İstanbul’daki dörtlü Suriye zirvesinde çıkan temenni kararları – Mustafa Peköz

Zirve’den Rusya’nın politik tercihlerine uyumlu kararlar çıktı. Putin, İdlip sonrası gelişmeleri önemsediğine dikkat çekti. Burada Ankara’ya ciddi bir mesaj verdi. Putin diplomatik dili ustaca kullanarak birkaç mesaj verdi

Rusya, Almanya, Fransa ve Türkiye liderlerinin katılımıyla İstanbul’da yapılan Suriye zirvesinde, stratejik çözüme ilişkin bir karar çıkmadı. Suriye’nin bölgesel denklemdeki yeri ve iç politikadaki durumu nedeniyle ön açıcı çözüme ilişkin bir kararın çıkması beklenmiyordu.

Bunun iki önemli noktası var: Birincisi, Suriye’de askeri olarak etkin olan ABD’nin masada olmaması. Her ne kadar Münbiç’te ABD ile birlikte askeri güç bulunduran Fransa masada olsa da bunun yeterli olmayacağı açıktır. Bu nedenle ABD’nin masada olmadığı her diplomatik girişim başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bunu başta Rusya olmak üzere bütün katılımcılar biliyor. Aynı şekilde Suriye savaşının aktif gücü haline gelen İran’ın olmaması da ayrı bir sorunu teşkil ediyor.

İkinci önemli nokta, Suriye’de iç politik denklemi belirleyen hiç kimsenin olmamasıdır. Putin yaptığı açıklamalarla, verdiği mesajlarla aynı zamanda Şam’daki yönetim adına konuştuğunu da belirtti. Türkiye de bir bakıma radikal İslamcı örgütler adına masada bulundu denebilir. Çünkü, radikal İslamcı örgütlerle ilişki içinde olan tek güç Ankara’dır. Almanya ve Fransa’nın öncelikli sorunu Suriye’den yeni göçleri engellemek ve diplomatik-barış sürecini hızlandırarak Avrupa’da bulunan yaklaşık 1,5 milyon Suriyelinin geri dönüşünü hızlandırmaktır. Ancak Suriye savaşını kazanan ikinci güç olarak Demokratik Suriye Güçleri’ni temsilen masada kimse bulunmuyordu. Fransa, dolaylı olarak bunu ifade etse de belirleyici olmayacağı açıktı. Eğer ABD masada olmuş olsaydı, Demokratik Suriye Güçleri’nin politik taleplerini masaya getirmesi söz konusu olabilirdi. Bu nedenle İstanbul’daki dörtlü zirve ciddiye alınabilecek bir sonuç çıkartmadı. Esasen öyle bir beklenti de yoktu.

Diğer önemli bir nokta da yapılan ortak açıklamanın içeriğidir: “BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ’la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler, oluşumlar ve diğer terörist grupların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla terörle mücadelede kararlılıklarını teyit etmişlerdir. Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemleri reddetme kararlılıklarını ifade etmişlerdir.”

Burada birkaç mesaj var: Öncelikli olarak Türkiye’nin şu veya bu ölçüde desteklediği “IŞİD, Nusra Cephesi ile El Kaide veya IŞİD’le bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler, oluşumlar ve diğer terörist grupların tamamen ortadan kaldırılmasına” dikkat çekilmesi. Yani İdlib, El Bab ve hatta Afrin’e yerleştirilmiş radikal silahlı İslamcı örgütlere yönelik operasyonlar devam edecek. Suriye denklemi içerisinde Demokratik Suriye Güçleri’nin politik-askeri meşruiyeti kabul ediliyor. Türkiye de bu gerçeği dolaylı olarak artık kabul etmeye başladı.

İkinci noktada, dolaylı olarak PYD’e verilen yumuşak bir mesaj var: “Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemleri reddetme” olarak yapılan açıklama belli ki Erdoğan’ın ısrarına dayanmaktadır. Ancak çok daha esnek ve politik bir mesajı içeriyor. PYD merkezli QSD’nin “Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde demokratik ve özerk bir sistem istediklerini” çok kez deklare ettiler. Bu nedenle yapılan açıklama PYD’nin politik tercihleriyle çelişmiyor. Bu bakımdan QSD, zirvede olmamasına rağmen arka plan gündemi belirleyen güç olarak, tartışmaların ana gündem maddesi oldu denebilir. Kazananlar kulübündeki yerini yeniden tescil etti denebilir.

Zirvenin bir başka tanımlaması da, İdlip’teki durumun netleşmesi ve bölgenin aşamalı olarak Rusya’nın denetiminden Şam’a teslim edilmesinden sonra hızla politik çözüme geçilmesi çağrısını yapmasıdır. Bunun politik anlamı ise öncelikli olarak Esad’ın 2021 yılına kadar Suriye’nin başında kalacağının garanti edilmesi ve politik-diplomatik olarak tanınmasıdır. İkincisi Suriye’nin toprak bütünlüğünün kabulüdür. Üçüncüsü ise Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyi’nin denetiminde Anayasanın yazılması ve Suriye’nin politik geleceğinin belirlenmesi ve buna bağlı olarak seçimlerin yapılması.

Zirve’den Rusya’nın politik tercihlerine uyumlu kararlar çıktı. Putin, İdlip sonrası gelişmeleri önemsediğine dikkat çekti. Burada Ankara’ya ciddi bir mesaj verdi. Putin diplomatik dili ustaca kullanarak birkaç mesaj verdi. Önce Merkel ve Macron’a  şunu söyledi: Erdoğan ile birlikte İdlip’teki gelişmeleri takip ettiklerini ve alınan kararlara uyumlu bir sürecin işlediğini belirtti. Sonrasında İdlip’teki gelişmeler istediğimiz gibi gitmediği takdirde, Şam ile birlikte askeri müdahaleye başvururuz uyarısını yaptı. En dikkat çekici nokta ise “Ankara’nın İslamcı cihatçılar üzerindeki etkisini kullanmaya devam etmesini bekliyoruz” açıklaması oldu. Buradan çıkarılması gereken şu: İdlip’te işler tam istediğimiz gibi gitmiyor. Askeri operasyon halen gündemde ve bunun sorumluluğu Ankara’ya aittir.

Merkel ve Macron, AB adına masada oturdular. Onların önceliği, Suriye’deki göç akışını durdurmak, Avrupa’ya gelenlerin önemli bir kesimini geri yollamak. Bunun için İdlip’teki çözümde diplomatik girişimleri öncelikli olarak ön plana tutmaktadırlar. Rusya’nın askeri müdahalesini engellemeyi esas alan bir plan içerisinde ilerliyorlar. Aynı şekilde önümüzdeki süreçte BM Güvenlik Konseyi’nin inisiyatifinde, Suriye’nin politik geleceğini belirleyecek olan Anayasa’nın yazılmasında daha aktif görev alarak Suriye’deki politik gelişmelere müdahil olacaklardır. Fransa’nın Münbiç’te QSD ile ortak askeri varlığı ve BMGK üyesi olması, Almanya’nın AB adına oluşturduğu ekonomik güçle Suriye’ye yapacağı yatırımlar, genel olarak AB’nin daha aktif bir şekilde sürece müdahil olmasına olanak tanıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye adına ne gibi bir kazanım elde etti” denilebilir. Dünyanın üç büyük aktörü ile aynı masada oturup Suriye’yi konuşmasını psikolojik bir avantaj olarak değerlendirmek mümkün. Özellikle iç politikada günü kurtarma olarak propaganda olanağı oluştu denilebilir. Ancak stratejik olarak tersi bir durum söz konusu; Ankara’nın belirlediği Suriye stratejisinin başarısızlığının en somutlaşmış noktalardan biri oldu. Esad’ı yıkıp Şam’da namaz kılma hedefinden aslında fiilen Şam rejimini tanıma noktasına geldi. Halep ve İdlip tarihsel olarak Osmanlı toprakları olması nedeniyle “yeni” Hatay planı yapıldı ancak işler tam tersine işledi. Dün Halep Şam’a teslim edildi. Bugün de İdlip verildi. Yakında “Katil Esed”den “eski dost Esad”a doğru evrilen bir ilişki kurulacak. Zirvede çıkan “DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ’la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler, oluşumlar ve diğer terörist gruplar” kararına Ankara, bütün diplomatik ısrarlara rağmen  YPG/QSD’yi ekletmeyi başaramadı. Bunun yerine ancak yoğun bir çaba sonucu ancak “Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemleri reddetme” tanımı girebildi. Ayrıca, Putin, Macron ve Merkel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “silahlı radikal İslamcı örgütleri” kontrol etmesi uyarısını tekrarladılar.

Zirve’de somut kararlar çıkmadı, temenniler ön plana çıktı. Türkiye’nin de onayladığı üzere “silahlı radikal İslamcı örgütlere” karşı aktif mücadeleye vurgu yapıldı. Bu görev öncelikli olarak Ankara’ya verildi. Yeni göç dalgasının olmaması için alınması gereken önlemler üzerinde duruldu.

Kısacası; Putin’in işi kolaylaştı, Erdoğan’ın işi zorlaştı.

mustafapekö[email protected]

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann