İlla çiçek olacaksak “akşam sefası” olalım – Mine Melek

Olduğumuz her yerde boy vereceğiz. İlla çiçek olacaksak “akşam sefası” olacağız. Karanlık çökerken biz doğacağız, inatçı, isyancı ve rengarenk…

Mirabilis jalapai, nam-ı diğer akşam sefası… Bilmeyenimiz yoktur onu. Bahar geldiğinde pıtır pıtır rengarenk açar bahçelerde, saksılarda. Adından da anlaşılacağı üzere asıl güneş gittikten sonra gösterir sarı, beyaz, pembe veya kırmızı renklerdeki çiçekli yüzünü. Bütün güzellikler, renkler siyaha bürünürken, o inadına rengarenk olup başkaldırır geceye. Ayrıca en inatçı çiçeklerden birisidir kendisi. Siyah, sert, kuş üzümüne benzer tohumları vardır taç yapraklarının içinde ve onları sürekli dökerek hep başka başka yerlerden boy verir. Ne kadar sökerseniz sökün gövdesini, o tohumunu bir yerlere bırakmıştır ve siz kafanızı çevirdiğiniz anda yeniden filiz verir. Kış gelir ortadan kayboldu artık dersiniz, ama bahar geldiğinde bir bakmışsınız yeniden kuşatmış bahçenizi…

Feminist isyan bugün işte o akşam sefasıdır dünyanın bütün kadınlarının bahçelerinde boyveren. Belki çok değil daha 20 sene önce, hani şu post-feminizm veya liberal projecilik çağında, o inatçı tohumlarını böyle her yere, bu kadar farklı kadına, bu kadar büyük bir hızla saçacağını tahmin bile etmezdi kimse. Ama bakın işte, bugün akşam sefası kadın isyanlarıyla doldu, dünya diye yaratılan o karanlık bahçe.

Karanlıkta rengarenk bir akşam sefası gibi açtı mesela FEMEN. Sovyetlerin dağılması çağının en neo-liberalizm ve erkek odaklı ülkelerinden biri olan Ukrayna’nın yıkıntılarından, “Ukrayna genelev değildir” sloganıyla, kadın bedenini ve çıplaklığını patriyarkaya, cinsel taciz ve seks ticaretine karşı bir özsavunma silahı olarak kullanan uluslararası bir kadın örgütü doğdu.

Karanlıkta rengarenk bir akşam sefası gibi açtı mesela Zehra Doğan. Savaşın ve yıkımın Mardin’inde yaptığı resimleri paylaştığı ve 10 yaşındaki bir çocuğun notlarını haberleştirdiği için bir yılı aşkın sürede tutulduğu hapishanede, rokadan yeşil, zerdeçaldan sarı, kahveden kahverengi, karalahanadan mavi, aspirinden beyaz, nar kabuğundan, kuş dışkısından, diş macunundan, regl kanından boyalar elde edip rengarenk akşam sefaları gibi resimler üretiyor. Hapishane yönetiminin sürekli imha ettiği resimleri o akşam sefası inatçılığıyla kuş tüyü ve saçtan fırçalarla yeniden yeniden gazete kağıtları ve iç çamaşırlarının üstüne boyuyor.

Karanlıkta rengarenk bir akşam sefası gibi açtı mesela Gülsüm Çolak… Soma Katliamı’nda oğlunu yitirmiş, adalet talepleri iktidar tarafından geri çevrilmişken o eve dönüp “fıtrat” demedi. Onun yerine bir başka oğlunu kaybetmiş olan Fatma Malkoç’la kolkola girdi, altlarına çiçekli fistanlarını çekip bir ellerinde bir parça kömür, bir ellerinde çocuklarının mezarından alınmış bir avuç toprakla Ankara yoluna düştüler hesap sormak için. Somalı bir anne olarak başladığı eylemi, “Biz kadınlara bugüne kadar evimizde oturmamızı, çocuklarımıza bakıp yemek pişirmemizi söylediler. Ama baktık ki öyle olmuyor, biz de düştük yollara. Bundan sonra kadınlar mutfaklardan çıksın, haklarını arasın istiyorum. Bizler sadece çocuklarımız  için değil öidürülen kadınlar için de, istismar edilen çocuklar için de adalet istiyoruz” sözleriyle anlatırken hepimize yeniden gösterdi ki Somalı Gülsüm Çolak’ın hayatının tam ortasına da düşmüştür o tohum: o zaman Flormar’dan sonra bir kere daha, işçiler için de “Yaşasın kadın dayanışması!”

Ve yaşasın AKP’li Ordu Belediyesi’nin düzenlediği bir konserde bile dizginlenemeyen kadın itaatsizliği: “Sizin sunucunuz bana çorabını çeker misin diyemez!” Belki Gülşen bundan önce herhangi bir politik iddia ile karşımıza çıkmamış, bundan sonra da çıkmayacak olabilir; hatta iktidar temsilcisi bir kurumun konserine gitti diye de eleştirilebilir. Önemli olan kendince bir stratejiyle konserde kendisine “çorabınızı çeker misiniz?” diyen sunucuyu teşhir etmesi, o tohumun sahnenin ortasına atılmış olmasıdır.

Çünkü o tohum bir kez atılmışsa sahnenin ortasına gerici erkek hakimiyetinin en baskın sayıldığı yerlerden biri olan İstanbul’un Fatih ilçesinde bile yeşerip çiçek açabilir. Bilen bilir, Fatih eskiden beri insanı giyiminden kuşamına, yürüyüşünden konuşmasına kadar bu gerici hakimiyet karşısında ciddi bir otokontrol mekanizması geliştirmeye zorlayan bir yerdir. Ancak gün gelir Fatih’te bile artık işler “ters” gitmeye başlayabilir. Bir grup kadın altlarında etekleri ve şortlarıyla taksi beklerken iktidardan aldığı güç ve “kendi tarihsel mekanında” olmanın verdiği cüretle kendilerini sözlü taciz ve hakarete maruz bırakan yaşlı, sarıklı bir erkekten korkup susmak yerine “Tecavüzcülere konuşacaksınız, milletin parasını çalanlara konuşacaksınız… Bu kadınlar öldürülürken neredesiniz siz?” diyerek ona haddini bildirme cüretini gösterebilir.

Ne diyordu FEMEN kadın bedenine dair: “Başlangıçta beden vardı, kadın bedeni hissi, yaşama sevinci hissi, çünkü beden çok hafif ve özgürdü. Sonra adaletsizlik geldi, öylesine keskin ki onu bedeninizde hissedersiniz, bedeninizi felç eder, hareketlerini engeller ve sonra kendinizi bedeninizin tutsağı olarak bulursunuz. Ve sonra bedeninizi adaletsizliğe çevirirsiniz, bedeninizin bütün hücrelerini partiyarka ve aşağılamaya karşı mücadele için harekete geçirirsiniz.” Ve ne diyordu ülkenin 18 kentinde yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için yaptıkları kitlesel eylemleri faşist bir grubun saldırısına uğrayan Şilili kadınlar: “Kadınlar faşizmi düşürecek! Hepimiz özgür olana kadar korkmadan yürümeye devam!”

Olduğumuz her yerde boy vereceğiz. İlla çiçek olacaksak akşam sefası olacağız. Karanlık çökerken biz doğacağız, inatçı, isyancı ve rengarenk…