“Hitler Bozuntusu” davasında Prof. Dr. Çağlar’ın savunması: “Korku imparatorluklarında bilim yetişmez”

Vatandaşı olduğum ve yaşamak istediğim memleketin devlet ve toplum boyutunda demokratikleşme meseleleriyle, barış, özgürlük ve eşitlik meseleleriyle ilgilenmem kadar doğal bir şey olamaz. Her eleştirel bilim insanının toplum karşısında sorumluluğu olduğunu düşünürüm

Tayyip Erdoğan’ın Barış için Akademisyenleri ve bu akademisyenlerden biri olarak şahsını hedef alan hakaretleri karşısında “Hitler bozuntusu! Kes sesini!” dediği için “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılanan Prof. Dr. Gazi Çağlar’ın dün Ankara’da görülen duruşmasına gönderdiği yazılı savunma: 

37 yıldır düzenli olarak Almanya’da yaşıyorum. Hem Türkiye hem Almanya vatandaşı olarak çifte vatandaşım. Evli ve üç çocuk babasıyım.

Tüm bilimsel kariyerimi Almanya’da yaptım. Bir yüksekokul ve bir üniversite bitirdim. Yüksekokulda sosyal pedagoji, üniversitede siyasal bilgiler, tarih ve din bilimleri okudum. Doktoramı “Türkiye ve Osmanlı’da sivil toplum ve devlet“ üzerine yazdım. Habilitasyonumu Avrupa’da ırkçılık ve göçmen hakları üzerine yaptım. Almanya’daki tüm bu çalışmalarımı en iyi notlarla tamamladım. Almanca ve Türkçe çok sayıda kitabım ve makalem bulunmaktadır.

Almanya’da eğitimle, sosyal hizmetle ilgili projelerde, gençlik dairelerinde, sosyal bakanlıkta çalıştım.

15 yıldır ise Almanya’da Hildesheim Sosyal Hizmet ve Sağlık Fakültesi’nde kendi kürsüsü olan profesörüm. Öğrenci yetiştiriyor ve araştırmalar yapıyorum. 4 yıl dekanlık da yaptım.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Almanya Cumhurbaşkanı tarafından hazırlatılıp sunulan “Almanya’da zirvedeki Türkler“ kitabında da şahsıma ve çalışmalarıma yer verilmiştir.

37 yıldır Türkiye’de sadece kısa tatiller yapabildim. Emekli olur olmaz gelip yaşamayı hayal ettiğim memleketim. Vatandaşı olduğum ve yaşamak istediğim memleketin devlet ve toplum boyutunda demokratikleşme meseleleriyle, barış, özgürlük ve eşitlik meseleleriyle ilgilenmem kadar doğal bir şey olamaz. Her eleştirel bilim insanının toplum karşısında sorumluluğu olduğunu düşünürüm. Bilim, toplumların gelişimine ve demokratik değişimine, insanlar ve halklar arasında barışa, uluslararası iletişime katkıda bulunur.  Bu bilinç ve sorumlulukla, herhangi bir örgüt, dernek, parti üyesi olmayan, tamamen bağımsız bir bilim insanı olarak hem Almanya ve dünya üzerine hem de Türkiye’de olup bitenlerle ilgili düşüncelerimi açıklıyor ve yorumlar da yapıyorum. Bilimsel çalışmaların yoğunluğundan ve memlekete uzak oluşumdan dolayı bunun biçimi daha çok sosyal medya üzerinden demokrasi ve hak mücadeleleriyle dayanışma, fikir açıklama veya röportaj ve yazılarla oluyor.

Bu kişisel geri plandan sonra suçlamalara gelmek istiyorum:

Çeşitli tweetlere dayandırılarak hakkımda çizilmeye çalışılan suçlu profilini reddediyorum. Ne hakaret ve küfür ile ne de şiddet ile her hangi bir ilişkim yok ve olamaz. Tersine ülkede hüküm süren siyasi çılgınlığın psikolojik, toplumsal ve hukuksal şiddetine maruz kalan bir akademisyenim. Hem akademisyenlerin barış dilekçesine imza attığım için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmaları sonucu hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Konya’da bir konuşmasında şahsımı hedef göstermesi sonucu ağır saldırıların hedefi oldum.

Sosyal medyada, Sabah, Yeni Akit vb. gibi medyada ve Ersoy Dede / Cem Küçük’ün televizyon programlarında[1] “haddini bilmez profesör” tabiriyle ağır saldırılara, küfür ve tehditlere maruz kaldım. “Vatan hainliği”, “Türkiye düşmanlığı”, “Ermeni döllüğü”, “terörist destekçiliği”, “Alman ajanlığı” vb. bildik tüm saldırı klişelerini içeren kara bir linç kampanyasına tabi tutmaya kalkıştılar. Onbinlerce tweet, facebook yazısı, e-mail, telefon ile küfür kampanyalarının hedefi yapıldım, hatta ölümle tehdit edildim. Ailem dahil tüm çevrem nereden geleceği belli olmayan bir saldırı ve linç kampanyası sonucu adeta travmaya uğratıldı.

Benim bilim anlayışım insanlık tarihinde bilimin toplumsal işlevlerini bilen, bilimin Nazi Almanya’sında olduğu gibi otoriter-faşist rejimlere hizmetiyle insani yıkımlara ve barbarlığa katkısını unutmayan eleştirel bir bilimdir, yani önce kendisine karşı eleştirel, toplumsal işlevine, iktidara ve baskı üreten tüm toplumsal ilişki ve ideolojilere karşı eleştirel bir bilim. Gerçek bilimin de bu şekilde insanlığa hizmet eden, barıştan yana, özel çıkarlara biat etmeyen, evrenselliği karakterinde olan eleştirel bilim olduğunu düşünüyorum. Bilim ya eleştireldir ya da basit bir iktidar ve kar teknolojisidir. İnsanlık ve toplumlar için onurlusu ve faydalısı birincisidir.

Eleştirel bilim ölçüleriyle baktığımızda karşımıza çıkan tablo şudur:

Yargının, yasamanın, yürütmenin tek elde ve ağızda toplandığı, kuvvetler ayrımının giderek yok edildiği, ideolojik temellerini mezhepçi-milliyetçi ayrılıkçılığa dayandıran, lidere tapan, tek ses kitle örgütleri yaratan, basını tek-sesleştiren, açık baskı ve tehdit yöntemleriyle zırhlanan otokratik bir rejimle karşı karşıyayız. Bu rejim toplumu bölüp parçalamaktan, tek tek kişileri bile hedef göstermekten nemalanan halk ve birlik düşmanı bir enstrümandır.

İşlevselliği tartışmalı bir meclisin varlığı ve seçimlerin yapılması, demokrasi göstergesi değildir. Demokrasi salt seçim mekanizması değil, kuvvetler ayrımı, insan hak ve özgürlükleri, bağımsız yargı, bilimsel özgürlük, fikir ve basın özgürlüğü, azınlık haklarının korunmasıdır. Toplum bunların tamamının yukarıdan aşağı çiğnendiği ve tartışmalı hale getirildiği bir dönemden geçiyor.

Bir cumhurbaşkanının akademisyenleri hedef göstermesi, makamına yakışmaz. Demokratik bir siyasetçi de yapmaz bunu, ama Türkiye Cumuriyeti’ni ve bütünlüğünü temsil eden cumhurbaşkanı hiç yapamaz, yapmamalıdır. Ne yazık ki bir tek beni hedef göstermiyor. Sanatçıyı, gazeteciyi, düşünürü, muhalif siyasetçiyi, halkın muhalif kurumlarını isim vererek hedef tahtası yapan, onların sosyal medyada ve basında sanal, gerçek hayatta cismen linç edilmelerine davetiye çıkaran bir üslubun Cumhurbaşkanı zırhına yaslanmasıyla karşı karşıyayız. Elbette demokrasilerde bir cumhurbaşkanının böyle açıklamalarda bulunması, bilimi, kültürü, muhalefeti hedef göstermesi söz konusu olamaz. Türkiye tarihinde bunun böyle olması utanç vericidir. Ne Cumhurbaşkanlığı makamına yakışmaktadır ne de asgari medeniyet kurallarına. Bu durum bilim açısından ortaçağ koşullarını anımsatmaktadır. Korku imparatorluklarında bilim yetişmez. Nitekim bilim insanları Almanya dahil dünyanın bir çok yerine kaçmaktadır. Ve bu Türkiye açısından çok üzücü bir gelişmedir.

Mevlana’nın yüzlerce yıl öncesi ifadelendirdiği kısmi hoşgörü kültüründen bile yoksun bir iktidarla karşı karşıyayız bugün. Sadece siyasi ve demokratik değerler açısından insanlıktan uzaklaşmıyoruz, siyaset öncesi ölçü olan tüm medenileşme değerleri hızla çürüyen, yukarıdan aşağı yok edilen, barbarlaşma tandansları bir çok alanda güçlenen, gerilimin her alanda ürkütücü boyutlar kazandığı, en ufak eleştiriye ve insani tepkiye tahammül etmeyen iktidar tarafından yukarıdan aşağı barbarlaştırılan, mezhepçiliği geliştirildikçe ahlaktan kopan bir toplumla karşı karşıyayız. Yanıbaşımızda Suriye’de yaşanan insanlık vahşeti ortadayken uzun tarihsel süreçlerin içselleştirilmeleri olan saldırganlık bariyerlerini iktidar işaretiyle kaldırmak, küfür, tehdit, linç ve imha kültürsüzlüklerine prim vermek, Türkiye tarihinin utançla anılacak sayfaları olacak. Sosyal medyada küfür ve tehditten başka bir şey yazmayan yüzlerce “Türk intikamcısı”nın rumuzunda açıkça gamalı haç bulunuyor. Sözde “vatan hainliğimize” kin kusuyorlar, gerçekte ise Hitler faşizmine öykünüp düşmanlaştırdıkları tüm kesimleri kelimenin tam anlamıyla imha etmek isteyen barbarca bir zihniyet taşıyorlar. Cumhurbaşkanlığı makamındaki Erdoğan’ın düşmanlaştırma seansları, toplumun bu barbar potansiyellerini mobilize ve konsolide ediyor, saldırgan grupları kemikleştiriyor. Sedat Peker’in akademisyenlerin “akan kanlarında duş alacağız“ açıklaması sadece bir örnektir. Bu tüm Türkiye toplumunun geleceğini tehlikeye atıyor. Bu nedenle kınıyorum. İnsanlığa, barışa, demokrasiye ve özgürlüğe, bilime ve dayanışmaya sahip çıkmaya devam edeceğim.

Ben 1980 yılından beri Almanya’da yaşayan ve politik bilimler çerçevesinde Alman faşizmini araştıran bir akademisyen olarak Hitler’in kendisinden sonraki kimseyle kısyalanamayacak bir diktatör olduğunu çok iyi biliyorum. Hitler faşizmi, endüstriyel katliamı örgütleyen tüm süreçleriyle, toplama kampları dahil insanlığa karşı eşsiz suçlarıyla kıyaslanamaz. Hitler Almanya’sını başkanlık tartışmasında örnek gösteren Erdoğan’ın kendisidir. Barış akademisyenlerine yönelik “vatan hainleri, alçaklar, aydın müsveddeleri“ vb. gibi suçlamaları içeren konuşmasından hemen öncedir Hitler Almanya’sının örnek gösterilmesi. Ben de internet üzerinden görerek barış ve siyasi çözüm isteyen barış akademisyenlerinin çağrısını imzalamıştım. Erdoğan’ın ben dahil akademisyenleri en ağır şekilde aşağılayan ithamlarını duyunca ilk duygusal-politik tepki olarak hemen yazılmış tweetim gerekçe gösterilerek hakkımda dava açıldı. Söz konusu tweette cumhurbaşkanına hakaret yoktur, ismi de geçmemektedir. “Hitler bozuntusu“, Hitler olmadığını anlatmak içindir. Kaldı ki Hitler’le kıyaslamak da suç olamaz. Ülkede bir çok şahıs, kendisini Hitler’le kıyaslamıştır, ki ben kıyaslamayı Hitler rejiminin benzersizliği yüzünden teorik, politik ve ahlaki olarak yanlış buluyorum.  Yine Erdoğan da mesela bugünkü Almanya’yı Hitler Almanya’sı ile kıyaslamakta sorun görmemiştir: “Sizin şu andaki uygulamalarınız geçmişteki Nazi uygulamalarından farklı değil, bunu böyle biliniz.”[2]

Erdoğan sadece bugünkü Almanya’yı değil, İsmet İnönü’yü de Hitler’le kıyaslamıştır: “Eğer illa Hitlere benzetecek bir siyasi figür arıyorlarsa, eski genel başkan fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer’e özenip, kendisine ‘Milli Şef’ dedirtmiş genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendilerine gülümsediğini görecekler.” Ben bu kıyaslamaları tamamen yanlış buluyorum. “Hitler bozuntusu”, Hitler olmak isteyen anlamında kullanılmıştır.

Benim yazdığım tweette ismi ve makamı geçmemesine rağmen; Erdoğan‘ın üstüne alınması ve dava açtırması eleştirel akademisyenleri susturma çabasının bir sonucudur.

Otoriter rejime karşı çıkmak, eleştirmek, barış akademisyenlerini savunmak suç olamaz. Uluslararası ve ulusal hukuk kuralarına uyan her bağımsız yargı merci karşısında beraat edeceğimden eminim. Tersi sonuç, benim suçlu olduğumu değil, sadece mahkemenin ve içinde bulunduğu atmosferin boğucu ve adil olmayan niteliğini gösterir.

Saygılarımla.

Dipnotlar:

[1] http://www.sabah.com.tr/webtv/turkiye/sen-kimsin-gazi-caglar

[2] http://www.trthaber.com/haber/gundem/almanyanin-uygulamalari-gecmisteki-naziden-farkli-degil-302288.html