Heraklit, Parmenides, Osmanoğulları ve balıkçının oğlu – Abuzer Kılıç

Sevgili ecdatlarının sistemleri devam etse idi şimdi bu klik halk tabiri söylenecek olursa ancak avucunu yalayacaktı ve o makamları hayal bile edemeyeceklerdi. Zira o makamlar Osman’ın soyundan gelenler tarafından işgal edilecekler, şimdiki makam sahipleri ise avam takımını oluşturacaklardı

‘Her şey değişip akmakta”

Heraklit

Bir Antik Yunan düşünürü olan Heraklit (Herakleitos), her şey değişip akmakta (yunanca panta rei= her şey akar) dedi. Eğer Heraklit haklı ise, yani evren bir süreç ve yine bundan dolayı her şey değişip akmakta ise, bu, ”her şeyin” aynı zamanda hem kendisi hem de kendisi olmaktan çıktığı anlamına gelir.

Heraklit’e dayanarak diyebiliz ki: Bir şey hiçbir zaman iki kez kendisi değildir.

Heraklit ile aynı zaman diliminde yaşayan Parmenides ise şeylerin dönüşümsüz olduğunu söyledi.

Şeyler birinde durağan. Durağan olduğu için de dönüşümsüz. Dönüşümsüz olduğu için de zamanın ve mekanın dışında, zaman ve mekan kuramsallığından bağımsız, kendiliğinden: zamanüstü, mekanüstü: Süreğen olarak hep aynı.

Tarih ama Heraklit’i haklı çıkarmıştır, Parmenides’i değil. Parmenides’te direnenlerin sayısı da az değil. Onlar da her şeyin hep devinim halinde olduğunu, değişip akmakta olduğunu gördükleri halde bunu bir Tanrısal tecelli olarak açıklamada direniyorlar.

Toplumlar, toplumda kullanılan dil, toplumun kendine kabul ettiği kimlik hep bir değişim içersindedir, durağan olgular değildir Parmenides’in iddiasında olduğu gibi.

Bundan 1300 yıl önce kullandığımız Türkçe ile günümüzde kullandığımız Türkçe aynısı mı? Bunun aynı olduğunu kim iddia edebilir? 1300’lü yıllarda kullanılan Türkçeyi anlayabilecek ve bizim anlayabileceğimiz şekle getirebilecek parmakla sayılabilecek uzman insan vardır.

Bugün her toplumsal kesimden (muhafazakar, milliyetçi, laikçi, tutucu, ilerici, dinlisi, dinsizi vs.) insanımızın diline pelesenk olmuş ve toplumsal tutumunu, konumunu, tavrını, eylemini, düşünce yapısını etkileyen, belirleyen demokrasi kavramı, seçimle kendisini yönetecek kadroyu seçme olgusunu bundan örneğin 250 yıl önce yaşamış Türkler tasavvur ve hayal edebilirler miydi?

Fakir bir balıkçının evladının devletin en yüksek makamına oturarak devleti yönetmesi, yönetebilmesini, bırakalım daha geçmiş zamanları, bundan 200-250 yıl önce yaşamakta olan Türkler düşünebilirler miydi? Düşünce yapıları buna elverir miydi?

”Ecdadımızın” kurmuş olduğu düzen iyi ki yıkıldı ve tarihe karıştı demesi gereken ilk kişilerin bizim İslamcı klik olması gerekirken, onlara bu olanağı sunan nesle onlar daha çok saldırıyorlar. Çok garip çok!

Dillerinden eksik edilmeyen kadim kültür bu kliğe bu olanağı verebilir miydi?

Fakir bir balıkçı çocuğunun Cumhurbaşkanlığı gibi yüksek bir makama gelebilmesi Türklerin kendi, yakın veya geçmiş tarihi içersinde, bilincinde ve toplumsal dokusunda yekpare bir değişimdir ve küçümsenemeyecek kadar da öneme sahiptir.

Sevgili ecdatlarının sistemleri devam etse idi şimdi bu klik halk tabiri söylenecek olursa ancak avucunu yalayacaktı ve o makamları hayal bile edemeyeceklerdi. Zira o makamlar Osman’ın soyundan gelenler tarafından işgal edilecekler, şimdiki makam sahipleri ise avam takımını oluşturacaklardı.

Tarih Heraklit’e hak verdi, Parmenides’e değil, dedim. Ama İslamcı ve tutucu klik söylemlerinde hala Parmenidesçi olmakta direnmektedirler. Bizlere de Parmenidesçi olmanın daha geçerli olduğunu empoze etmeye, toplumu ona göre dizayn etmeye çabalıyorlar.

Buradan ”kadim kültür”de her şey kötüdür veya kötüydü, ”yeni dünyanın” yani ”müessir medeniyetin” getirdiği her şey iyi ve mubahtır gibi düz bir mantığı savunduğum algısı çıkarılmamalıdır.

Ben sadece bir toplumsal yasayı anlatıyorum: Kaldı ki muasır medeniyeti Batı toplumlarında geliştiği gibi kopyalayıp Türkiye topraklarında yaymaya çalışanlar da yine Türkiye’deki bir başka egemen klikti ve en son Cumhuriyet’in kuruluşundan beri de bir devlet politikası olarak icra edilmekteydi.

Yeni yaşam şekilleri, düşünce tarzları değişen yeni maddi koşullarda doğar, buna ayak uyduramayan yok olur gider. Maddi koşullar değiştikçe de bu kural değişmeyecektir. Eskiyi hortlatmaya kalkışanlar tarihin çarklarını geri çeviremeyeceklerdir. Onlar ancak hareket eden treni gerisin geri sürebilirler rayda ama, tarihi geri çeviremezler.

Bugün kadim kültürcüler veya kendilerinin kadim kültürün temsilcisi olduğunu iddia edenler, bir yandan kapitalizmi onca hoyratlığı ile teşvik ederlerken ve bu yeni dünyanın getirmiş olduğu nimetleri sonuna kadar alabildiğince yine hoyrat bir şekilde kullanırlarken, kadim kültürün yeni dünya medeniyetinden (yani müessir medeniyetten) daha üstün olduğu iddiasını yapmakla son derece komikleşmektedirler.

Zira kapitalizm sadece teknolojik ilerleme, ekonomik gelişmeye indirgenemeyecek kadar yekpare bir değişimdir. O, önce Batı’da bir zamanlar hakim olan ”kadim kültür” içersinde doğdu ve o kadim kültüre damgasını vuran ve kadim kültürde söz sahibi olan egemen güçlerin (krallar, derebeyleri ve kilise kleriki) nüfuzuna son verip ve yine o kadim kültürde doğup ama kadim kültürle çakışma içersine giren, o geleneğe ters gelen ve tarih sahnesine ilk defa güç olarak çıkan burjuvazinin egemenliğini getiren; üretim, tüketim, yeni yaşam ve dünya anlayışı, tarzı sunan ve buna zorlayan bir toplumdur. Daha 1848’lerde Marx ve Engels usta bir araştırmacı ve mükemmel bir gözlemci olarak kapitalist toplumun ve ona hakim olan burjuva sınıfının karakteristiğini anlatırlarken günümüz için de geçerli çok katmanlı tespitler yaparlar. Bunlardan bazılarını konu açısından önem arz ettiğinden aşağıda sıralayacağım:

Burjuvazi” der Marx’la Engels “üretim araçlarını, dolayısı ile üretim ilişkilerini ve onlarla birlikte bütün toplum ilişkilerini sürekli değişikliğe uğratmaksızın var olamaz.”

Bu tespitte de görüldüğü gibi bir değişim söz konusu ve bu sadece Heraklit’in ifadesindeki gibi her şey değişip akmada türünden de değil, son derece iradi bir zorlama var. Yani ekonomik, siyasi ve askeri bir güç olan burjuvazi varlığını devam ettirebilmek için devasa bir değişimi zorlamaktadır. Bu zorlama karşısında direnenlerin akıbeti konusunda şu tespitleri görmekteyiz:

“O, yani burjuvazi, nerede egemenliği kurmuşsa orada bütün feodal, ataerkil, asude ilişkileri dağıtıp son vermiştir. İnsanı doğal üstlerine bağlayan alabula renkli feodal bağları acımasızca koparıp atmış, insanla insan arasında yalın çıkar ve duygudan uzak katı ‘nakit para’ bağından başka hiçbir ilişki bırakmamıştır. O birey onurunu (kişinin değerini) mübadele değerine dönüştürmüş, iptali gayrı mümkün sayısız beratlı özgürlüklerin yerine, yegane, vicdansız serbest ticaret özgürlüğünü getirmiştir. Tek kelime ile, dini ve siyasi aldatmacalar ardında gizlenen (feodal toplumdaki A.K.) sömürünün yerine yalın, utanmaz, dolaysız, gaddar sömürüyü getirmiştir”.

Soğuk savaş döneminde Müslüman nüfusun yoğun olduğu coğrafi bölgelerde İslam dini anti-komünist hedefler için ve de tek tek ülkelerde emekçilerin sınıf bilinçli mücadelesinin önüne geçmek için büyük teşvik gördü Batı burjuvazisi tarafından ve bir nevi de korundu. İçinde bulunduğumuz dönemde ise tersine doğru bir süreç başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi sonlanmış, komünizm tehlikesi burjuvazi açısından kalkmış ve artık kendi sistemine ayak uyduramayan diğer yapılar bir zamanlar Avrupa kıtasında olduğu gibi parçalanıp yok edilmekle, en azından hödükleştirilmekle karşı karşıyadır çünkü sözü Marx’la Engels’e bırakıyorum;

Ürünleri için durmadan büyüyen bir pazara duyduğu ihtiyaç, burjuvaziyi yeryüzünün dört bir yanına koşturtmaktadır. O her yerde yuvalanmalı, her yerde yerleşmeli, her yerde ilişkiler kurmalıdır. (…) Bütün milletleri yok olma tehdidi altında, burjuva üretim tarzını benimsemeye zorlar; onları kendisinin medeniyet dediği şeyi kabule, yani burjuva olmaya zorlar. Tek kelimeyle, kendi suretinden bir dünya yaratır.”

Bu tespitte de görüldüğü gibi ya burjuvazinin suretindeki dünyaya yönelip o sureti üstlenip onun gibi olacaksınız, en azından o surete benzeyeceksiniz, o suret olamazsanız bile ya da yok olup gideceksiniz. Ama o surete benzediğiniz itibaren artık eski kendiniz değilsiniz demektir.

Uzun süredir batı ülkelerinde, biraz da utangaç ve ılımlı yürütülen İslam’la Batı demokrasisi uyuşabilir mi, örtüşüp yan yana olabilir mi tartışması, Türkiye’de İslam’ın güncelleşmesi tartışması, Cezayir’den Suriye’ye kadar uzanan bir coğrafyada cehenneme çevrilen sözde Arap Baharı’nı burjuvazinin kendi suretinde insan yaratma gerçekliğinde ve çabasında aranmalı, o çerçevede okunmalıdır.

Tarih sahnesindeki bu yeni sınıf (burjuva sınıfı), bu dünyanın fani olduğunu söyleyen, insanın düşünce ve yaşamına hükmetmiş Tanrı merkezli düşünce tarzını bertaraf etmiş, Allah ve onun, yeryüzündeki hükmeden temsilcilerini (kralları, sultanlar ve diğer hükümranları) tahtından indirerek o tahta kendi oturmuştur. Bu değişimle birlikte insanda gelecek kavramı da değişmiştir. Gelecek, insan için öbür dünyaya bir yatırım olmaktan çıkmış, yarın için bu dünyaya yönelik somut yatırıma dönüşmüştür. Aynı zamanda zaman kavramı da değişmiştir: Zaman dikey boyuttan çıkmış yatay olmuştur. Hal böyle olunca Müslüman olup olmamanın ya da Hıristiyan olup olmamanın son tahlilde önemini yitirdiği gibi, bu kimlikler kimlik sahiplerini avundurmaktan başka işleme de sahip olmayacaktır.

Ve Hegel bir düşünür olarak “insan tarihinde ilk defa kendinin ve tarihinin öznesi olmuştur” diyorsa, o, böylesi bir değişimin getirdiklerinden yola çıkarak ve yine bu değişime dikkat çekmek için söylemiştir.

Yeni sınıf (burjuvazi) ve toplumu (kapitalizm) dine ve dini inançlara son vermemiştir. O sadece dünya ve toplumu yorumlamada (Deutungshochheit) hakimiyeti kendi ellerine almıştır. Ve bu hakimiyeti de bir daha başkalarına bırakma gibi bir niyeti de yoktur.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann