Kağıt sıkıntısının tarihi: Sağ siyasetin sansür aracı – Can Kaya

Menderes döneminden bu yana sağ iktidarlar kâğıt sıkıntısını basını kontrol altında tutmak için kullandı. Basına “Hükümeti tenkid etmek yasaktır” diyen Menderes iktidarı, kâğıt tekelini bir sansür aracı olarak kullanırdı

Dünya Gazetesi’nin 2 Mayıs 1959 tarihli nüshasında, manşette İnönü’nün sözlerinin sansürlendiği görülüyor.

Döviz krizi sebebiyle fırlayan kağıt fiyatları yayıncıları ciddi bir krize sokmuş durumda. Özellikle muhalif yayınların kağıt erişiminde yaşadıkları sıkıntılar ve artan maliyetler yalnızca bugünün derdi değil; aksine basın tarihimizin en keskin sansür mekanizmalarından biriyle karşı karşıyayız. Erdoğan’ın çeşitli vesilelerle kendini özdeşleştirdiği ve tarihsel bağlar kurduğu Menderes ve Özal’ın sicillerine baktığımızda, basın üzerinde kullandıkları sansür araçlarının başında kağıt tekelinin geldiğini görmek şaşırtmıyor.

Yeter! Söz Menderes’in!

Menderes’in başbakanlığı, basın kuruluşlarıyla girdiği hızlı bir flört ile başladı. İktidarının ilk günlerinde “basın özgürlüğüne” dair bir kanun çıkaran Menderes, gazete ve dergi çıkarmak için önceden çok uğraştıran ruhsat alma zorunluluğu yerine bildirim yükümlülüğü getirdi. Ayda bir basın emekçilerini topladı, onların dertlerini dinledi. 1952’de gazetecilerin çalışma koşullarına dair bir kanun çıkardı, ücretli izinden sendika üyeliğine pek çok hak bu kanun ile tanındı. Ancak cicim ayları çabuk bitti; ekonomik sıkıntılar, Kore Savaşı, NATO üyeliği süreci ve ABD ile krizli ilişkiler sebebiyle basın ile kurulan ilişkiler gittikçe gerildi.

1954 yılında çıkarılan ve 1956’da daha da ağırlaştırılan “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun”, basın özgürlüğünü ciddi biçimde zedeledi. Bu kanun vesilesiyle pek çok gazeteciye dava açıldı, gazetelerdeki her bir haber incelendi, makaslandı. Gazetelerde boş sütunlara rastlamak okur için sıradan bir olay haline geldi.

“Hükümeti tenkid etmek yasaktır”

6-7 Eylül Pogromundan sonra basın üzerindeki baskılar iyice yoğunlaştı. İlan edilen sıkıyönetimin komutanlarından Nurettin Aknoz katliamdan 3 gün sonra, kundaklanan evlerin dumanı henüz tüterken basına bir dizi yasak koydu: “6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkası yaptığı yolunda yazı ve yorumlar yasaktır. 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili haber ve resimler yasaktır. Hükümeti tenkid etmek yasaktır.”

Bu liste iktidarın yüz yüze geldiği krizler çoğaldıkça büyüdü: “Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri yazılmayacaktır. NATO devletleriyle ilgili haber yapmak yasaktır. Kıbrıs’taki olaylarla ilgili haber yapmak yasaktır.”

Git gide genişleyen yasak listesi, Menderes’in başını ağrıtan olaylara dair de bir ipucu veriyor: “Öğrenci birlikleri ya da başka dernekler hakkında yapılan kovuşturmalarla ilgili haberler basılamaz.”

NATO üyeliği ardından tüm Avrupa ile birlikte Türkiye’de de  filizlenmeye başlayan kontrgerillanın yöntemleri de kendini göstermeye başlamış: “Beşiktaş’ta bir çuval içerisinde iki yanık ceset bulunmasıyla ilgili haber yapılması kesinlikle yasaktır.”

Muhalif yayınlar kağıt yokluğundan kapandı

Tüm bu yasakları hayata geçiren zor aygıtı ise hapishaneler, devletin elinde tuttuğu kağıt tekeli ve devlet ilanları oldu. 1950’lerde hükümet tarafından gazetelere ihtiyaçları doğrultusunda verilen kağıt, zamanla muhaliflerin paylarından kısılıp yandaşlara dağıtılmaya başlandı. Devletin elinde kalan kağıt ise serbest piyasadaki alıcılara bırakılıyordu; tabii kağıdı kime satacağına karar veren Menderes olunca, bunun gerçek hayattaki yansıması da “kara borsa” haline geldi! Muhalif yayınlar kağıt yokluğundan dolayı ya kapandı, ya küçüldü.

Bir diğer denetim aracı ise devlet ilanlarının dağıtımıydı. 1959’da yapılan değişiklikle ilan verme yöntemi değiştirildi; yandaş gazetelere bol keseden dağıtılmaya başlanan bu ilanlar muazzam bir zenginleşme aracına dönüştü. Basın tarihimizin yeni bir kavramı o günlerde doğdu: Besleme basın! Öyle ki, DP’nin yayın organı gibi çalışan Zafer Gazetesi mevcut ilanların yüzde 11’ini alırken, geriye kalan pastayı diğer 63 gazete paylaşıyordu. Bu beslemeler devlet ilanlarının yanında peşin alım desteği, kamu kurumu abonelikleri ve makine hibeleri gibi imkanları da bolca kullandı.

Hükümet aleyhine kitle gösterilerinin yoğunlaştığı ve basın üzerindeki baskının iyice arttığı günlerde “son bir büyük iş” için kolları sıvayan Menderes, ünlü Tahkikat Komisyonunu kurdu. 15 DP’li vekilden oluşan komisyon, herhangi başka bir merciye danışmadan ve denetimden muaf şekilde gazete ve matbaalara el koyabiliyor, gazeteleri kapatabiliyor ve hatta istediği kişiyi tutuklayabiliyordu; üstelik kararları kesindi.

Bir kaset koy da sansürleyelim Semra hanım!

Turgut Özal, 12 Eylül’ün sağladığı “sükuneti” muhafaza etmek için basına özel bir önem verdi. Türkiye’nin neoliberalleşme yolunda önemli adımlar attığı Özal’lı yıllar, basın kuruluşlarının yapısında da önemli dönüşümlere yol açtı.

Turgut Özal, henüz başbakan olduğu dönemde basına dair tesis etmek istediği piyasacı ilişkilerin müjdesini “2,5 gazete ve 2,5 televizyon yeter, reklam pastası daha fazlasını kaldırmaz” cümlesi ile vermişti. Bir aile mesleği olarak gazetecilik yapanlar, koltuklarını büyük sermaye sahiplerine bırakmaya başladı. Aydın Doğan ve Asil Nadir’in yayıncılık sektöründe büyük pay sahibi haline geldiği yıllarda, Özal ailesinin mutlu hayatından kesitler paylaşan “Özal Gazeteciliği” mide bulandırıyordu.

Menderes’ten el alan Özal, gazeteler üzerinde denetimi yine kağıt temini üzerinden sağlamaya çalıştı. Tüm gazetelerin kağıtlarını aldıkları SEKA, Özal’ın en önemli kozuydu. Basınla ilişkileri ne zaman gerilse kağıt zammı için SEKA’ya talimat verdi.

Menderes’in dersine iyi çalışan Özal, devlet ilanlarını da bir terbiye aracı olarak kullandı. Nazlı Ilıcak’ın anılarından öğreniyoruz ki, Özal Bulvar ve Günaydın Gazetelerine kızmış; Sümerbank, Şekerbank, Ziraat Bankası, Vakıflar Bankası, TOKİ, Emlak Kredi Bankası gibi devlet kuruluşlarının ilanlarını kestirmiş. Ilıcak’ların sahibi olduğu Tercüman Gazetesi de çeşitli ambargolara maruz kalmış, bu yüzden Nazlı Ilıcak bir müddet Bulvar Gazetesinde Kerem Turgut mahlasıyla yazmış!

Özal, aynı zamanda kirli savaşın tüm metotlarının uygulamaya konulduğu, OHAL valiliğinin kurulduğu, “beyaz toroslar”ın trafiğe çıktığı ve sansür mekanizmasının kanla işletilmeye başlandığı yılların ismi oldu. Sadece 1992 yılında 14 gazeteci öldürüldü. Faili meçhuller, köy boşaltmalar ve yargısız infazlar “bulvar gazeteleri” için haber değeri taşımadı.

Özal, 1990 Nisan’ında Çankaya’da bir basın toplantısı düzenledi. “Basının teröre alet olduğunu” ve “bilerek ya da bilmeyerek terör örgütü propagandası yaptığını” söyledi. “Gazetelerin haber politikalarının nasıl olması gerektiğini” ve hatta “nasıl manşetler atılabileceğini” örnekleriyle anlattı. Birkaç gün sonra “SS Kararnamesi” olarak bilinen Sansür ve Sürgün Kararnamesi çıktı. OHAL valisi istediği yayını toplatabiliyor,  yayınlanmasını durdurabiliyor, basıldığı matbaaları kapatabiliyor; diğer yandan köy boşaltma ve sürgün yetkisi taşıyordu.

Ülkenin o güne dek gördüğü en büyük mülksüzleştirme dalgalarından biri, bu yolla sessiz sedasız gerçekleştirildi. Kürt basını kapatmalarla, tutuklamalarla ve hatta cinayetlerle susturulmaya çalışıldı.

Bu dalgadan en karlı çıkanlar ise bir yandan köylerini terk ederek proleterleşen ve büyük şehirlerin çeperlerine yerleşen Kürt gençlerini düşük ücret ile, esnek ve güvencesiz biçimlerde çalıştırarak büyüyen, diğer yandan sahip oldukları medya kuruluşları aracılığıyla Kürt savaşını alkışlayan holding patronları oldu.

Armut dibine düştü!

Özal’la başlayan ve Erdoğan’la tamamlanan SEKA’nın özelleştirilmesi süreci aslında Türkiye’nin kağıt üretiminden vazgeçip ithal kağıda bağımlı hale gelmesi süreciydi. SEKA önce üretemez hale getirildi, sonra satılarak yok edildi.

Medya kuruluşları, neoliberal ilişkiler içinde büyük holdinglerin bir parçası haline geldi. Medyanın stratejik bir “ekonomik sektör” olarak yapılanmasıyla birlikte diğer sektörlerde de önemli yatırımları olan kapitalist medya sahipleri eski “dördüncü güç” iddiasını terk etti; medya-iktidar ilişkileri dönüşüme uğradı. Medya, bu süreçte dışsal bir aktörden ziyade iktidar merkezinin organik bir parçası haline geldi. Her sektöre el atmış medya patronları, devlet ihaleleriyle birlikte yayınlarının sürekliliğini de “koşulsuz biatlarını” ipotek göstererek garantiledi. Mesele o kadar kritik hale geldi ki, batan gazete ve televizyonlar için “havuz”lar kuruldu, “yandaş basın”a rahmet okutacak “havuz medyası” terimi literatürümüze girdi.

Demirören, Albayrak, Ciner, Kalyon gibi sermaye grupları, petrol boru hattı projelerinden elektrik dağıtım işlerine, maden işletmelerinden inşaat sektörüne devletin ihaleye açtığı pek çok alana yayılırken, yağmalamak için gittikleri yerlerde karşılaştıkları halk direnişlerinde de devletin kolluk gücünü yardıma çağırmaktan çekinmedi.

3-5 tanesi dışında neredeyse tüm gazetelerin aynı manşetle çıkabiliyor olması, bir yandan tek merkezden kontrol edilen bir basın faaliyetini, diğer yandan tüm bu kuruluşların kirli bir iktidar ağının parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Tümü aynı kumaştan dokunmuş; aynı çanaktan yiyor, aynı memleketi sömürüyorlar. Aynı yolun yolcuları onlar; yol bitince hep birlikte bitecekler.

Bir varlık yokluk savaşı

Tüm basın kuruluşlarının karşı karşıya oldukları kağıt sıkıntısı, artan maliyetler ve vergi yükü gibi maddi engeller, büyük holdinglerin aldıkları teşvikler ve silinen vergi borçları ile başka yollardan dengelenirken; bağımsız bir yayın çizgisi izlemeye çalışan ve herhangi bir sermaye grubuna tabi olmayan basın kuruluşlarını ciddi bir mali krize sokuyor.

Patronu üzdüğü için daha çok üzülenler aldıkları ihalelerle/yağmaladıkları kentlerle stres atarken, devlet kuruluşlarına sokulmayan ve Basın İlan Kurumu tarafından sağlanan gelirlerden nasiplenemeyen muhalif basın şimdi de ikiye, üçe katlanan kağıt ve baskı maliyetleri karşısında varlık yokluk savaşı veriyor.

Basın özgürlüğü mücadelesinin faşizme karşı olduğu gibi neoliberalizme karşı mücadeleden de ayrıştırılamayacağı bir kez daha görülüyor.