İyi bak tribünlere, gördüğün aradığındır aslında – Çağlar Özbilgin

Ne Başakşehir bir takımdan ne de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” bir slogandan ibarettir. Tribünlerdeki, kendine akacak mecra arayan “hareket”in suretidir. Ne futbol sadece futboldur ne de biz sadece seyirciyiz!

“Başakşehir gençliğinin o tribünleri doldurması lazım. Gençler buna var mıyız? Şampiyonluğa oynuyorsunuz yahu.”

Tayyip Erdoğan, olsa olsa bir kulübün başkanından, teknik direktöründen ya da futbolcusundan gelmesi beklenebilecek bu çağrıyı partisinin Başakşehir ilçe kongresinde yaptı. Devamında “Bu alanlarda olmadığınız sürece siyasette de zayıfsınız. AK Parti’nin gençliği kendisini gösterecek” diyerek basit bir takım tarafgirliğinden bahsetmediğinin altını çizdi.

Erdoğan’ın ligin bitimine 6 hafta kala, dahası Galatasaray-Başakşehir maçı arifesinde sarf ettiği bu sözler, şampiyonluk yarışındaki üç büyük takımın taraftarlarını haliyle yan yana getirdi. Sosyal medyada iki gün boyunca büyüyen tepki, gözlerin çevrildiği maçta Galatasaray’ın Başakşehir’i yenmesinin de etkisiyle patlak verdi ve tribünler maçın son dakikasında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla inledi. Buna aynı akşam sosyal medyada “Golleri Başakşehir yedi ama Erdoğan kaybetti” diye özetlenebilecek, coşku ve mizah dozu yüksek yüzbinlerce paylaşım da eklendi.

Başakşehir: Bir takımdan fazlası

Öncelikle Başakşehir parantezini biraz açmak gerek.

Uzun süre İstanbul Büyükşehir Belediyespor adıyla bilinen kulüp, AKP’nin iktidar oluşuyla adım adım yükseltildi. Erdoğan’ın kayınbiraderinin damadı Göksel Gümüşdağ’ın 2006 yılında başkan olduğu sezonun sonunda Süper Lig’e kapak attı. Suyu ve elektriğinden dünya yıldızlarının transfer ücretlerine kadar tüm giderleri, önce yerel yönetimlerin yasa ile belirlenmiş binde 12’lik spor payı aracılığıyla, ardından belediye iştiraki şirketleriyle, yetmediği zaman İSPARK kârları ve Akbil küsuratlarının aktarımıyla karşılandı. Hem adı ile geliri üzerine yapılan eleştirilerden sıyrılmak hem de AKP tipi belediyecilik ile AKP tipi kulüpçülüğü birleştirecek bir marka yaratmak uğruna 2014’te bugünkü adını aldı. Aynı yıl, sayısı ancak yüzlerle ifade edilebilen taraftar için inşa edilmiş 18 bin kişi kapasiteli stadına, Erdoğan’ın spor-sermaye-medya üçgenindeki adamlarıyla birlikte formasını ıslattığı bir gösteri maçı eşliğinde, “maliyeti sıfır- anahtarı teslim” biçimde kavuşuverdi. İçinde olduğumuz 2017-2018 sezonu başında ligdeki 18 kulübün 10’u formasına dahi sponsor bulamazken, henüz dört yıllık olmasına karşın Medipol, THY, Vodafone, Denizbank, 3. Havalimanı, Kalyon İnşaat, Intercity, Nef, Turex, Temsa gibi sponsorlara sahip oldu.

Kısacası akraba tipi örgütlenen yönetimiyle, profesyonel futbol kariyeri olmayan Erdoğan’a “Çocukken onun maçlarını izleme fırsatı buldum, iyi bir futbolcuydu” deyiveren teknik direktörüyle, hakemleri ve basın emekçilerini alenen tehdit edebilen kaptanıyla, gol sevinçlerinde kâh secdeye yatıp kâh asker selamı veren oyuncularıyla, hiçbiri altyapıya/geleceğe dönük olmayan yatırımları ve doğrudan İslamcı sermayenin rant ağları içinde konumlanışıyla Saray rejimi ve siyasal İslam ideolojisinin bütüncül bir projesinden bahsediyoruz.

Haliyle Galatasaray maçıyla açığa çıkan tepki, Başakşehir’in yenilip yenilmemesinden, şampiyon olup olmamasından daha fazlası…

İyi de, “Mustafa Kemal’in askeri” miyiz?

Sloganlar ve talepler canlıdır; kullanıldıkları dönemin koşullarına ve o dönemin öznelerine göre anlam kazanır.

Söz gelimi “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganının kullanıldığı koşullar ve simgesi olduğu özneler, 90’lı yılların ikinci yarısı ya da 2007 Cumhuriyet Mitingleri ile bugün arasında önemli bir farklılık barındırır. Keza “hak ve adalet” taleplerinin bayrağını taşıyan özne 90’lı yılların başından bugüne büyük ölçüde tersyüz olmuştur.

Sorunun yanıtı da burada yatıyor. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı da uzun yıllar ırkçılıktan ve ulusalcılıktan beslenen AKP karşıtı muhalefetin geri örgütlerinin ve eylemlerinin simgesi olmakla birlikte, Haziran İsyanı’nda direnişin yaygın sloganlarından biriydi. Faşist baskının arttığı, örgütlü sol-sosyalist yapıların geri çekildiği bugünün gerçekliğinde ise “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı ve İzmir Marşı, iktidar karşısındaki tepkinin bayrağı halini aldı.

Galatasaray-Başakşehir maçının hemen öncesindeki bir hafta içinde oynanan Beşiktaş-Göztepe, Akhisarspor-Beşiktaş ve Göztepe-Bursaspor maçlarında da tribünlerden bu slogan ve marşın yükselmesi, Erdoğan’ın sözlerine gösterilen tek seferlik-anlık bir refleksten öte, tribünlerde iktidar karşıtı bir tepkinin kımıldanma emareleriydi*.

Tribündeki yansıma ‘hareket’in ta kendisidir!

Evet, karşımızda olan; 300-400 insanın yan yana gelebilme koşullarının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir OHAL atmosferinde 30-40 bin insan olarak yan yana gelebilen -esas püf noktası da o ki- bu yan yana gelişleri engellenemeyecek bir toplumsal gerçekliktir. Ve tabii ki bu toplumsal gerçeklikten doğan güç, özgüven ve cesaretin iktidarla doğrudan karşı karşıya gelebilecek ölçüde politikleşip eyleme dönüşmesi, eylemin zincirleme bir hal alması ve nihayetinde akacak mecra arayan bir dinamiğin suret bulmasıdır.

Karşımızda olan; Haziran İsyanı’ndan HDP’ye barajı aştıran 7 Haziran’a, 16 Nisan referandumundaki “Hayır” çalışmasından Adalet Yürüyüşü-Mitingi’ne uzanan, yani her defasında toplumsal zemini adım adım genişleyen, Erdoğan iktidarda oldukça var olacak ve hatta Erdoğan’ın yenilgiye uğraması halinde de sürebilecek o “hareket”in ta kendisidir.

Karşımızda olan; devrimcilerin “hareket” karşısında ne yapacağı sorusudur da:

Saha kızışırken tribündeki tezahüratlara takılıp maça seyirci mi kalacağız, yoksa “Burdan çıkış yok!” güdüsüyle var gücümüzle toplumsal olgulara müdahale mi edeceğiz?

* Fenerbahçe-Beşiktaş maçında çıkan olayların arkasında “örgüt/dış mihrak” arayıp, bu vesile ile kımıldanma emareleri gösteren tribünler üzerindeki baskıyı artırmak da ancak bu kadar denk düşebilirdi!