“Belki şehre Şubadap gelir…” – Banu Bülbül

Onları dinlemek, bu topraklardan umudunu kesmekten utanmak demek… Dinleyin ve potansiyelinizi, potansiyelimizi görün. Bahanelere değil ısrarlı çabalarla gelecek üretimlere ihtiyacımız var

değirmeni döndüren kokuları gezdiren rüzgârlar kimin
baykuşları dinleyen böcekleri gizleyen ağaçlar kimin
eğer birileri doğamızı çalmak isterse
birileri ağaçları kesmek isterse dur hepsi bizim, dur hepimizin
Şubadap, “Gökyüzü Kimin?”

Amma bahsedildi insanların vurdumduymazlığından, giderek kötüleştiğinden, kimselerin bir araya gelemediğinden, çocukların bilimle, sanatla, enternasyonalist fikirlerle buluşmasının  gün geçtikçe zorlaştığından… Ne çok yer buldu can sıkıntısı ve karamsarlık sahnede… Ne kadar daraldık alansızlıktan, güçsüzleştik yalnızlıktan… Herkesin her şeyden sıkıldığı bir devirde ben de hem genel durumdan hem kötümserliğin bunca değişik surette ve böylesine sık karşıma çıkmasından çok sıkıldım.

Bunca bunalmak, umutsuz, yılgın, kötümser olmak da politik bir duruşun ifadesi nihayetinde… Söz onların… “Bittik biz”, “Bu ülkeden hiçbir şey olmaz”, “Çocuklara gençlere de hep sadece tarikatlar ulaşıyor”. Bu sözler gazetelerin köşesinden sosyal medyadaki paylaşımlardan, işyerlerinden, mahallelerden büyüyor, büyüyor, yankılanıyor. Daracık bir sınıfsal pozisyonun sözü tüm dünyayı ele geçiriyor böylelikle… Siz de benim gibi bunaldıysanız bu asık suratlardan, bunca bunalımdan kulak verin anlatacaklarıma… Size bir grup gencin köy köy kasaba kasaba taşıdığı iyilikten, güzellikten bahsedeceğim. Çocuklar için çocuklarla müzik yapan bir gruptan… Şubadap’tan…

Eğer şimdiye kadar onlardan haberdar olmadıysanız bu yazıyı okurken bir yandan dinleyerek başlayabilirsiniz tanışmaya… http://www.subadapcocuk.org/ adresinden tüm şarkılarına ulaşabiliyorsunuz. Bir yandan dinleyelim bir yandan sohbet edelim o zaman…

Şarkılarının her biri çok güzel. En’leri belirlemekse çok zor. Hepsinden burada bahsetmek zor olsa da kimi şarkılardan söz açarak evde, okulda neden bu şarkıları dinlememiz, çocukları bu grupla tanıştırmamız gerektiğini anlatmış olayım. Her şarkının birkaç katmanda dinlenebiliyor olması en güzel özelliği bana sorarsanız. Böylelikle zor ve kıymetli bir görevi yerine getirmiş oluyorlar. Çekirdeksiz Domates’te örneğin genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili olarak çocuklarla çalışma yapılabilmesi olanaklı oluyor. Eğer birlikte dinlediğiniz çocuk henüz bu konudan bahsedemeyeceğiniz yaştaysa o zaman ana karakteri domates olan bir öykünün keyfini çıkarabilirsiniz. Sivrisinek şarkısında bir sivrisineğin gözünden dünyaya gülümseyerek bakabilirsiniz. Kimi zaman çocuklar insanların sivrisineklerle ilişkisine dair hüzünlü bir hikaye olarak da duyabilir. Zeytin Ağacı’nda, ağaçla üretilebilecek metaforlara çocuğun zihninde yollar açarsınız.

Gökyüzü kimin?

Gökyüzü Kimin? Benim çok coşkulandığım ama her defasında gözlerim dolarak dinlediğim bir şarkı… Dino’nun Şarkıları albümü evrimi anlatan bir romanın bölümleri gibi… Müzikler muhteşem. Anlatı çocukların dünyasına çok uygun. Benim favorim Ornitorenk… Hem Ornitorenkin varlığından haberdar olan biri evrimi nasıl inkar edebilir ki?

Bütün albümlerini muhakkak dinleyin ama kliplerini de izlemeyi ihmal etmeyin. Orada sakın atlamayın diyeceğimse Kürtçe, Türkçe, Arapça söylenen Neşeli bi gün…

Şimdilerde şarkıların hikâyelerinden kitaplar hazırlıyorlar. Çıkan kitaplar da bu ülkede üretilenlerin en iyilerinden…

“Olmalı, yapılmalı”

Peki bunca güzel işi nasıl yapıyorlar? Kollektif bir çabayla ve kar amacı gütmeden. Arkalarında  ne müzik firmaları var ne yayınevleri… Ne bir kapitalist işletmeye dayamışlar sırtlarını ne herhangi birine piyango çıkmış. Sizin bizim gibi insanlarmış. “Olmalı, yapılmalı” diye konuşanlardan sıkılmış yola koyulmuşlar, bir işin ucundan tutabilirlermiş, bakmışlar yapılmışı yok, en baştan başlamışlar, birbirilerini bulmuşlar sonra diğerlerini, sonra seni, beni… Ama hep çocuklar varmış yanlarında… Başka nasıl olurdu ki… Çocukların emeği, gözü, kulağı olmadan bunca güzel şey nasıl çıkardı ki…

Peki bu şarkıları üretirken aynı zamanda nasıl bir bilgiyi, duyguyu, davranışı üretiyor ve yaygınlaştırıyorlar?

Onca olanakla üretilemeyen güzellikte şarkılar üreterek “param yok”, “müzik firmalarından, yayınevlerinden tanıdıklarım yok” gerekçelerini tüketiyorlar. Diyorlar ki artık ürettiğinizi yaymak için onlara ihtiyacınız olmayabilir. Belki de kendinize, birbirinize inanmak ve öyle bedelsizce paylaşabilecek kadar yüreğini açmak yıllardır istediğiniz üretimleri yapmanın en keyifli yoludur. Tabii iddianız asla yapmayacağınız bir şeyi yapamadığınız için kendinize üzülmekle sınırlı bir tatminin ifadesi değilse… Velhasıl Şubadap’takiler müzik yapmak istiyor ve yapıyorlar hem de en iyisinden ve bunun yapılabileceğini göstermek az iş değil.

Neredeyse tüm bir sanatın gelişimsel dönemlere göre raflara konabildiği günümüzde doğumdan ölüme dek dinlenebilecek ve hayatın her döneminde aynı şarkılardan farklı lezzetler elde edilebilecek alternatif bir (aslında bu alternatif lafı da asıl diye tanımlananı çoğaltıyor genellikle ama ben burada Şubadap’ın tarzının genelleşmesi ümidiyle yazıyorum) tarzı üretiyorlar. Bakın sinemada, edebiyatta müzikte yaş gruplarına göre ayrımlar yapılıyor ve aslında geleceğe kalan bir bakıma gelişimsel açıdan da katmanları yoğun olan eserler oluyor.

Şubadap’ın farkı

Çocuklara çevre bilinci, sınıfsal meselelere ilişkin farkındalık, politik bir bakış kazandırma başlıklarının arkasında yer alabilecek çabalar birbirinden korkunç hatalarla birlikte gerçekleşiyor çoğu zaman… Maddelesem daha kolay anlatacağım derdimi…

  • “Çocukların düzeyine inmek” nafile çabaları örneğin… Burada çocukların düzeyini aşağıda görmek, bir çeşit anlamazlık ve cehaletle eşdeğer kılmak söz konusu ki en “çocuklarla yanyana” diyen çalışmaların bile sağından solundan bu bakış fışkırıyor. Bunca hiyerarşik yapılanmış bir toplumda “düzeyler” konusunu aşmak kolay değil elbette. Şubadap’ın hiçbir şarkısı yukarı-aşağı zeminini bu anlamda yeniden üretmiyor. Hepimizi “çocukluk” şemsiyesinin altında buluşturuyor.
  • “Harika çocuklar”, “çocukların muhteşem yaratıcılığı” “aslında her şeyi çocuklardan öğrenmek lazım”… Yukarıda “çocukların düzeyine inmeye” çalışanlardan yakınmıştık burada da onların “yüce mertebe”sine çıkmaya çalışan, yetişkinlerin kirli ve şeytan, çocuklarınsa tertemiz melekler olduğu hurafesini üretenlerden ayrışacağız. Bu bakış zaten çocuklara da fazla geliyor. Böyle bakan insanların ilişkilendiği çocukların, melek ol(a)madıkları (doğal olarak bu çağda yetişmiş insan yavruları çünkü) için suçluluk duyguları muazzam artıyor, hiçbir zaman “yeterince” yaratıcı olamadıkları için de başarısızlık ve değersizlik duyguları gelişiyor. Uzun lafın kısası, Şubadap bu açıdan da son derece gerçekçi ve o gerçekçiliğin barındırdığı dinamikleri ifade eden bir umudu yayıyor çalışmalarıyla. Çocuklarla çalışmaya ömrünü vermiş nice insanın yapamadığını bir grup genç nasıl yapıyor? Bu işin sırrı da çok sayıda çocukla onların yaşam alanlarında yürüttükleri sabırlı ve ısrarlı çalışmalarda ve onlara içtenlikle yüreğini açan çocukların katkılarında gizli…
  • “Çocuklarla politik çalışma yürütülür mü?” “Ama Şubadap’ın şarkıları politik” itirazları varsa onlara da bir yanıt vermek istiyorum. Aslında çocuklarla yürütülen her çalışma politiktir. Bunu en iyi çocuklarla çalışanlar anlayacaktır. Bir psikolog çocuğun sınıfsal poziyonundan bağımsız bir çalışma yürütebilir mi? O çocuğun yoksunlukları sınıfsal, kültürel olan kavranmadan anlaşılabilir mi? Bir sınıf öğretmeninin evrimi anlatması ya da anlatmaması, cinsiyet eşitliği hakkında söylediği herhangi bir şey, milliyete dayalı vurgular, sınıfta duyguların nasıl ele alındığı, evde çocuğa tanınan söz hakkı, yaşadığı ülkede tanımlanan ya da uygulanabilen çocuk hakları… Hangi başlık politikadan uzak değerlendirilebilir ki… Çocukların da politik bakışları, algıları vardır. Onlara bir bakış açısı “kazandırmak” toplumsal gerçekleri “öğretmek” çocuklarla çalışmanın bir biçimi olamaz ama onların zaten bildiklerini yok saymamak, bunların konuşulmasına alan tanımak aslında devrimsel bir politik çalışmanın ifadesidir. Sanki sınıflar yokmuş gibi, sanki cinsiyet eşitliği varmış gibi, sanki bu ülkede, dünyada hiç kimse dışlanmamış gibi davranmamak çocukların bunları konuşmasına izin vermek bunun için yeterli… Bence “Bomba Yapan Bay Bilgin”de örneğin ya da “Gökyüzü Kimin”de “Özgürlük” şarkılarında Şubadap, çocukların bu farkındalıklarına bir ifade alanı sağlayarak çok doğru bir iş çıkarıyor.
  • Çocuklara “çevre bilinci” verirken büyüklerin yaptığı en büyük hatalardan biri kendi umutsuzluklarını ve karamsarlıklarını onlara taşıtmaktır. Yakın zamanda doğum günü olan Ursula L. Guin her satırına katıldığım bir makalesinde “yetişkin depresyonunu çocuklara taşımanın çok büyük bir suç” olduğunu söylüyordu. Katılmamak mümkün değil. “Buzullar eriyecek, ayılar ölecek”, “sular kuruyacak, hiç su kalmayacak”, “küresel ısınma yüzünden yok olacağız” türü söylemleri gelişigüzel ifade eden ve bu cümlelerin karşılığı olan duyguları tam olarak yaşamayan yetişkinlerin aksine çocuklar gerçekten yoğun bir kaygı ve depresif duygular hissediyorlar. Yani sorumsuzca ifade edilen bunalım cümlelerinin (çoğunun samimiyetinden şüphe ediyorum çünkü bu söylemin sahiplerinin önemli bir bölümü oldukça hedonistik hayatlar yaşıyorlar) karşılığında çocuklarda o ifadenin tam yansıması olan duygular (yani büyük bir köksel kaygı ve yoğun bir keder) gelişiyor. Pek çok çocuk kitabı o açıdan çocukların yanına yaklaştırılamayacak denli kötü… Ki çoğu pek övülüyor. Diyeceğim o ki bu çok zor konuda da Şubadap uygun dozu yakalamayı başarıyor.

“Yozgat’ta da yoldaşlar varmış”

Onlarla ilk kez bu yaz ayaküstü tanışmıştım. İki gün önce ikinci kez tanıştım grubun tamamıyla. Hayranlık uyandırası başka bir çalışmadan daha bahsetmeliyim burada 20 yıldan fazla zamandır bir grup insan yoğun fedakarlıklarla Ankara Batıkent’te Şeker Portakalı adlı (evet adları da çok güzel) bir çocuk kütüphanesini yaşatıyor, büyütüyor. Şubadap İç Anadolu turnesi kapsamında Ankara’da iken Kütüphaneyi de ziyaret etti. Ben ve kızım da oradaydık. Bir tanecik çocuk için hep birlikte şarkı söylediler. Umutla turnelerinden söz ettiler. “Yozgat’ta da yoldaşlar varmış tanıştık” derken nasıl da heyecanlıydılar. “Muhafazakar” İç Anadolu’daki değişim arzusunu anlatıyorlardı. Çocukların ışıl ışıl gözlerine bolca bakmışlardı belliydi hallerinden…

Dediler ki… Copy left’in çocukcası şöyle bir şey… “Bizim şarkılarımız gökyüzü gibi… Paylaşmak isteyen herkese açık, ticarileştirmek isteyen herkese kapalı…”

Onları dinlemek, bu topraklardan umudunu kesmekten utanmak demek… Dinleyin ve potansiyelinizi, potansiyelimizi görün. Bahanelere değil ısrarlı çabalarla gelecek üretimlere ihtiyacımız var. Tren gidiyormuş gibi yapmak için onu sallayan bürokratların ağzından çıkacak lafları beklemeyi bırakın da bu gençlerin bir ağacın dallarını gökyüzüne doğru yürütmeyi başaran çabasına kulak verin.