Dünya sıralaması açısından üniversiteleri eleştirme ironisi – İsmail Topkaya

Dünyada ilk 500 sıralamasında Türkiye’den tek bir üniversitenin olmamasından şikâyet eden yaklaşım şunu da iyi bilmelidir; üniversite demek evrensel olmak demektir. Türkiye’deki üniversitelerin çoğu bölüm, birim ve uzantıları itibariyle bırakınız evrenselliği yerele gömülmüş, yerelin hışmından ve taassubunda kıvranan yapılara dönüşmüşlerdir. Üniversitelerin tek bir bağlılığı ve ideolojisi olur: Bilim!

Üniversiteler çeşitli ölçütler ve ölçütlerden oluşan ölçekler ile bazı açılardan dünya sıralamalarına tabi tutulurlar. Önemli olan bu sıralamanın evrensel ölçütler ve ölçütlerden oluşan ölçekler ile ölçülerek yapılıyor olmasıdır. İşin üniversal/evrensel boyutu önemlidir.

Bu ölçümlere karşı olmak başka, ölçütlerden oluşturulan ölçeklere karşı olmak başka bir şeydir. Ama bir gerçek var ki, söz konusu ölçütler ve o ölçütlerden oluşan ölçeklerin kullanıldığı ölçümler sonucu ortaya çıkan sıralama eğer “öğrenim ortamı”, “araştırma etkisi” ve “uluslararası izlenim” gibi göstergelerden oluşuyorsa neye itiraz edecek ve neyi kabul etmeyeceksiniz? Söz konusu bu ve benzer göstergeler açısından Türkiye üniversiteleri son yıllarda giderek artan bir ivmeyle dünya üniversiteleri sıralamasında kendilerine iyi yerler bulamamaktadırlar.

Son yapılan 2017-2018 ve 2018-2019 sıralama çalışmalarına göre Türkiye’den hiçbir üniversite ilk 100 üniversite arasında yer almazken, dünyanın ilk 500 üniversite sıralamasında ise çok az sayıda üniversite, o da alt sıralarda yer alabilmiştir[1].

Bilimsel üretim ve bilimsel üretimlerin hayata yansımaları konusu üniversitelerin varlık nedenleridir. İşte bu anlamda birçok ölçüm sonucu oluşan sıralama bağlamında sorgulanması gereken bir düzeyde olduğumuz gerçeğidir. Ama bu sorgulamayı yapan ve yapacak olanların, bu sonuçlara neden olanların olmaması gerekir. Ya da bu sonuçlara neden olanlar ile bu sonuçlar konusunda bir iyileşme ve ilerleme kaydetmeyen yetki ve sorumluluk sahiplerinin yapmaları gereken davranış şikâyet etme değil, özeleştiri ve özdeğerlendirme yapmaktır.

Ama gelin görün ki, olması gereken değil, yetki ve tasarruf sahiplerinin kendisi ve kendisi gibi düşünenler dışındaki herkesi itham eden bir yaklaşımla eleştiri yapabiliyor olmaları söz konudur. Oysa hepimiz biliyoruz ki;  Einstein’ın söylemiyle; “Hiçbir sorun, onu yaratan bilinç seviyesiyle çözülemez.”

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Boğaziçi Üniversiteliler Derneği 14. Genel Kurulu’nda yaptığı değerlendirmede Bu ülke ve bu milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Çok seslilikle, kendi ülkesine ve milletine yabancılık arasındaki çizgi doğru çizilmeden bunu başaramayız. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim görmekle yerli ve milli duruş sahibi olmak asla birbirinin zıttı değildir” eleştirisi ve yaklaşımında, olguya bakışta bir bakış açısı problematiği olduğu açıktır[2].

Çeşitli açılardan yapılan prestiji en yüksel sıralamaların hiçbirinde ilk 100 arasında tek bir Türkiye üniversitesinin olmaması, ilk 500 sıralamasında pek az üniversitemizin olmasını eleştiri konusu yapan anlayış, örneğin araştırma görevliliği kadrolarına, yani ileride öğretim üyesi olacak kişilerin başvurularında dil, mezuniyet puanı ve ALES puanları açısından ön sırada olsalar dahi, sözde bilim kurulu adı altındaki öğretim üyeleri tarafından “yukarıdan gelen ricalar” doğrultusunda nasıl alt sıralara kaydırılarak elendiklerini bilmiyor olamaz. Aynı zihniyet ve yaklaşım rektörü siyasi iktidar tarafından atanan, atanmış olan rektörlerin tamamının iktidar partisi ile siyaseten veya metazori bir şekilde ilişkisi olan, iktidar partisi örgütlerinden onay ve referans almayan kişilerin rektör olarak atanamadığı bir üniversitenin, zaten üniversite olamayacağını bilmiyor olamaz.

Keza söz konusu bu yaklaşım, üniversitelerdeki anabilim dalı başkanından bölüm başkanına, bölüm başkanından dekanına, yüksekokul müdüründen enstitü başkanına kadar herkesin, neredeyse aynı tornadan çıkmışçasına entelektüel bir yoksunluk ve çoraklık içindeki kişilerden oluşan yönetsel bir kurumun sağlıklı bir kurum, hele sağlıklı ve üretken bir üniversite olamayacağını bilmesi gerekir. Örneğin “İnsan hakları, işçi hakları, kadın hakları, çocuk hakları diye Batı’dan gelen çatışma kültürünün ürünü seküler haklar getirdiler. Eskiden kul hakkı diye bir şey vardı” şeklinde konuşan bir kişinin profesör unvanı taşıyan bir kişi olduğu, yetmezmiş gibi rektör olarak atandığı bir Türkiye ve o Türkiye’nin üniversitelerinin dünyadaki sıralamadaki yerine şaşırmaya veya eleştirmeye ne hakkı olabilir ki?[3]

Dünyada ilk 500 sıralamasında olması gerektiği kadar Türkiye üniversitesinin olmamasından şikâyet eden anlayış rektör atanma koşullarının kişiye göre nasıl değiştirildiğini ve sonra yine tekrar değiştirildiğini ve dolayısıyla dünyada ilk 500 sıralamasına girme ile bu olgu arasında bir ilişki olduğunu anlaması gerekmiyor mu? Akademik unvanlarını almış ama kadrolarını alamamış onlarca öğretim üyesinin sıra beklediği çoğu üniversitenin dünya sıralamasındaki yeri arasında da bir ilişki olduğunu bilmesi gerekmiyor mu? İlaveten Türkiye’deki üniversitelerin akademik kadrosunda yer alan pek çok akademisyenin iyi düzeyde bir yabancı dile sahip olmadığını da bilmek gerekmez mi? Uluslararası düzey ile bu gerçek arasında anlamlı bir korelasyon olduğunu anlamak için “bilim insanı” olmaya değil, ilgili ve tarafsız olmaya gerek olduğu açıktır. İyi düzeyde bir bilim dili olmayan akademisyenlerin, keza bir yabancı dili iyi düzeyde bilmeden, uluslararası düzeyde nasıl bir iletişim ve ilişki içinde olabileceklerini de tahmin etmek zor olmasa gerektir.

İndekse girmiş makaleler ve bilimsel yazılara gelince… Bazı çalışmaları ve bilim insanlarını elbette imtina ederek söylemek gerekir ki; körler sağırlar birbirini ağırlar türü ulusal hakemli dergiler kurnazlığı ve kongreciliği ile yine para vererek uluslar arası yayıncılık yöntemleri ile indekse girmiş yazılar sayesinde bilim yapılan ve “bilim insanı” olunan üniversitelerin az olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Akademisyenlik açısından bir eşik olan doktora eğitimlerinin ve doktora tezlerinin niteliğini tartışmak bir yana düzeysizliği konusunda işin suyu çıkmış durumdadır. Örneğin Erzincan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve ilgili enstitü tarafından kabul gören 19. yüzyılda Osmanlı’yı ziyaret eden yabancı yazarların eserlerinde Osmanlı halk hayatının derlenmesi” başlığını taşıyan doktora tezinde, daha önce yayımlanmış kitaplardan alınan bölümler aynen kullanılmış, dahası sözde tezin sadece “indeks” şeklinde hazırlanması ve yararlanılan kaynaklardan bilgilerin dahi aktarılmayıp sadece sayfa numaralarının verilmesi bu anlamda düzeysizlikten daha öte bir hiçliğin ifadesi olsa gerekir[4].

Yine bir doktora tezinde Osmanlı’da Meşrutiyet dönemindeki kadın hareketinin öncülerinden Emine Semiye üzerine 2010 yılında hazırlanan bir doktora tezinde, Emine Semiye’nin 1909’da Yeni Gazete’de İspanyol anarşist/sosyalist düşünür Francisco Ferrer’in ölümü üzerine övgü dolu yazısı inceleniyor. Emine Semiyye’nin “Ferrer” ile ilgili analizi, doktora tezini yazan tarafından “Führer” ile karıştırılıyor. Doktor adayı akademisyen yanlış okumayı daha da ileri taşıyarak bildiğimiz Hitler’i (Führer’i) Ferrer yerine koyarak, 1909 yılında, İspanya’da sosyalizmin kurucusu ve Müslümanların, Yahudilerin kurtarıcısı ilan ediyor ve Türkiye’de kadın hareketi ile sosyalizmin bağlarını da dolayısıyla Adolf Hitler üzerinden kuruyor. Üniversitede, Karaca’nın tez danışmanı dahil kimsenin çıkıp Hitler’in Almanya’da diktatör olduğunu ve 1909’da Führer olmadığını fark etmiyor oluşları da (muhtemelen tezi okumadıklarından veya okuyanların da fark etmemiş olmalarından) bilim üretim trajedimizin başka bir yüzü olsa gerektir[5].

Süleyman Demirel Üniversitesi’nde doktor unvanı alan bir akademisyenin “İnsan Kaynakları Yönetiminde Yeni bir Yaklaşım: Burçlara Yönelik Tutumun Ölçülmesi” başlıklı doktora tezini de not düşmeden geçmemek gerekir. Özellikle sonuç bölümündeki “Araştırma sonucunda bugün birçok işyerinde insan kaynakları yönetiminin tüm aşamalarında burçların da göz önünde bulundurulmasının faydalı olacağı” değerlendirmesi ise yüne dünyadaki ilk 500 üniversite arasında neden olunamadığının tipik gör göstergesi olabilecek nitelikte olsa gerektir. Fazla uzatmadan belirtebiliriz ki, bu nitelikte veya daha doğru söylemle bu düzeysizlikte ve bilimsel yoksunlukta yüzlerce “akademik çalışma” mevcut. Ve vahim olanı bu çalışmaların sahipleri bugün üniversitelerin ilgili program ve bölümlerinde söz ve yetki sahibi kişiler olarak “çalışmalarını” sürdürmektedirler.

Dünyada ilk 500 sıralamasında Türkiye’den tek bir üniversitenin olmamasından şikâyet eden yaklaşım şunu da iyi bilmelidir. Üniversite demek üniversal olmak demektir. Yani evrensel olmak demektir. Türkiye’deki üniversitelerin çoğu bölüm, birim ve uzantıları itibariyle bırakınız evrenselliği yerele gömülmüş, yerelin hışmından ve taassubunda kıvranan yapılara dönüşmüşlerdir. Üniversitelerin tek bir bağlılığı ve ideolojisi olur: Bilim!

“Yerli ve milli” olmak demek evrensel olmamak demek değildir. İşte mesele hem milli, hem yerli ve hem de evrensel olabilmektir. Yani geleneği olan evrenselliğe ulaşabilmektir. Cambridge gibi, Oxford gibi, Harvard gibi… Giderek bozduğumuz ODTÜ gibi, Boğaziçi gibi… Özetle; bilim, özgür ortamlar, laik atmosferler, bağımsız ve seküler kurumsallıklar ile yapılabilecek, üretebilecek ve geliştirilebilecek bir şeydir. Din, ticaret ve siyaset sarmalında üniversite diye kurumlar inşa etmek demek, bu yapıları ticari, siyasi ve dini işletmeler haline getirmek demektir. Buralardan bilim çıkmaz. Dolayısıyla gelişim çıkmaz. Haliyle evrensellik hiç çıkmaz. Dolayısıyla dünyanın ilk 100 üniversitesi arasında olmamak, ilk 500 üniversitesi arasında esamesi okunmayacak kadar az olmak bir tesadüf değildir. Olması gereken doğal sonuçtur.

Nedenlere bakmak gerek çünkü her şey nedensellik ile ilgilidir. Bundan 20, 30, 40 yıl önceki dünya üniversiteler sıralamalarına bakmakta yarar var. Ölçütler değişmiş olabilir elbette ama Türkiye üniversiteleri birçok eksiğine rağmen, içlerinden bazıları dünya sıralaması açısından bugünden daha iyi yerlere ulaşabilmeyi başarmışlardı.

Sonuç olarak bir genelleme paragrafı ile bitirmek gerekirse, sadakatin liyakatten daha önemli ve daha önde olduğu ülkeler topluluk, aşiret, kabile, cemaat türü ve türevi toplumsal örgütlenmenin hâkim olduğu ve yaşamın ve kurumların buna göre şekillendiği ülkeler olurlar.

Liyakatin sadakatten daha önemli ve önde olduğu ülkeler ise toplum, ulus, halk, vatandaş ve birey olarak örgütlenen ve üretim ilişkilerindeki rollerin daha geniş olarak dağıldığı, buna bağlı olarak gelişim ve üretimin daha önem kazandığı ülkeler olurlar. Dolayısıyla yaşamları ve kurumları da buna göre şekillenir ve işlevselleşir.

Liyakat ile sadakat, bir denge meselesi falan değildir. Tercih meselesidir. Tercihiniz geleceğimizi belirler. Liyakatiniz neyse üniversiteleriniz de odur.

Dipnotlar:

  • [1] https://www.hotcourses-turkey.com/study/rankings/the-world-university.html  ve   https://www.hotcourses-turkey.com/study/rankings/qs-world.html
  • [2] https://www.gazetefersude.com/erdogan-kendi-iktidarinin-egitim-sistemini-elestirdi-sistemde-buyuk-sikinti-var-hayirli-cikti-uretmesi-mumkun-degil-23470.html
  • [3] http://gazetemanifesto.com/2018/ikcu-rektoru-koseden-inciler-eskiden-kul-hakki-vardi-simdi-insan-haklari-diye-bir-sey-getirdiler-213257/?fbclid=IwAR2U97BYzdY1_aY_X9pW3p6ZnaIRSi3LK4eQcCbqL3HTWNiTZoTJ4otvfvs
  • [4] http://www.diken.com.tr/skandal-tezi-onaylayan-erzincan-universitesi-gerekli-islemler-baslatilmistir/
  • [5] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1123273/Docent_yazdi__profesorler_onayladi__Sosyalizmin_kurucusu_Hitler_mis_.html