İmtiyaz teorisinin yanlışları nelerdir? (1) – Esme Choonara & Yuri Prasad

Kendini ezilmenin olmadığı bir dünya kurmaya adamış tüm insanların, şovenizme ve ayrımcılığına karşı verilen mücadelede ortak çıkarları vardır. Dünya görüşleri değişik olsa da ırk, milliyet, cinsiyet ve bunun gibi nedenlerle saldırıya maruz kişileri korumak, insanları birleştiren nedenlerdir. Böyle davranmalarının nedeni, hem toplumun bu insanlara olan baskıcı tutumuna karşı tavır almak hem de kişilerin birbirini dışlayan önyargı ve nefretin arkasındaki güce karşı yeteri kadar kuvvetli olabilmek için birlikte mücadelenin tek yol olduğunu anlamaktır. Bu birlikteliğin arkasında, yine de hareketi çeşitli yöne çekebilecek önemli farklılıklar yatar. Kitlesel baskıların çıkış yeri, bizim mücadele biçimimiz ve belirlediğimiz temel hedeflerin hepsi politik sorulardır ve bu sorular etrafında sosyalistleri diğerlerinden ayıran belirgin görüşleri vardır

Baskılara maruz olmayanlar kurtuluş mücadelesinin bir parçası olabilir mi? Beyaz insanların tümü ırkçılık suçuna katılırlar mı yoksa siyahların özgürlük kavgasının bir parçası olabilirler mi? Homoseksüeller ve heteroseksüeller ayrımcılığa karşı birleşebilirler mi? Erkekler kadın hakları mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Bunlar imtiyaz teorisi ve kitlesel baskılar üzerine olan tartışmalardaki sorulardan sadece birkaç tanesi.

Kendini ezilmenin olmadığı bir dünya kurmaya adamış tüm insanların, şovenizme ve ayrımcılığına karşı verilen mücadelede ortak çıkarları vardır. Dünya görüşleri değişik olsa da ırk, milliyet, cinsiyet ve bunun gibi nedenlerle saldırıya maruz kişileri korumak, insanları birleştiren nedenlerdir. Böyle davranmalarının nedeni, hem toplumun bu insanlara olan baskıcı tutumuna karşı tavır almak hem de kişilerin birbirini dışlayan önyargı ve nefretin arkasındaki güce karşı yeteri kadar kuvvetli olabilmek için birlikte mücadelenin tek yol olduğunu anlamaktır. Bu birlikteliğin arkasında, yine de hareketi çeşitli yöne çekebilecek önemli farklılıklar yatar. Kitlesel baskıların çıkış yeri, bizim mücadele biçimimiz ve belirlediğimiz temel hedeflerin hepsi politik sorulardır ve bu sorular etrafında sosyalistleri diğerlerinden ayıran belirgin görüşleri vardır.

Bu yazı, özgürlük mücadelelerinde, giderek artan imtiyaz teorileri ve kesişimcilik (birden fazla kitle baskısının kesişimi) anlayışlarına eleştirel bir bakış açısı getirmektedir.  Bu fikirler yeni olmamakla beraber son zamanlarda etkileri giderek artmıştır. İmtiyaz teorisi, ABD’de, akademisyenler, farklılık eğitimi verenler, yazarlar gibi kişilerin ürettiği çalışmalar, öğretim gereçleri ve kişisel biyografilerde gelişen imtiyaz fikirlerinde filizlenmiştir.  İngiltere’de şu anda bu fikirler daha çok öğrenci siyaseti, akademisyenler, bloggerlar ve eylemciler arasında olmakla birlikte, Guardian’ın görüş bildirme bölümünde sürekli yer alan tartışmalar ve diğer yollarla genel medyaya da girmiştir.

Bizim başlangıç noktamız, sosyalistlerin, kitle baskılarına karşı mücadele eden diğer guruplarla pozitif bir iletişim içinde olmasıdır. Fakat bu iletişime, politik farklılıklarımızı saklayarak katkıda bulunmayacağız demek değildir.  Bu nedenle biz nasıl ve neden farklı olduğumuzu göstermek için, imtiyaz teorisini, kesişimciliği ve onların stratejik sonuçlarını Marksist görüş açısından analiz ederiz.  Bizim tartışmamız, baskıcı kapitalist sistem yerine kişisel ilişkilere odak olan imtiyaz teorisinin, kitleleri, baskı ve zulmü yenmek için gereken sosyal dayanışmadan uzaklaştırdığı üzerinedir.

Biz, hem geçmişteki birçok kurtuluş mücadelelerindeki performansı, hem de neden ve nasıl kitlelerin ezildiği konusundaki kesin analizleri nedeniyle Marksizm’in, imtiyazsız bir dünyada yaşamak isteyenler için en değerli araç olduğuna inanırız.

İmtiyaz teorisi nedir?

İmtiyaz teorisinin kalbinde, baskı ve zulmün, hak edilmemiş avantajlardan yararlanan ve belirli bir baskı biçimine maruz kalmayan gruplar içinde gelişmekte olduğu fikri yatar. Yani tüm erkekler, beyazlar veya heteroseksüeller, cinsiyetçilikle, ırkçılıkla veya homofobiyle karşı karşıya kalmadıkları için imtiyazlıdırlar.  Bu imtiyazlardan yararlananların hiç haberleri olmayabilir – hatta imtiyaz teorisyenlerinin, en fazla üzerinde durdukları “imtiyazları görünülebilir hale getirme”1 diye tanımladıkları -insanları, kazanarak almadıkları ama sahip oldukları avantajlar hakkında uyarmaktır.  Aynı şekilde kişiler bu “imtiyazlara” sahip olup olmamayı seçemezler-  bu imtiyazlar sadece ırkları, cinsiyetleri, cinsellikleri ve bunun gibi nedenlerle kendilerine bahşedilmiştir.  Bu çerçeveden bakılınca sınıflar, toplumda bulunan çok sayıdaki haksızlık ve baskıların sadece bir tanesidir.

İmtiyazlar genellikle psikolojik düzeyde, bilinçsiz eşitsizlik (yani kaçınılmaz) gibi görünür.  Bunun için imtiyaz teorisyenlerinin çoğu, insanları “imtiyazlarını kontrol et”meye çağırırlar- başka bir deyişle, tartışılan fikirler ve eylemlerin, bazı kişilerin “imtiyazlı konum”unun uzantısı olan bilinçsiz önyargılardan gelmekte olduğunu öne sürerler.

En çok sözü geçen “imtiyaz teorisi” öncülerinden Amerikalı aktivist Peggy Mcintosh’un çok bilinen imtiyaz tanımlaması “görünmez sırt çantası” dır.

Beyaz bir kadın olma konumunu göz önünde bulundurarak şöyle yazar:

 Ben kendime görünmez bir beyazlık imtiyazı paketi olarak verilen, kazanılmamış avantajları bir hak olarak her gün kullandığımı görmeye başladım; fakat onun farkında olmamam ‘olması gereken’di.  Beyazlık imtiyazları, özel donatım, güvenlikler, aletler, haritalar, rehberler, kod defterleri, pasaportlar, vizeler, giyecekler, pusula, acil gereksinim ve boş çekler taşıyan görünmez, ağırlıksız bir sırt çantası gibidir.2

Peggy McIntosh, her gün beyaz bir kadın olarak farkında olmadan kendisinin yapabildiği, ama siyah bir kadının yapamayacağı 46 maddeyi saymakla devam eder.  Bir düzeyde bu, ırkçılığın günlük hayatı nasıl etkilediğinin araştırması olarak alınabilir.  Bu tanımın arkasında McIntosh, kitleler üzerindeki baskıların nasıl çalıştığını ve nasıl göğüslenmesi gerektiğini önerir. McIntosh şunda açıktır “Burada açıkladığım koşulların işleyişi, bazı grupları sistematik olarak güçlendirmeye yarar.  Sadece ırk veya cinsiyet dolayısıyla elde edilen bu imtiyaz, bir üstünlük yetkisi, kontrol etme izni verir.3

Dünyayı “kazanılmamış avantajlar” prizmasından görerek, imtiyaz teorisi, kitlesel baskıların nasıl çalıştığı yönünde sağduyulu bir görünüm aksettirir. Erkek kadından genelde daha fazla kazanır, beyaz insanlar polis tarafından, siyahlara ya da Asyalılara oranla daha seyrek durdurulur.  Fakat kitlesel baskıların nasıl çalıştığını anlamak için yüzeyin altına inmemiz, toplumun nasıl ve kimlerin çıkarına çalıştığına bakmalıyız. Karl Marks’ın tartıştığı gibi “Her şeyin dış görünüşü ve özü birbiriyle uyuşsaydı bilimlere gerek olmazdı.4

Birçok yönden imtiyaz teorisi, kitlesel baskılardan kimin çıkarı olduğu konusundaki eski hikayeleri yansıtıyor- mesela erkeklerin kadınları bastırmaktan çıkarı vardır, tüm beyazların ırkçılıktan çıkarı vardır.  İmtiyazları elinde tuttuğu iddia edilen grup, otomatik olarak, diğerlerinin üzerindeki baskılardan yararlanır ve bu baskılarla iş birliği içindedir.  İmtiyaz teorisyeni ve farklılık danışmanlığı yapan Frances Kendall, örneğin şunu iddia eder: “Irkımızdan dolayı imtiyazlı olan hepimiz, ki tüm beyazlar böyledir, ve bundan dolayı haksız önyargılarımızı kanun haline getirme gücüne sahip olmamız, tanım olarak ırkçıdır.  Çünkü ırkçı bir sistemden yarar sağlarız.5

Kişileri kendi önyargılarından ya da başkaları üzerine baskı yapmaktan kaçınamaz olarak görmek çok karamsar ve güçsüz bırakan bir teoridir. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, baskılara maruz kalanlarla ittifak kurabilmek için kişisel farkındalığın artırılması ve en baskıcı davranışların azaltılmasıdır ki bunun nereye kadar yapılabileceği açık değildir.

Bir defa toplumdaki eşitsizlikleri, bir çeşit imtiyaz şekli olarak anlama kavramını kabul edince, kavram, kesinliğini yitirir.  Yani birçok imtiyaz teorisyeni, açıkça sorgulanan ırkçılık, cinsiyet, engellilikten dolayı baskılara odaklanırken, bazıları kavramı tüm sosyal olaylara genişletirler.  Örnek olarak, Illinois Dönüştürücü Adalet Kanunu projesi (The Transformative Justice Law Project of Illinois) aktivistlerin kontrol etmesi gereken, öğretim imtiyazı, beden büyüklüğü imtiyazı, hapiste olmama imtiyazı, geçiş imtiyazı (bazı insanların imtiyazlı gruba “geçebilme” imtiyazı6– örneğin bazı çok açık derili zencilerin beyaz gibi davranabilmeleri) gibi birçok imtiyaz şeklini listelemişlerdir.

Bu yaklaşım, problemlerin belirtilerini, problemin kendisiyle karıştırır.  Beden büyüklüğü ile ilgili eşitsizlik ve önyargılar kendi başına bağımsız değildir, doğrudan cinsiyet baskısı ve kadın kavramının bir sonucudur.  Aynı şekilde, hapishanede olmak ya da eğitim yapabilme ırkçılığın ve sosyal eşitsizliğin bir sonucudur.  “İmtiyazlar” listesini böylece yuvarlarsak içindeki her şey kısaca eşitsiz bir toplumun varlığını vurgular – bu ise bunu anlamamıza ya da değiştirmemize yardımcı olmaz.  Hatta eşitsizliği itiraf etmek, kendi başına bir sonuç haline gelir.

İmtiyaz teorisi nereden geliyor?

İmtiyaz teorisi, 1980’ler ve 1990’larda sola hâkim olan kimlik politikaları (identity politics) teorik çerçevesinden yapılanmıştır. Bu politikalar, 1960, 1970 sosyal hareketlerinin parçalanmasının ve Margaret Thatcher ve Ronald Reagan yıllarının politik kötümserliğinin bir yansımasıdır.  İngiltere’de bu durum, devlet gücünü tehdit eden mücadelelerden saparak yerini ya isteklere cevap arayan ya da devleti ve yapısal eşitsizliği sorgulamayı tamamen göz ardı eden, hayat-biçimi ve kimlik-temeline dayanan politikalara bırakmasına yol açtı. En azından İngiltere’de, devlet bu parçalanmayı örneğin değişik “etnik” projelere ayrılan fonlarla teşvik etti. 7  Kimlik politikası özünde, ancak bir şeyde tecrübesi olanların bunları gerçekten anlayabileceği veya ancak onların karşı çıkacaklarına güvenilebilir, tezini savunur.  İmtiyaz teorisi, genelde bunu temel olarak kabul etmekle birlikte, birçok yönden bu anlayışın öteki yüzüdür- baskı altındaki kitle yerine “imtiyazlı” denilen kitleye odaklıdır.

Akademide yükselen post-Marksist ve postmodernist teoriler, kimlik politikalarının politik omurgasını teşkil eder8.  Marksizm’den bu kopuş, “büyük söylemler” (grand narratives) – toplumu tümüyle anlama çabası – döneminin kapandığı görüşünü getirdi. Artık vurgulanan, kararsızlık, belirsizlik ve gerçekliğin çeşitli ve bölünmüş biçimiydi.  Postmodernizm, 1968’lerin kitle hareketlerinin yenilgisiyle moralleri bozulan aktivistler ve akademisyenlerin politikalarını yansıttığı kadar Francis Fukuyama’nın, meşhur, liberal kapitalizmin galibiyetinin “tarihin sonu”nu işaret ettiği duyurusunu yapabildiği, genel bir kötümserlik devrini de yansıtır.9

1990’lardan beri politik alanda ciddi bir değişim oluştu. 1999’un Kasım’ında Dünya Ticaret Örgütü’ne (World Trade Organisation) karşı verilen mücadele, sembolik olarak bölünme yerine yeni bir radikal politika niteliğindeki birleştirme ve yayma isteğinin yenilenmiş halini getirdi.

Şu anda Seattle’dan bu yana 14 yıl geçti ve kapitalizmin nasıl ve kimin işine geldiği sorularını yükselten, derin kapitalist kriz ve beraberinde getirdiği ekonomik kısıtlamalardan beri de 5 yıl geçti.  Dramatik sosyal hareketlerde tüm dünyada bir yükselme olmasına rağmen örgütlü işçi sınıfı birçok mücadelelerin dışında kaldı.  Bu nedenle, değişimi zorlamakta işçi sınıfının merkezî rolü ile ilgili Marksist tartışma, birçok aktivist için bulanık halde kaldı.

Sosyal hareketlerin yükselmesi ve Marksist ekonomiye olan ilginin belirli oranda canlanmasına rağmen solcu akademisyenleri ve kitlesel baskılara karşı mücadele eden hareketleri şekillendiren temel teori ve politik çerçeve, büyük bir değişime uğramadı. Colin Wilson’un 2011’de Seattle’dan beri gelişen lezbiyen, gay, biseksüel ve trans (LGBT) hareketi ile ilgili bir yayında açıkladığı gibi “hareket, birleşme isteği ve 80’lerin kimlik politikaları ve onların bölücü ahlakçılıkları gibi politikalara açık bir karşı koyma olarak karakterize edildi. Aynı zamanda örgütlenme temelinde, kimlik politikasının yerini alacak hiçbir politika yoktu“10.  Bu çelişkili ve istikrarsız bir durum yaratır.  Bugün, hâlâ bütünlük arzularında ve hareketi yayma olanağı aramada gerçek bir yükseliş olduğu doğruysa da imtiyaz teorisinin kitle baskıları konusunda sağduyulu bakış açısı olarak yükselmesi arkada bıraktığımızı umduğumuz bölücü ahlakçılığı yeniden diriltme riskini ortaya çıkarır.

Güç ve imtiyaz

İmtiyaz teorisi fikirlerinin çoğunun özü– doğrudan ya da dolaylı olarak – kimlik politikalarına güç veren post-Marksistlerin fikirlerini yansıtır.  Post-Marksistler, klâsik Marksistlerin, sınıf ve sınıf mücadelesinin, tarihin temel yürütücü gücü ve işçi sınıfının sosyalist değişim aracı olduğu yolundaki tespitlerini reddederler.  Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi sözü geçen yazarlar, Marksist sınıf inanışlarını, indirgemeci (reductionist) olması nedeniyle solun kesinlikle reddetmesini savunurlar ve bu düşüncelerini desteklemek için, Marksizm’in tamamen çarpıtılmış versiyonunu gerçek gibi sunarlar.11 “Bütünlük”ü  açıklayan girişimleri reddederek yerine “kısmî söylem”lere (partial discourses) ve öznelliğe odaklanan, kimliğe dayalı sosyal hareketlerin yükselişini yeni radikal politikanın temeli olarak görürler. Yani Laclau ve Mouffe için toplum, “çeşitli özne pozisyonları”na (“various subject positions”) ayrılmıştır ve “çoklu uzlaşmazlık ve patlama noktaları”, “tek bir anlatımla benimsenen ve açıklanan bir noktaya çekilemez”12.  Başka bir deyişle, çeşitli kitle baskılarının tümünün toplumun işleyişini gösteren geniş tabloya nasıl uyduğunu anlamaya çalışmanın yanlış ve beyhudeliğini söylüyorlardı.

Laclau ve Mouffe, 1980’lerdeki kimlik politikalarının teorik belkemiği sayılsalar da, Fransız post-Marksist teorisyen Michael Foucault’nun güç ve baskı konusundaki fikirleri, muhtemelen, en kalıcı etkiyi yapmıştır. Faucault, birçok yönden Laclau ve Mouffe’den daha karmaşık ve çelişkili bir teorisyendir. Örneğin cinselliğin sosyal yapılanması konularında yazdıkları, düşünceleri harekete geçiren ve şu anda geçerli LGBT teorilerinin arkasındaki yazılardır. Fakat aynı Laclau ve Mouffe gibi toplumu bütün olarak görme teşebbüslerini reddeder.

Foucault’nun kendine özgü güç anlayışının, baskı konusunu inceleyen teorisyenler ve eylemciler üzerinde geniş etkileri vardır.  Tartıştığı temel nokta “gücün her yerde olduğu”, her zaman bulunduğu şeklindedir.  Böylece, Foucolt teorisini Alex Callinicos şöyle özetler:

Güç, tek bir ünite olmaktan çok sosyal vücudun bütünlüğüne sızan ilişkilerin çok katlılığıdır. Bunun sonucu olarak, Marksizm’in ekonomik temele tanıdığı öncelik gibi bir öncelik tanınamaz.  Ayrıca güç üretkendir: kişileri baskı altında tutarak değil… tersine onları oluşturarak çalışır. Son olarak, güç, mücadele ettiği güç-ilişkilerinde olduğu gibi, parçalı ve dağınık olmasına rağmen zorunlu olarak direnci ortaya çıkarır. 14

Yani bu ne demek?  Bu, güç, bazı insanlarda olan, diğerlerinde olmayan bir şey değildir anlamına gelir.  Foucault’ya göre güç, klasik Marksizm geleneğinde olduğu gibi, kapitalist sınıfın ya da devletin elinde toplanmamıştır, aksine toplumun tüm katmanlarına yayılmıştır. Böylece, sosyal ve kişiler arası ilişkilerde bulunur. Bu açıktır ki, adaletsizlik ve eşitsizliği anlamakta ve karşı koymakta etkileyici olacak bir şeydir.

Foucault özellikle, gücün hâkim sınıfların ya da devletin elinde olmadığını açıkça iddia eder. “Ne idare eden kast, ne devlet apparatüsünü kontrol eden gruplar, ne de en önemli ekonomik kararları verenler, bir toplumda faaliyet gösteren güç sisteminin tümünü yönetenler değildir.” Foucault, “direniş noktalarının çoğunluğu” olması gerektiğini savunur ve bundan dolayı “Büyük Reddetme” (Great Refusal) için tek bir yer ya da durum yoktur, baş kaldırmaların ruhu, tüm ayaklanmaların kaynağı ya da devrimin saf yasası diye bir şey yoktur.  Onun yerine direnişlerin çokluğu vardır… Her birisi ayrı bir durumdur… Tanımsal olarak direnişler, ancak güç ilişkilerinin stratejik alanında var olabilirler.” 15

Bu bakış açısı, imtiyaz teorisinin içindeki, her bir kişinin kaçınılmaz, çok katlı bir baskı ilişkisinin bir parçası olduğu kavramı hakkında bilgi verir – ki Patricia Hill Collins buna “üstünlük matrisi“ der. Collins, daha sonra döneceğimiz intersectionality (kesişimselcilik) ve siyah feminizm konularındaki yazılarıyla tanınır. Bazen postmodernist baskı kavramlarına karşı olsa da “her birimiz değişik baskı sistemlerinden, hayatımızı çerçevelendiren çeşitli miktarlarda dezavantaj ve imtiyaz elde ederiz”.16 diyerek, kendi güç teorisinde kişisel imtiyazlar ve içsel üstünlük görüşlerini benimsediğini ortaya koyar.

İmtiyaz teorisiyle karşılaşanlar ya da okuyanlar, bireylere olan çok büyük odaklanmanın çarpıcı gerçeğini göreceklerdir – birçok “imtiyazlı“nın nasıl kendi imtiyazlı konumlarıyla hesaplaştıkları doğrultusundaki itiraflarıyla ya da diğerlerini, kendi imtiyazlarını kontrol etmeye çağırmalarıyla bu gerçekleşir.  Kişisel değişime olan odaklanmaya rağmen, birçok imtiyaz teorisyeni kişilerde olduğu söylenen verilmiş imtiyazların arkasında daha geniş ve yapısal eşitsizlikler olduğunu itiraf ederler. Örneğin Michael Kimmel, kişisel çözümlerin yeterli olmadığını savunur: “Eşitsizlik, kişisel ve davranışsal olduğu kadar yapısal ve sistematiktir.  Eşitsizliği ortadan kaldırmak, herkesin davranışını değiştirmekten daha fazlasını gerektirir.“

Fakat yapısal ve sistematik eşitsizlikleri açıklamak doğru olsa da esas soru şudur: Neden? Bunun da ötesinde eğer yapısal eşitsizlikler ve baskı sistemleri, genelde kadınlar üzerindeki baskı durumu, kapitalizmin ekonomik sisteminin veya sınıflı toplumun içinde değillerse, sistemik eşitsizlikler, bağımsız hareket eden üstünlük küreleri olarak var olma görünümündedirler.  Bu demektir ki, ya bu baskılar çok eskidir ve farklılığın kaçınılmaz ürünüdür – mesela erkekler erkek oldukları için hep cinsiyetçi olacaklardır – ya da bu soruyu toptan göz ardı etmektir.

Bazı imtiyaz teorisyenleri, baskının ekonomik ve tarihsel köklerini, özellikle ırkçılık etrafında, araştırma girişiminde bulunurlar. Örneğin tanınmış Amerikalı yazar Tim Wise, ırkçılığın köklerinin kapitalizm ve köleliğe bağlı olduğunu kabul eder. Fakat kölelikten sonra ırkçılığın çok derin bir şekilde sağlamlaştığını, hakim elit tabaka veya kapitalin ihtiyacından dolayı değil ama beyazların kendilerinden dolayı süre gelen “beyaz ırkçılığın artık bir otomatik pilot gibi her durumda öne çıktığını“ önerir.  Böylece ırkçılık, bir güç yapılanması olarak kapitalizmden bağımsızlaşır. Bu tartışmada Wise, birçok yönden Amerikalı teorisyen David Roediger’in ırk üzerine yazdığı ve beyazlık ve imtiyaz kavramları üzerine son derece etkili olan yazılarını takip etmektedir. Roediger, Marksist teoriye ciddi bir şekilde meydan okur ve fikirleri imtiyaz teorisini desteklediğinden tartıştıklarını detaylı olarak inceleyeceğiz.

Devam edecek…

Notlar

1: Kimmel & Ferber, 2010.

2: McIntosh, 1988, s.14.

3: McIntosh, 1988, s.21.

4: Marx, 1972.

5: Kendall, 2013, s.151.

6: TJLP, 2012.

7: Bknz: Choonara & Prasad, 2012,

8: Kimlik politikasının detaylı anlatımı ve eleştirisi için bknz Smith, 1994.

9: Fukuyama, 1992 (1989’deki “The End of History?” (Tarihin sonu mu?) makalesine dayandırdığı) Arka plan bilgisi için, bknz Callinicos, 1989, bölüm 5.

10: Wilson, 2011.

11: Laclau & Mouffe, 1985.

12: Laclau & Mouffe, 1985, s.191.

13: Wilson, 2008.

14: Callinicos, 1989, s.82.

15: Foucault, 1981, s.95-96.

16: Collins, 2010, s.234.

[International Socialism dergisinin 142. sayısındaki orijinalinden Gülden Yazgan tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]