Farklılıkları bilerek ortaklıkları güçlendireceğiz – Aktüel Gündem

Hareketsizliğin ve geri çekilmenin teorilerinin yapıldığı bu dönemde; sosyalistlerin kararlı duruşları, güven veren yan yana gelişleri, mücadele dinamiklerini ortaklaşa büyütme ve geliştirme inisiyatifi almaları bir tercihten çok zorunluluk

“7 Eylül’de Rusya, Almanya, Fransa ve Türkiye olarak İstanbul’da bir zirve gerçekleştireceğiz” demişti Erdoğan temmuz ayında.[1] Bu zirve “biraz” gecikmeyle de olsa ancak 27 Ekim’de yapılabildi. Anlaşılıyor ki Erdoğan, ABD’den ve Rusya’dan Suriye’deki hamleleri için alamadığı yeterli onayı Avrupa’dan almayı üç aydır bekliyormuş.

Ve ne tesadüftür ki 28 Ekim sabahı TSK, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki “Fırat’ın doğusu”nu bombalamaya başladı. Ve yine anlaşılıyor ki Suriye toprağında (masasında) sıkıştığı bataklıkta kalmakta ısrarcıdır.

Geri adım atamayacağı (U dönüşü yapamayacağı) iki konu mevcut. İlki, şimdiye kadar arka çıktığı ancak şu an İdlip’te sıkışıp kalmış 40 binden fazla cihatçı. İkincisi Kürt siyasi hareketinin bölgedeki varlığı (Esad’ın kalmasını artık kabul etmiş durumda). Cihatçıların tamamen tasfiyesini şimdilik erteledi ancak durumlarını kalıcılaştıramadı. Kürt siyasi hareketi ise gerek Rusya/Şam gerekse de ABD ile kurduğu ilişkilerle konumunu (şimdiye kadar ve tüm risklerle birlikte) geliştirmeyi başardı. Yeni bir anayasanın yapılıp, seçimlere gidileceğinin konuşulduğu bir dönemde olunduğu düşünülürse Kürt hareketi bu konumuyla, istediği “yerel yönetim şartından”[2] vazgeçecek durumda değil. Erdoğan’ın asıl korkusu da budur; İslamcı olmayan, feodal olmayan, Kürt yoksul halkına yaslanan bir Kürt hareketi başarıya ulaşırsa her Kürt bölgesine “kötü örnek” olur. Ancak Erdoğan, bu iki konuda da (cihatçılara siyasal ve toplumsal alan açılması ve Kürt halkının siyasal haklarının engellenmesi) ne Rusya/Şam’dan ne de ABD’den henüz yeterli desteği alabilmiş değil.[3]

İşte tam bu noktada Almanya ve Fransa kartları masaya sürüldü. Hani şu Avrupa’daki Kürtlerin en fazla bulunduğu ve Kürt halkının haklarını en fazla gözettiği algısını yaratan Almanya ve Fransa. Sopa belli; “Suriye’ye gitmesine göz yumduğunuz sizin cihatçıları ülkenize yollarım, bununla yetinmem yanlarına binlerce mülteciyi de eklerim”. Ve havuç da belli; “Yeniden inşa edilecek Suriye pastasından size de pay düşecektir.”

Yapılmak istenen açıktır: İdlip’teki cihatçılar korunacak, Kürt halkının yaşadığı bölgeler ufak parçalara ayrıştırılıp birbiriyle bağlantıları koparılacak ve Türkiye sınırından (mümkün olduğu kadar) uzaklaştırılacak. Sınır ile Kürt bölgeleri arasına da geri gönderilecek bir kısım Suriye göçmeniyle birlikte cihatçılar yerleştirilecek.

Bu planda Kürtlerin zayıflatılması Rusya’nın (aynı zamanda Şam’ın) elbette işine gelmektedir. Bu noktada (dolaylı da olsa) karşıya alınan Trump yönetimidir. Trump’ın ilk verdiği yanıt YPG’nin silahlı güçleriyle ortak “güvence devriyesi”ne çıkmak oldu.[4] Ve ayrıca Kürtlerin vereceği yanıt da şimdilik meçhul(!). Afrin’deki gibi bir geri çekilme mi olacak yoksa?!

Şimdi sorgulanması gereken şudur; neredeyse bütün emperyal güçleri bölgeye taşıyan ve her türlü kirli tezgahın gerçekleştirildiği bir ülke haline getirilmenin sorumluğu kime aittir? Kürt halkıyla mı yoksa kafa kesen, şeriat uygulayan cihatçılarla mı komşu olmak bu ülkeye yarar sağlar?

Bu arada İran’a yönelik yaptırımlarda Türkiye’nin muaf tutulacak ülkeler arasında olması da bir “kıyak” değil, karşılığında nelerin verildiğinin yakında açığa çıkacağı bir boyunduruktur.

Dışarıda tüm planlarını ötelemek zorunda kalan Erdoğan, içeride de ekonomik krizi ötelemek zorunda! Çünkü ufukta yerel seçim var. Ve bu seçimden mutlaka başarı ile çıkmak zorunda. Hem başkanlık modeline uygun bir yerel yönetim dönüşümünü yapmak hem de yerel iktidarları hiç kimseyle paylaşmadan var olan çıkar ağlarını korumak ve güçlendirmek için kullanmak. Tersi bir durum bütün planları altüst eder. Ve bu durumu bozabilecek en büyük tehlike (ne yazık ki bir siyasal kriz değil) ekonomik kriz.

Enflasyon, %25,4’le 2003 yılından bu yana görülen en yüksek seviyeye ulaştı. Veri alınan 407 kalemden 328’i zamlandı. İflasını açıklayan şirketlere her geçen gün yenileri ekleniyor. İşsiz sayısı bu şirketlerden kat be kat daha artıyor. Doların dönemsel olarak düşüşü, krizi atlatmak için yeterli olamıyor. Krize önlem olarak alınan sözde tedbirlerin çare olmadığını ancak çeşitli sonuçlarını geciktirmeye yarayacağını herkes biliyor.[5]

Alışılageldiği üzere, kriz koşullarında bile Erdoğan, fıtratındaki fırsatçılığı uygulamaktan geri kalmıyor. Sağlıkta emekçilere yönelik şiddeti kendi döneminde uyguladığı politikalarla en üst düzeye çıkaran iktidar bu zemini şimdi kendisinden olmayan ve KHK ile attığı sağlık emekçilerinin çalışma hakkını tamamen ellerinden alacak bir düzenleme yapmak için kullanıyor.  Sağlıkta planlanan genellenebilir bir model, AKP’li olmayan akademisyenleri, doktorlara, mühendislere daha doğrusu kendisinden olmayan herkese bir tür “ayrımcılık rejimi” uygulaması, bu ülkeden uzaklaştırma tercihi ise bir sonuç değil, bilinçli bir program.

Benzer bir fırsatçılık, üniversite öğrencilerini “kredi kapanına” sokma, geleceklerini gasp etme girişiminde görülüyor. Dört çocuğunu da yurtdışında patronların parasıyla okuttuğu ortaya çıktığında Erdoğan “Benim çocuklarım avanta almıyor, burs alıyor” diyordu 2002’de. Şimdi ise bursla okuyanları bedavacılıkla suçluyor. Açıktır ki üniversite öğrencilerinin borçlandırılması bankaların, patronların ve elbette emeği borçlandırarak “uysallaştıran” düzenin yararınadır.

Ekonomik krize karşı muhalefet için öne çıkan hedef, faşizm koşullarında halkı krizin yıkıcı etkilerine karşı savunmasız bırakmamaktır. Ancak bu hedefin yeterli olmadığı/olamayacağı ortada. Ekonomik kriz, siyasi iktidarın krizi haline getirilmediği sürece sonuç halkın sırtına yıkılacağı gibi egemenler bu durumu da “fırsat”a çevirecektir.[6]

Bu noktada yüzü aşkın kurumun ortak irade beyanında bulunduğu “Krizin bedelini ödemeyeceğiz, emeğin haklarını savunmak için omuz omuza” deklarasyonunun yapılmış olması önemli. Ancak asıl mesele bu irade beyanının gerçeğe dönüşmesi.  İlk pratik adımları İstanbul’da ortak bildiri dağıtımları, bölge ve ilçe toplantı kararları ile atılan bu girişimin tüm imzacı kurumların çabası ile yalnız İstanbul’da sınırlı kalmayarak tüm Türkiye’ye yayılması ve gerçek bir mücadele programına dönüşmesi gerekli.

Emeğin ve halkın haklarını faşizm koşulları altında savunacak, “işçi sınıfının çıkarlarından ayrışmış hiçbir çıkarı olmayan” tek güç bu ülkenin devrimcileridir. Bu süreçte tek tek tüm sosyalist örgüt ve kurumların, emek/meslek örgütleri içindeki sosyalistlerin özel inisiyatif alması kritik. Özellikle solun motivasyon kaybının yaşandığı, demokrat bireylerin CHP dahil her türlü örgütsel ilişkiden uzak durduğu, hareketsizliğin ve geri çekilmenin teorilerinin yapıldığı bu dönemde; sosyalistlerin kararlı duruşları, güven veren yan yana gelişleri, mücadele dinamiklerini ortaklaşa büyütme ve geliştirme inisiyatifi almaları bir tercihten çok zorunluluk.

Sosyalist öznelerin önemli bir kısmının bu durumun farkında olmaları ve sosyalist tabanın da bu talebi büyütmesi, bu dönemin “umut vaat eden” yanı. Ancak birtakım “çocukluk hastalıklarının” var olduğunu da görmek gerek. Yaşanan siyasal gerçekliği kavrayamama, eski alışkanlıkların bürokrasi ve grupçuluk dahil devam etmesi, temsil ve karar alma süreçlerindeki inisiyatifsizlik, ve ayrı ayrı programların ortak çalışmayı güçlendirmek üzere değil, grup programının var olduğunu gösterme üzerine kurgulanması hâlâ bazı örgütlerin aşamadığı özelliklerden.[7]

Ancak açıktır ki nesnel zorunluluklar, yani Erdoğan’ın dayattığı gerici ve faşist uygulamalar karşısında mücadele, toplumsal muhalefetin kendini yeni bir eksende örgütlemesini getirecektir. Bunun en belirgin (ve örnek kılınabilecek) şeklini kadın hareketi gösteriyor.

28 Ekim’de İstanbul’da Kadınlar Birlikte Güçlü’nün çağrısı ile sendikalardan, partilerden, demokratik kitle örgütlerinden, üniversitelerden, gençlik örgütlerinden, kadın örgütlerinden, ya da herhangi bir örgütsel aidiyeti olmayan 200’ü aşkın kadının Türkiye çapında bir kadın buluşmasını örgütlemenin adımlarını konuşmak üzere bir araya gelmesi bunun bir örneği. Kadın direnişi ile elde edilen tüm haklara göz dikildiği, krizin bedelinin en ağır biçimde kadınlara ödetilmeye çalışıldığı, nafaka gibi kazanımların ortadan kaldırılmak istendiği, erkek şiddetinin adeta teşvik edildiği bir politik atmosferde kadınlar haklarını, hayatlarını ve emeklerini savunurken  aynı zamanda kadın hareketinin toplam birikimine, yarattığı değerlere de sahip çıkıyor “birlikte güçlüyüz” diyerek ortak hareket zeminlerini ve örgütlülüklerini güçlendirmenin yollarını arıyor. Farklılıklarını bilerek, ortaklıkları güçlendirmeye çalışıyor.

Ve elbette 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü yaklaşırken bu arayış kendisini Türkiye’nin dört bir yanında kadın özgürlüğü mücadelesini ve erkek şiddetine, kadın düşmanı faşist rejimin şiddetine, ekonomik şiddete karşı kadın dayanışmasını sokaklarda büyütecek. Kadınlar “Yalnız, suskun değiliz, itaat etmiyoruz, dayanışmamız ve örgütlülüğümüzle güçlüyüz” diyerek erkek, devlet şiddetinin karşısına dikilecekler.

Kadınların birbirlerine verdikleri gücü, tüm emekçilere ve ezilenlere yayacak bir hareket biçimi, kadınların ortak hareket zeminlerini inşa etmekteki özenini ve ısrarını taşıyacak bir irade merkezi hiç kuşkusuz tüm sola lazım!

Dipnotlar:

[1] Bu açıklama için Rusya, “Böyle bir görüşme olmayacak, zira üzerinde anlaşılmamıştı” demişti. Üç ay sonra ikna olmuş.

[2] Yerel yönetim talebi, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde kendi yönetimlerini oluşturmayı sağlayacak. Böylece Kuzey Irak’takine benzer, hatta daha ileri denebilecek bir hukuki pozisyon (özerlik) elde edecekler. Şam ile yürütülen asıl pazarlık bu noktada. Şam’ın bunun karşılığında istediği ise Kürtlerin tüm silahlı güçlerini Şam yönetiminde oluşturulacak yeni ordunun emrine bırakmaları.

[3] Genel kanının aksine YPG’yi resmi olarak tanıyan devlet ABD değil, Rusya’dır. YPG’nin Moskova’da siyasi temsilciliği bulunmaktadır.

[4] Ancak ABD-PKK ilişkisinde doğrusal bir sonuç oluşmuyor. Çünkü o bölgede her şey değişken ve pazarlığa tabii. Son gelişme;  Amerikan Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamada, ABD Dışişleri Bakanlığı üç üst düzey PKK’li (Murat Karayılan için 5 milyon dolar, Cemil Bayık için 4 milyon dolar, Duran Kalkan için ise 3 milyon dolar) için ödül verileceği duyuruldu.

[5] Albayrak’ın açıkladığı indirimleri değerlendiren Moody’s, bu teşviklerin er ya da geç Türkiye’nin mali gücünde kademeli bir erozyona yol açması riski bulunduğunu kaydetti.

[6] Bu arada BDDK verilerine göre, geçen yılın sonunda 138 bin 980 olan milyoner sayısı, 9 ayda 48 bin 245 kişi arttı ve 187 bin 225’e çıktı.

[7] Burada sözü edilen özelliklerin ÖDP içerisinde varlığını sürdüğü ve kendisini toplumsal muhalefetin ilerlemesini engeller tarzda dayattığını söylemek gerek. Üniversite gençliğinin, 6 Kasım gibi en ortaklaşabilecek bir konuda bile özellikle ayrı duran hatta hiçbir şey yapmayan, emek/meslek örgütlerinin kapsayıcı ve hızlı davranması gereken bir süreci atıllaştıran bir idareci anlayışının, toplumsal muhalefeti nasıl geliştireceğine ilişkin bir programının var olup olmadığı sorgulanmaya değer.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann