Kısa Dünya Kupası notları (3) – İsmail Topkaya

Dünya Kupası gibi organizasyonların ulusların diğer uluslarla dostça ve adil bir şekilde yarıştığı bir oyun organizasyonu olmaktan çok, tam tersi ulusların başka uluslardan daha üstün, daha “akıllı ve güçlü” olduklarını göstermenin birer organizasyonları haline geldi

2018 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanmış 32 takımın 16’sı evlerine döndü… Geriye 16 takım kaldı…

Dünya Kupası ikinci turuna kalan ve kalamayarak geriye dönen 16 ülke takımları açısından bir ön analiz yapmak gereksedi söylenecek ilk şey; “Futbolda Kayıp Kıta” veya “Kayıp Kıta Afrika” olurdu…

İlk turun tek devreli 3 maçlık puan usulü ile oynanıyor olması giden ve ülkesine dönen takımların “şans” ve benzeri faktörler nedeniyle gittiği veya kaldığı tartışmasını ortadan kaldırsa da, gidenlerin çoğunun şansızlıkla ilgili olmasa da başka nedensellikler ile girmiş olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Dünya Kupası’na katılan 32 takımı hatırlayalım; Mısır, Rusya, Suudi Arabistan, Uruguay, Fas, İran, İspanya, Portekiz, Avustralya, Danimarka, Fransa, Peru, Arjantin, Hırvatistan, İzlanda, Nijerya, Brezilya, İsviçre, Kosta Rika, Sırbistan, Almanya, Güney Kore, İsveç, Meksika, Belçika, İngiltere, Panama, Tunus, Japonya, Kolombiya, Polonya, Senegal.

Kalan 16 takıma bakalım; Rusya, Uruguay, İspanya, Portekiz, Danimarka, Fransa, Arjantin, Hırvatistan, Brezilya, İsviçre, Meksika, Belçika, İngiltere, Japonya, Kolombiya, İsveç.

Giden ve kalan ülkelere baktığımızda çok önemli olan ve öncelikle üzerinde durulması gereken asıl sonucun, Avrupa ve Latin Amerika kıtalarının üstün ve başarılı bir fotoğraf vermiş olmasıyla ilgilidir.

İlk turda elenen Nijeryalı ve Tunuslu oyuncuların üzüntüsü

Bu durum kıta futbolları ve futbolda kıta ekolleri açısından kayda değer bir durumdur.

Afrika kıtasının kayda değer başarısızlığının mutlaka bir açıklaması olmalıdır. 1982’den beri ilk defa hiçbir Afrika takımının son 16’ya kalamamış olması sıradan veya olağan bir sonuç olarak karşılanmasa gerekir.

Keza Asya kıtası da benzer durumdadır. Katılan iki takımdan birisinin sarı kart uygulaması (Fair-Play uygulaması) sonucu ikinci tura kaldığını göz önüne alırsak, belki olağan ve sıradan karşılanabilecek ama sorgulanması gereken bir durum ile karşı karşıya olunduğu bir gerçektir.

Söz konusu durumu daha ayrıntılı çözümleyebilmek için meseleye birçok başlık altında bakmak gerektiği açıktır. Bu başlıklar futbol kimliği, futbolda ekol, futbol ve bilim, yerleşik futbol organizasyonlarındaki verimlilik, futbolda altyapı işlerliği ve verimliliği, futbolda göçmenlik, futbolda emek sömürüsü, futbol birikimi, futbolda yenilikler, futbol ülkesi olmak, futbol sermayesi, futbol piyasası, futbol pazarı, futbolun ulusal ve uluslararası örgütlenmesinde kişiler, kurumlar ve güçler gibi başlıklar olabilir.

Ama şu kadarını söylemek gerekirse futbol başka, futbol oyunu başka şeydir. Çünkü futbol eşitlerin oyunu olmaktan çoktan çıktı. Yani oyun gitti futbol kaldı…

Örneğin Fransa ve İspanya takımlarının toplam piyasa değeri 1 milyar avronun üzerindeyken Tunus, İran ve Kosta Rika gibi ülkelerin takımlarının piyasa değerlerinin en fazla 50 milyon avroyu bulması nasıl bir yarışma ve “kapışma” dünyasında olduğumuzun somutlaşmış halidir. Burada nasıl bir “oyun”dan ve oyunun futbol halinden söz edilebilir?

Başka bir konu, Dünya Kupası gibi organizasyonların ulusların diğer uluslarla dostça ve adil bir şekilde yarıştığı bir oyun organizasyonu olmaktan çok, tam tersi ulusların başka uluslardan daha üstün, daha “akıllı ve güçlü” olduklarını göstermenin birer organizasyonları haline geldi. Rusya’daki bazı maçlardaki taraftarların ırkçı /milliyetçi hezeyanlarını, bazı futbolcuların da üstü kapalı da olsa milliyetçi tavırlarını görmemek için kör olmak gerek.

Futbolun tarihsel dönemlerde ve süreçlerde emekçi halkın ve sınıfların en önemli örgütlenme araçlarından birisi olduğu gerçeğini herkes bilir. Böylesi büyük ve göz önündeki organizasyonların ezilen ve sömürülen toplumların, halkların, ulusların ve kıtaların kendilerini en iyi ifade edebilecekleri fırsatlar sunuyor olduğu gerçeği ise ticarileşen futbol endüstrisinin takım ve ülkeler arasındaki eşitsizliği futbola transfer etmiş olması nedeniyle artık pek mümkün olamamaktadır.

Türkiye’ye gelince, futbolu bir oyun olarak geniş halk kitlelerine ve özellikle çocuklara ve gençlere ulaştıramamış bir ülkeden söz etmemiz gerekir. Futbolu bir oyun, bir eğlence, bir sağlıklı yaşam uğraşı olarak genç nüfusunun çoğuna ulaştıramamış bir bakanlık ve bir federasyon ülkesiyiz. Bu bağlamda yerel semt kulüplerini halka açamamış bir modelsizlikten, buna rağmen piyasa koşulları gereği yüzlerce paralı futbol okulları uygulamasına izin veren çarpık bir futbol yapılaşmasından mustarip olduğumuzu belirtmek gerek. Ayrıca kapısından içeriye girmenin pek mümkün olmadığı profesyonel kulüplerin sayısı yüz kişiyi bulmayan sözde altyapı birimlerinde kimin neyi, nasıl yaptığının pek belli olmadığı sistemsiz, müfredatsız ve modelsiz bir futbolcu yetiştirme yöntemsizliğine havale etmiş bir ülkedir.

Çözüm elbette siyasetten siyasetçilerden arındırılmış bir spor ve futbol politikasının sistematik işleyişi egemen kılacak, toplumcu bir spor ve futbol modelinin hayat bulmasıyla mümkündür.

İlgili yazılar:

Sendika.Org