eden yedi şiirle, tasavvufu yeniden yorumlayarak coğrafyamıza bırakıyor.

Arslantürk, günümüzün sıkıntılı edebiyatından biraz olsun uzaklaşıp kadim sorgulamalar içeren Doğu kültürünün çok bilimli, çok kültürlü yapısına yaslıyor metnini. Biçimsel olarak yedi basamaklı düz bir çizgide ilerleyen kitabın sunduğu akıl oyunları sema etmenin yahut bir incirin yapısının içerdiği çokluğu önemsiyor. Panayırda, alt metinleri bağlamında zengin ve kat kat açılabilen bir öykü kitabı… Yazarın okurla da bir derdi var; okuyucunun kendini bırakmasını istiyor, tarlalarla gök yer değiştirinceye kadar hem de. “Mavi buğdaylar” ayırdığımız her şeyi birleştirmemiz için bir davet. Batı kültürü ve davranışına hâkimiyetini belli eden ve yüzünü Doğu’ya dönen metinlerde, bir ödünç alma değil yazarın yaptığı, tuttuğu kavrama, elinin izi çıkıyor.

Yazar ve okuru arasında muhteşem bir boşluk var; bir uyanış, bir aydınlanma, bir birlik daveti ile sunulan eserlerde okur, serbest! Düşünme alanı geniş ve katmanlı. Taverna öyküsü biterken kulağınızda üç el silah sesi ile kalıyorsunuz, karakterlerden kimi yaşatmak istediğiniz size bırakılıyor.

Kitabı bir panayıra çeviren, aslında eserlerdeki örtülü göndermeler. Tüccarların selamlaştığı “mülahham at sineği”nin Sokrates olduğunu, “Siyah ipliği olmayan kilimi dokuyan kimin annesi?” dizesini okurken Anadolu’da siyah ipliğin hüznü temsil ettiğini, Anma’yı okurken Kraliçe Viktorya dönemine hakim olmanın öyküyü ters yüz edebileceğini, “Berimsel yıkılacaklar” dizesindeki ‘berim’ sözcüğünün ODTÜ’lü bir hocanın bilişim alanında ‘computing’e alternatif olarak Türkçe’ye kazandırmaya çalıştığı bir sözcük olduğunu, Tanrı Dağı’nda tanrıların mabedi ile karşılaşmak için bu yüksek dağa tırmanan bir Afrikalının yaşadıklarının aslında dağcıların yüksek irtifada yaşadıklarına ne kadar paralel olduğunu fark etmek, yeni nesil edebiyatçılara bakış açısını değiştiriyor.

Ertan Meyan’dan Önsevişmesiz Çocuklar

Önsevişmesiz Çocuklar,  normal şartlar altında (N.Ş.A) başka bir coğrafyada olsa gülünemeyecek bir dünyayı, tam da bize özgü sıcak, içten bir anlatımla okurun önüne seriyor. Yer Erzurum. Kahramanlar, Erzurum’da üniversite okumak zorunda (!) kalan öğrenciler! Gülecekken burnunuzun direğini sızlatacak, kahkahalar atarken gözyaşlarınızın boşanacağı, milli olmayan yerli bir roman. Aşkı, gençliği, eğitim sistemini, düzeni sorgulamıyor Önsevişmesiz Çocuklar; “Buyur buradan yak!” diyor. Gençliğin “memleket”le olan imtihanı, bu imtihanda sınıf geçmenin imkânsızlığı…

Palandöken eteklerinde çocukluklarıyla, en çok da babalarıyla hesaplaşan iki gencin, babalarının yaşamını tekrar etmemek için “Erzurum”la verdikleri dişe diş mücadelede kazanan kim olacak? Erzurum, kızlı erkekli gençliğe nefes aldıracak mı? Bir taşra üniversitesinde kendi dillerini, yollarını bulmaya çalışan kılavuzsuz çocukların büyüme sancıları; ilk sarhoşluk, ilk cinsellik, ilk aşk, parasızlık, arkadaşlık, rekabet, küçük kasaba sıkıntıları…

Ertan Meyan, yarattığı anti-kahramanlarıyla, bu memlekette hayatla baş etmenin zorluklarını, yine de yılmadan, vazgeçmeden ayakta kalma çabası içinde olan “bizler”i anlatıyor:

“Biz önsevişmesiz, çat çat dünyaya gelmiş çocuklarız. Gerçekten bak. Aşk meyvesi falan olduğunu mu düşünüyorsun? Yabani meyveyiz biz dostum. Yağmur yağmış, güneş çıkmışsa ne âlâ, yoksa Allah’a emanet büyümüşüz. Tadımız ekşi bizim, olmamışız. Anlıyor musun? Kötü babalar, kötü öğretmenler, kötü kadınlar düşmüş hep payımıza. İyi çocukların payından arta kalanlar…”

Sendika.Org

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann