Murat Çidamlı ile “Piraye” oyunu üzerine söyleşi | Gizli gizli Nazım okumaktan sahnede Nazım’ı canlandırmaya…

3 Haziran 1963. Büyük şair Nazım Hikmet Ran’ın aramızdan ayrıldığı gün. Aradan geçen 55 yılın ardından Nazım’ın ve Piraye’nin adı tiyatro seyircisinin salonu doldurması için yetiyor da artıyor bile. Bunu geçtiğimiz günlerde Ankara’da Şinasi Sahnesi’nde oynanan olan “Piraye” isimli oyunda bir kez daha görmüş ve doğrulamış olduk.

Oyun, Nazım Hikmet’in mahpusluk sürecinde Piraye’ye yazdığı mektupların, baskı ve zorlukların arasında yazdığı şiirlerin bir uyarlaması. Nazım’ı canlandıran ise ödüllü tiyatro sanatçısı Murat Çidamlı. Çidamlı, Piraye’de yalnızca oyuncu olarak değil aynı zamanda mektupları oyunlaştıran ve yönetmenliğini yapan kişi. Oyunu izledikten sonra randevulaştığımız Çidamlı, Sendika.Org’a bir yandan çocukluğundan başlayan Nazım sevdasını, bugün Nazım’ın ne anlama geldiğini, oyunu hazırladığı Psikosof Tiyatro Poetikası’nı anlatırken diğer yandan da tiyatroyla icracı ya da izleyici olarak bağ kurmak isteyenlerin karşılaştığı zorluklara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

“Nâzım’ın, 1933’ten 1950’ye kadar, on yedi yıl boyunca, çeşitli cezaevlerinden kendisine yazdığı mektupları, Piraye bir tahta bavulda saklardı. Ceviz ağacından yapılmış, 41 x 26 x 14 cm boyutlarında küçük bir tahta bavul. Küçük olduğu için, belki “çanta” demek daha doğru. Bu ceviz çantayı ona Nâzım sanırım Çankırı Cezaevi’ndeyken yapmıştı.

(…)

Bu kitaptakiler, Nâzım’ın Piraye’ye yazdığı mektupların hepsi mi? Çantadakilerin hepsi…

Belki bir gün başka yerlerden de bir şeyler çıkar, bilemem.”

Memet Fuat’ın Piraye’ye Mektuplar kitabına yazmış olduğu ön sözden kısa bir kesit

“BİZİM KUŞAK İÇİN ÇEKİCİ OLAN HER ŞEYDEN ÖNCE NAZIM’IN İSYANIYDI”

“Piraye” oyununda Nazım Hikmet’i canlandırıyorsunuz. Nazım’ın komik suçlamalarla tutuklandığı süreçte Piraye’ye gönderdiği mektupları ve hapishane sürecinde yaşadıklarını görüyoruz. Bir oyuncu olarak “Nazım olmak” sizin için ne anlam ifade ediyor?  Neden Nazım, neden Piraye?

Ben 12 Eylül döneminde çocuktum henüz. Bu dönemde Nazım’ın dizelerinin yakıcı-kavgacı birer slogan olduğunu gördüm. Nazım kitaplarının saklandığını ve alelacele yakıldığını… 12 Eylül sonrasının sıkıntılı gecelerinde insanların duygularını, Nazım’ın dizeleriyle ve bu dizelerden üretilmiş şarkılarla ifade ettiğinin tanığıyım.

Sonra ilk gençlik çağımda, Nazım’ın, Yesenin’in, Mayakovski’nin ve bütün isyankar şairlerin meşin ceketini giydiği bir gençlik çağında, ben de savurdum, mısralardan oluşan mermileri anlayışsız bir kalabalığın çöken ahlakına karşı… Bizim kuşak için çekici olan, her şeyden önce Nazım’ın isyanıydı. İnandıkları ve yeni bir dünya arzusuyla aştığı mesafeler… Hapiste bir devrimci, Hindistan’daki Benerci için bir ağıt yakabilirdi pekala. İşte bu, mesafeleri, hatta çağları aşan bir olgu. Bir de Türk dilinde yarattığı yenilik, hala etkisini sürdürmekteydi. Daha “yeni” çok şey yazıldı Nazım’dan sonra ama destansı şiir anlamında belki de hâlâ aşılamamıştır.

Sonra konservatuvar yıllarında Nazım’ı biraz gizli okumak… Hocalarımın da biraz gizli Nazım hayranı olduğunu keşfetmek… Nazım’ın tiyatro düşüncesiyle tanışmak… “Nazım büyük şair ama piyesleri biraz zayıf” cümlesini çeşitli saygın tiyatro insanlarının ağzından duymak… Gizlice öğürmek… Daha çok anlamaya çalışmak… Sonra ilk profesyonel oyunum, değerli rejisör, hocam Ergin Orbey yönetiminde, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, “Ferhad ile Şirin” de koro rolüyle sahneye çıkmak… Çok şey öğrendim o oyundan. Bir yıl sonra Diyarbakır’da aynı oyunda bu kez Ferhad rolüyle sahneye çıktım, bu kez daha çok şey öğrendim. En çok da oyuncu olarak kendimi nasıl korumam gerektiğini. Bir yıl sonra tiyatrodaki üçüncü reji çalışmam “Sevdalı Bulut” ile oldu. Konservatuvardan dört adet yetenekli öğrenci ile çalıştık. Tuncel Kurtiz’in, “Şeyh Bedreddin Destanı”  yorumu “Bedr” oynanıyordu o yıllarda ve hepimiz çok etkilenmiştik. Şaman oyuncu olabilmek için on kilometre dağda koşup, 1000 mekik çekiyorduk.

Nazım’ın oyunlarını sahneye taşımak için pek çok girişimim oldu. Politik atmosfer ve benim kurumsal ilişkilerim pek uygun olamadı şu 20 yılda, Nazım’ı sahneye taşımam için. Nazım’a yakışmayacak bir projenin içinde olmayı da hazmedemedim. Derken eski dostum yapımcım Hasan Acar “Piraye” için yazılmış şiirlerle ilgili bir proje yapıp yapamayacağım fikri ile çıkageldi. Bunca yılın içimde biriktirdiği enerji “Piraye’ye Mektuplar” başta olmak üzere, bütün Nazım külliyatının yeniden taranması ve neticesinde yeni bir bileşimle sonuçlandı. Bir büyük sanatçının, yaratım sürecinde aşk (Eros) ve ölüm (Tanatos) arasındaki o ince çizgide yürürken, geçirdiği ruhsal değişim, bu etkilerin karakterinde yarattığı izler, işte bunun gibi insani, ruhsal derinliği oluşturan durumlar, bunlarla bir oyun inşa etmek düşüncesi… Bunun içinde bir anlatıcı gibi değil de, Nazım’ın ruhsal derinliğinin araştırmacısı, seyirci açısından da aracısı (moderatörü) olmak… Nazım’a cismen benzeyen bir üst kukla değil, Nazım’ın isyan, tutsaklık, aşk ve ölüm karşısında takındığı tavrın bir araştırmacısı, benzer hisleri yaşamış, bu hisleri anlayan-yorumlayan bir gerçek insan olarak yaklaşmak; işte bu çok ilgimi çekti. 40 oyunu geçtik hâlâ aynı heyecanla devam ediyorum. Seyirci de bu heyecanı duyumsuyor. İşte bunu ifade ediyor benim için “Nazım olmak”…

“NAZIM-PİRAYE AŞKININ MAGAZİN BOYUTU BENİ ASLA İLGİLENDİRMEDİ”

Nazım-Piraye aşkının magazin boyutu beni asla ilgilendirmedi. Daha az bilinen şiirleri seçmem bundandır.  Sosyal medyadaki aşk sözlerinden de olabildiğince sakınmaya çalıştım. Hayatları artık var olmayan bir dönemde son buldu. Detaylar tarihçileri ve bir de sadece kendilerini ilgilendirir. Bu büyük aşkın özüyle ve büyük bir yaratıcı sanatçının, tutsaklık şartları altında, eskilerin “Tanrısal Esin”, “Muse” kavramları ile tanımladığı, yaratım anında ihtiyaç duyduğu yaratıcı enerjiyle nasıl bir ilişkide olduğunu yansıtmaya çalışıyorum.

“NAZIM BİR DÜNYA ŞAİRİDİR”

Birçok sosyalist değerin unutturulmaya çalıştığı bir süreçten geçiyoruz. Nazım bu dönem açısından ne anlam ifade ediyor? Bu mektupları oyunlaştırmayı seçmenizde özel bir neden var mı?

Sosyalist değerler, başından beri unutturulmaya çalışıldı. Bu bazen yasaklarla oldu, bazen de iktidarın bu değerleri medyatikleştirip sulandırmasıyla. Sosyalist değerler dediklerimiz; sermaye karşısında emeğin haklılığını, baskı karşısında susmamayı, bireyin çıkarlarına karşı toplumsal dayanışmayı, batıla karşı hakikati savunmakla olmuştur hep. Nazım ve dizeleri, dünya tarihinin gelecekteki ömrü kadar, bu değerleri savunmaya, bunu da insan ruhunun en derinlerine inerek yapmaya devam edecektir. Nazım bir dünya şairidir. Sadece sosyalistler için değil, biraz ruhu ve vicdanı olan herkes için önemlidir. Bize bıraktığı edebi ve dramatik hazine dünyanın ortak mirasıdır.

Bu mektup ve şiirler geleceğin uçsuz bucaksız okyanusuna atılmış birer mesaj şişesidir. Piraye hanımefendinin ve Memet Fuat’ın sayesinde bize ulaşmıştır. Hayatla tek iletişim yolu bu mektuplar olan büyük şairin hazinesine sahip çıkmak, bu mektupları yazarken sahip olduğu ruh durumlarını seyirciyle paylaşmak ve özü itibarıyla Nazım’ın yenilmezliğinin, “esir halinde, teslim olmamasının” anahtarını seyircinin kulağına fısıldamak benim için özel bir önem taşıyor.

Oyuna ilgi oldukça yoğundu. Bunu neyle açıklıyorsunuz?

Bugün artık tiyatro seyircisi ekranlardaki ünlü yüzlerden, ucuz komediden yahut yenilik adına yenilik yapan avangart oyunlardan bunaldı. Sahici ve samimi bir ruhla yoğurulmuş, sıcak, ruhuna dokunan işlerin peşinde. Bütün Anadolu’da aynı coşkuyla ve aynı yoğun ilgiyle kucaklıyor bizi seyirci. Bu gerçekten onur verici. Kasım ayının 3’ünde  Kazakistan’ın Taldıkurgan şehrinde, 7. Uluslararası Asya Milletleri Tiyatro Festivali’nde oynadım oyunu. “Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldü oyun. Daha da önemlisi Kazak seyircisi oyunu coşkuyla karşıladı. Bu Nazım’ın ne kadar büyük bir şair olduğunu, Türkçe’yi nasıl güzel kullandığının bir delili. Biz de burada sadece bir aracıyız. Bunu gerçek bir samimiyetle yerine getirebiliyorsam ne mutlu bana.

Nazım denilince akla “mavi gözleri” geliyor fakat sahnede gördüğümüz Nazım mavi gözlü birisi değil. Buna ilişkin olarak oyun sonrasında nasıl tepkiler aldınız?

Sahnede Nazım’a ne kadar çok benzediğimle ilgili sürekli duyumlar alıyorum. Oysa ben daha kısa boylu, esmer ve ela gözlüyüm. Hatta hafif bir kelim de var. Bunun Nazım’ın ruhunu yansıtmaktaki samimiyet ve teknikle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Bu oyuna, Azerbaycan’ın ünlü tiyatro adamı Vakıf İbrahimoğlu’nun, Azerbaycan YUĞ Tiyatrosu’nda oluşturduğu, “Psikosof Tiyatro Poetikası” temelinde çalıştım. 25 yıl önce tesadüfen izlediğim, Vakıf hocanın yönettiği, Şehriyar’ın “Haydar Babaya Selam” adlı eseriyle başlayan merak, beni buralara getirdi.

Nedir bu “Psikosof Tiyatro Poetikası”? Biraz açabilir misiniz?

Psikosof “insan ruhunun hikmetleri” demektir. Bu “ruh” metafizik anlamından ziyade Freud’un, Jung’un, kullandığı anlamdadır. Stanislavski-Meyerhold (1) sonrası dönemde dışarıdan bakanlar Grotovski’ye (2) kadar bir boşluk görürler. Halbuki böyle bir boşluk mevcut değildir. Stalin’in kültür hareketi kanlı olmuştur. Bu dönemde idam edilmeyenler, seslerini kısmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu süre içinde yetişen kuşak Sovyetler içindeki yerellerde çok önemli derlemelerde bulunmuşlar, yeni ve donanımlı oyuncu kuşakları yetiştirmişler ve yeni  sahneleme alanlarına sahip olmuşlardır. Stalin sonrası dönemde Doğu Bloğu içinde yerel, deneysel “Genç Seyirci” tiyatroları oluşturulmuştur. Grotovski bu dönemin ürünüdür, Taganka Tiyatrosu ve Vakıf İbrahimoğlu’nun Yuğ Tiyatrosu da.

Arketiplerin kullanımı ve bu kullanımdaki teknik, biyomekanik hareket düzeni, şamanik nefes ve algı yöntemleri, yalnızca bir ruh halinin seyirciyle paylaşılması için var olan, moderatör oyuncu ve samimiyet. Bu poetikanın belli başlı başlıklarıdır. Sadece 10 tezden oluşan bu poetikanın açılımı, günler-haftalar ve onlarca ciltlik kitaplar gerektirir.

“BİR ARAYA GELMEK VE PİYASA ŞARTLARINA KARŞI SANAT ÜRETMEK TEK YOL”

Son olarak biraz daha genel bir soru soracağım. Türkiye’de tiyatro yapmanın zorlukları hakkında ne düşünüyorsunuz? Tiyatro ile icracı ya da izleyici olarak bir biçimiyle bağ kurmak isteyen çok sayıda insan var. Bu zorluklar sizce nasıl aşılabilir?

Önce şunu hatırlamakta fayda var. Burası tiyatronun doğduğu topraklardır. Hem batısı hem de doğusu. Binlerce yıldır yağmalanan bu coğrafya halen dramatik potansiyelin en güçlü olduğu yerlerden biridir dünya üzerinde. Dramatik olan, aynı ölçüde politik ve hayatın parçasıdır. Hakim kültürün hegemonyası tehlikeli gördüğü bu alanı sansürleriyle, yasaklarıyla, uydurma tarih politikası ve mankurtlaştırılmış eğitim sistemiyle çevrelemiştir. Eğlencelik, medyatik ve zoraki ibişleştirilmiş her şeye rağmen, dramatik olanın nabzı atmaya devam etmektedir. Çünkü  bu topraklarda çelişkiler canlı ve yakıcıdır.

Kolektif bir sanat olan tiyatroyu yeniden özüne döndürmenin, seyirci ve gösteri arasındaki ince köprüyü yenilemenin yolu, toplumsal dinamiklere temas etme yoluyla olacaktır. Sahici bir çabayla, hiç tiyatro ile temas kurmamış kitleleri bu alanla ilişkiye geçmeye özendirmek, bunun için gerek gönüllü, gerek kurumsal ilişkilerin temelini atmak, bir araya gelmek ve piyasa şartlarına karşı sanat üretmek tek yoldur. Bizler zor bir dönemin şahitleri ve bu dönemde sorumlu olduğumuz hayatın savunucularıyız. Kirlenmiş her zerre okyanus suyundan, betona karşı özgür doğadan, insan aklının ve ruhunun sağlığından sorumluyuz. Sorumlu olduğumuz doğa ve insanlık için, sermayenin vahşi saldırılarına karşı, bildiğimiz tek yolla, tiyatro ve ürettiği estetik-etik değerler aracılığıyla mücadele etmek asal görevimizdir.

Aşk anarşisttir. Aşk yıkıcı ve yapıcı olan tek güçtür. Aşk devrimdir. Tiyatro için, tiyatro yoluyla, aşkı savunan herkes bu mücadelenin neferleri ve geleceğidir.

(1) Konstantin Stanislavski, 17 Ocak 1863 – 7 Ağustos 1938 arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB) yaşamış  tiyatro oyuncusu ve yönetmen. Stanislavski Metodu olarak da bilinen psikolojik gerçekçi oyunculuk metodunun kurucusu.

Vsevolod Meyerhold ise 2 Şubat 1940’ta doğdu, 9 Şubat 1974’te hayatını kaybetti. Stanislavski gibi oyuncu ve yönetmen olan Meyerhold “Biyomekanik Oyunculuk” metodunun kurucusuydu. Stanislavski’nin de Meyerhold’un da geliştirdiği metotlar çağdaş oyunculuk teorisi  açısından kendilerinden sonraki kuşakları da büyük ölçüde etkiledi.

(2) Polonyalı tiyatro yönetmeni Jerzy Grotowski ise 11 Ağustos 1933’te dünyaya geldi ve 14 Ocak 1999’da hayatını kaybetti. Kaleme aldığı “Yoksul bir tiyatroya doğru” isimli manifestosu ile oyuncunun, dekor, aksesuar, ışıktan daha ön planda olduğu kendine has yöntemini geliştirdi. Grotowski, metodunun kendi adıyla anılmasına oldukça karşıydı.

Söyleşi: Edip Mert Arslan

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann