Fatura size mücadele bize kesilecek – Aktüel Gündem

Faşizme karşı direniş ekseninde, “krizin faturasını ödememe” ve giderek yoksullaşan halkın “insanca yaşam, iş güvencesi ve can güvenliği” talebinin gerçek bir hareket olarak örgütlenmesi mümkündür

Bu ülkenin pek çok sorunu var ancak, artık tek bir gündem etrafında bu sorunlar şekillenerek çok daha karmaşık hale gelecek. “Ekonomik kriz” diyerek tarif edilen sorun, artık bu ülkede yaşayan herkesi bir şekilde etkileyecek, tabi dolar üzerinden maaş aldığınız garantili bir işe sahip değilseniz ve Saray’la bir şekilde teşrik-i mesainiz yoksa.

Bu kriz neden sermayenin bir kesimini ya da halkın bir kesimini değil de bu ülkede üreten ve tüketen herkesi etkileyecek? Yanıt gayet basit: Krizin nedeni yıllardır ülkeyi yöneten -ki bunun önemli bir kısmı AKP iktidarıdır- sağ iktidarların uyguladığı ekonomik politikalardır. “Küreselleşen dünyaya ayak uyduracağız” safsatasıyla kapitalist sisteme neoliberal yeni sömürgecilik programını uygulayarak entegre olan, gelişmiş kapitalist ülkelerin çıkarına her türlü anlaşmaya imza koyup uygulayan işbirlikçi sağcı iktidarlar ve elbette ki AKP ile Tayyip Erdoğan’dır. Şimdi kalkmış “Bu kriz dış güçlerin oyunu”, “Fırsatçılar, teröristler, spekülatörler Türkiye’ye tuzak kuruyor” yalanını örgütlüyorlar.

Kriz tüm dünyada yaşanmıyor, hatta dünya ülkelerinin neredeyse tamamı büyümelerini sürdürüyor (Türkiye’nin risk göstergesi, “hasta komşu” Yunanistan’ınkinden bile yaklaşık 200 baz puan yukarıda). Kriz tek bir coğrafi bölgede ya da tek bir sektörde de yaşanmıyor. Petrol fiyatları tüm dünyada artmış değil ya da tüm dünya bir parasal daralmaya da girmiş değil. Krizi neredeyse sadece iki ülke dibine kadar yaşıyor; Arjantin ve Türkiye. Neden? Çünkü bu iki ülkenin ürettiği ve tükettiği neredeyse her şey dışa bağımlı. Burada kritik sözcük “her şey”dir.

Bize krizin nedeni olarak doların TL karşısında değer kazanmasını gösteriyorlar. Ama sadece petrolün, doğalgazın, arabanın değil; buğdayın, pamuğun, kağıdın, hatta ayçiçeğinin bile dışarıdan (dolarla) satın alındığını, ülkede dolara bağlı olmadan üretilen herhangi bir ürünün kalmadığını söylemiyorlar.

Sadece buğday, kağıt ve hayvancılığa bakmak yeter

Bir zamanlar “Tarımsal üretimde kendi kendine yeten yedi ülkeden biriyiz” diye övünülen bu topraklarda 2018’in sadece ilk 3 aylık döneminde 1 milyon 987 bin ton buğday ithal edilip (%148 artış) bunun karşılığında da 421,5 milyon dolar ödendi. Yine ilk 3 ayda 230 bin ton pamuk ithalatına 412,1 milyon dolar, 290 bin ton ayçiçeği ithalatına 135,9 milyon dolar ödendi (2019’un maliyetleri %60 daha fazla olacak).

İzmit ve Balıkesir SEKA fabrikalarının özelleştirilip kapatılmasıyla ülke medyası yıllık kağıt ihracatının tamamını yurtdışından karşılamaya başladı. 3. Köprü, 3. Havalimanı projeleriyle doğayı katleden AKP yandaşı şirketlerin kestikleri milyonlarca ağacı “ek gelir”olarak ihraç etmesi gündem bile olmadı.

Aynı üç aylık dilimde kırmızı et ithalatında %675, canlı hayvanda %142 artış oldu. İthal edilen sığır karşılığında dışarıya ödenen döviz 395,4 milyon dolar. Şarbon hastalığının artışının kuşkusuz en önemli nedenlerinden biri de hayvanların ve yemlerin ithalatı (ve elbette denetimsizliği). İlk iflas eden şirketlerin (Hotiç, Yeşil Kundura, Beta) bu alanda olması rastlantı değil (Anlaşılmaktadır kriz koşullarında ilk vazgeçilen ayakkabılar oluyor).

Kamu varlıklarını özelleştirirken, yok pahasına satarken ne diyorlardı: “Hepsi zarar ediyor, daha ucuzunu dışarıdan almak varken eti, tavuğu, yemi, buğdayı ve şekeri neden üretelim?” Pekiyi ya şimdi? Üretmek mi ithal etmek mi doğruymuş?

Ama pişkinlikte sınır tanımazlar! Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, “Böyle bir ortamda kendi gıdasını üretemeyen hiçbir devlet bağımsızlıktan söz edemez. Son zamanlarda gördük, TIR’lar dolusu doları olan ülkeler gıdaları olmayınca ne duruma düştüler” diyordu Mayıs 2018’de.

Kısacası, hiç boşuna debelenmesinler. Krizin tek sorumlusu başı Menderes’e kadar gidecek olan işbirlikçi sağ iktidarlar ile bugün Erdoğan’la simgeleşen yağma ve talan düzenidir. Hiçbir sağ iktidar üretken, kendi kendine yeten bir ekonomik düzen kurmamıştır. (Bu noktada sözde bağımsızlık yanlısı, anti-emperyalist geçinen kesimlerin de benzer bir ilişkiden yana oldukları da unutulmamalı). En rezilini MHP’de görmek mümkün. Halk ekonomik krizle boğuşurken MHP en rezil suçları affettirmeye çalışmaktadır; Tehdit, uyuşturucu ticareti, nitelikli hırsızlık, nitelikli dolandırıcılık, resmi evrakta sahtecilik ve en önemlisi organize suç örgütü.

Erdoğan’ın krizden çıkış planı

Son bir haftasını ABD ve Avrupa’ya ayırdı. ABD ziyaretinden önce Microsoft, Citibank, Google, Amazon, Philip Morris, Boeing, Pepsi Cola, Coca Cola ve IBM gibi 30 küresel firmanın temsilcileri ile buluştu. Abdulkadir Selvi’nin aktardığına göre “Kendinizi ülkenizde hissedin. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” demiş. Yani “Bu ülke zaten sizin, 1 koyup 10 almaya devam edin, garantisi de bizzat benim” demeye getirmiş. Bu koşullarda kişisel garanti yeter mi, hele söz konusu olan Erdoğan ise? Elbette yetmez. Bu halkın, bu ülkenin sözde temsilcisi olarak çok daha fazlasını vermeyi kabul edecek. Erdoğan’ın krizden çıkma planı uluslararası kapitalist sisteme çok daha fazla bağımlı olacak bir ilişki kurmaktır.

Ancak bunun için ülke içinde daha fazla yalana, daha fazla yönlendirmeye ihtiyacı olacağı aşikar. Tarihteki ve çağdaşı benzer rejimlerden esinlendiğini şimdiden gösterdi. Bu tür durumlarda suçu, halkın iradesinin gerçekleşmesini engelleyen, etnik, dini, kültürel farklılıklarla tanımlanan belirlenmiş bir “ötekine” yüklemek sağ popülist, faşist partilerin güçlenme taktiğidir. Hazine ve Maliye Bakanı Berak Albayrak, “Gezi olaylarıyla başlayan süreç, 17-25 Aralık süreci ve terör saldırıları, bölgemizde yaşananlardan sonra 15 Temmuz hayata geçti. Bu süreçler Türkiye’yi hedef aldı” diyor mesela.

Böylece Suriye politikaları da bir başka anlam daha kazanmış durumda. Krizin yarattığı gündemi örselemek, hatta kriz ortamında ideolojik hegemonyayı koruyacak bir “milli mesele” yaratmak. Ona dayanıp gerici-şoven histeriyi besleyerek “iç düşman” diye hedef gösterdiği muhalefete yüklenmek.

AKP iktidarı da tam bu yoldan ilerliyor. Artık kazanamayacağından emin olduğu ne kadar toplumsal kesim varsa hepsi hedef tahtasında. Ancak bunu yaparken iktidarı için muhtaç olduğu iki kesimi gözetiyor, seçmeci ve ayrıcalıklı bir taktik plan uyguluyor.

Birincisi, sermayenin bir bütün olarak genel çıkarlarını gözeteceği görüntüsü arkasında, iktidarını yasladığı ve aynı zamanda varlığını AKP iktidarına yaslayan sermaye gruplarına özel, seçmeci bir ilişki biçimi yaratıyor. İhalesi yapılmış ama başlanmamış ihalelerin yeniden ele alınacağını da duyuruyor Erdoğan. Yani “Merak etmeyin” diyor, “Benimle iyi geçinirseniz, sizi kollayacağım, üstelik daha iyi şartlarda ihaleler dağıtacağım.”

İkincisi kesim; emekçi, yoksul, hatta işsiz, mülksüz olmasına rağmen AKP’ye oy vermiş, ideolojik olarak yıllardır sağ/gerici hegemonya altında tutulanlar. AKP’nin oylarına muhtaç olduğu, onların da hayatta kalmak için AKP’nin patronaj ilişkilerine muhtaç olanlar. AKP’nin yerel seçimleri bu kadar önemsemesinin bir nedeni de budur. Yerel yönetimler aynı zamanda bu kesimleri besleyen, bu kesimlerle sürekli ve doğrudan ilişkilerin kurulduğu örgütlerdir.

Bu iki kesimin dışındakiler AKP için vazgeçilebilir, krizin tüm yükü üzerlerine yıkılabilir durumdadır. Bütçeye ek gelir sağlanmasından, verginin tabana yayılmasından, işsizliğin artmasından bahseden Yeni Ekonomi Programı ile krizin faturasının kime çıkarılacağı bellidir; başta beyaz yakalılar olmak üzere orta gelir düzeyine sahip olan herkes ve AKP tarafından korunup kollanmayan tüm emekçiler, yoksullar ve mülksüzler.

Erdoğan, krizin yaratacağı sonuçları da kuşkusuz değerlendirecektir. Yabancı sermaye için çok daha ucuza elde edilebilecek menkulleri ve gayrimenkulleri pazarlamaya çalışacak ve bununla birlikte Avrupa’nın dibinde Çin’deki asgari ücretten bile düşük ücrete çalışmaya hazır yüzbinlerden oluşan (üstelik yetişmiş, vasıflıları da içeren) bir emek cennetini hizmete açacaktır.

Yapılması gereken

Açıktır ki başta Erdoğan olmak üzere bütün AKP’liler Haziran İsyanı’nın korkusunu hâlâ yaşıyorlar ve toplumsal tepkileri, çıkardıkları “dersle” engellemeye çalışıyorlar. Farkındalar ki “Cumartesi Anneleri” dahil her eylem bir kıvılcım haline gelebilir ve hızla yaygın, kitlesel isyana dönüşebilir. Toplumun diğer yarısını ikna kabiliyetini yitirmiş (dolayısıyla vazgeçmiş) bir iktidarın baskı ve şiddete başvurmasından başka bir yolu yok. 10 bin Tekel işçisinin 78 günlük direnişinde bile tek bir işçi tutuklanmamışken 1 günlük eylem sonucunda 24 havalimanı işçisi tutuklandı. Ancak korkunun ve zorun ecele faydası olmayacak.

Krizin gerçek ve kaçınılmaz sonuçları zamlara, işten çıkarılmalara ve iflaslara rağmen hâlâ tam olarak açığa çıkmadı. Hâlâ hazırdan yiyen, idare edeceğini düşünen, desteklerle ayakta kalma planları yapan çok büyük bir kesim mevcut. Ancak bu durumun uzun sürmeyeceği ortada. Yeni “kendiliğinden” patlamalara hazır olmak, harekete geçtiğinde içinde “özne” olmak, diğerleriyle birleştirmeye çalışmak mutlaka öngörülmesi gereken adımlar. Bu adımlar kolektif bir önderliğin oluşturulmasıyla iç içe ilerlemek zorundadır.

Erdoğan rejimi krizin suçunu üzerinden atmaya çalışmakla yetinmeyecektir. Kriz ortamında açığa çıkan gerici tepkileri örgütlemeye çalışacak, kitle tabanını korumak ve hatta genişletmek için etnik, dini ve işgalci söylemini güçlendirecektir. Bu noktada kavranması gereken, mücadele hedefinin sadece ekonomik taleplerle sınırlandırılamayacağıdır. Mücadele zaten asıl hedefi açığa çıkarmış durumda; kriz, sistemin krizidir. Ve siyasal hedefi içermeden ilerlenemez.

Kaçınılmaz olarak tüm bu süreç karşı tarafı ideolojik olarak zayıflatmayı, toplumun “bu yarısına” gerçek hedefi göstermeyi amaçlayan bir propaganda faaliyetini çok daha önemli hale getiriyor. Krizin egemenler için bir avantajı da basılı yayınları çıkarmanın çok daha zorlaşmasıdır. Ancak hep göz ardı ettikleri ise devrimcilerin yaratıcılıkta sınır tanımıyor oluşudur. Bu dönem doğrudan, dolaylı, ilkel, gelişkin tüm propaganda araçlarının geliştirileceği bir dönem de olacaktır.

Sonuç olarak; egemenler nasıl ki her krizi kendileri için bir fırsat olarak görüyorsa ve sistemi sürdürmek için yeni olanaklar yaratıyorsa devrimciler için de bu tür krizler toplumsal mücadelelerin yeniden kurulmasının “fırsatlarını” yaratır ve siyasal hedeflerin gerçekleşmesi daha da yakınlaşır.

Yılgınlık ve karamsarlık arttıkça, devrimci irade güçlenecektir!