Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ve politik saflaşma – Mustafa Peköz

Bu yürüyüş, niteliksel olarak sistemin iç aksaklıklarını giderme eylemidir. Aynı zamanda sistem içi çelişkilerin ve çatışmaların derinleştirilmesi, toplumsal dinamiklerin güçlendirilmesi ve harekete geçilmesini etkileyecek önemli bir sürecin başlangıcı olabilir

Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü, sistemin iç politik dengelerinde sarsıcı bir etki yarattı. Sistem içi politik kuvvetlerin ve kurumların nerede konumlandığına dair durumu çok daha belirginleştirdi ve ayrıca 2019’deki seçimlerin ittifak güçlerini yeniden tanımladı denebilir. Kılıçdaroğlu’nun önceden hesaplamadığı ama sona doğru yaklaşan “uzun yürüyüş”, hem CHP hem de iç politik ve toplumsal aktörler için yarattığı saflaşma ile ittifak ilişkilerini de netleştirmeye başladı.

Kılıçdaroğlu’nun reaksiyoner bir davranış olarak ortaya koyduğu uzun yürüyüş eyleminin politik içeriği ve gelecek bakımından neyi ifade ettiği de önem arz ediyor. Mao Zendung’un başlattığı ve 12 bin kilometreyi kapsayan, bir bakıma gerilla savaşı biçiminde devam eden yürüyüş, Çin’de imparatorluğun yıkılması, Japon işgalinin sonlandırılması ve “yeni” bir iktidarın kurulmasına yol açtı. Aynı şekilde Ghandi’nin başlattığı 400 kilometrelik yürüyüş, Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğine son verdi. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Ankara-İstanbul hattındaki yürüyüş ise sistemin iç politik sorunlarındaki çelişki ve çatışmalara dikkat çekmek amacına dayanıyor. Bu bakımdan Mao ve Ghandi tarafından başlatılan ve hem Asya kıtasında hem de uluslararası alanda çok önemli stratejik dengelerin oluşmasına yol açan uzun yürüyüşler ile Kılıçdaroğu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü dönemsel, içerik ve yarattığı sonuçlar bakımından karşılaştırılması doğru değil. Böylesi bir karşılaştırma, Adalet Yürüyüşü’ne tahminlerin çok üstünde bir misyon yüklemek anlamına gelir ve yakalaması gereken hedefleri de gölgeler. Peşinen söylemek gerekirse Kılıçdaroğlu’nun önderlik ettiği Adalet Yürüyüşü sistemin iç dengelerinin yeniden dizayn edilmesi ve çözüm bekleyen sorunların aşılmasını hedefleyen talepleri içeriyor.

Kılıçdaroğlu’nun reaksiyoner bir eylem biçimi olarak başlattığı Adalet Yürüyüşü, sistem içi ilişkilerde çok belirgin bir etki yarattı. Bir bakıma saflaşmayı yeniden şekillendirdi ve iç politik dinamiklerdeki ittifakların nasıl olması gerektiğini ortaya koydu.

Adalet Yürüyüşü, toplumun alt katmanlarındaki güçlerin harekete geçmesinde önemli bir dinamik oluşturmaya başladı. Toplumun alt dinamiklerinin önemli bir kesiminin yürüyüşe olumlu yaklaşması, aynı zamanda 15 yıllık AKP iktidarındaki iç çürümenin bir başka yansımasıdır. AKP’ye oy veren kitlenin yaklaşık yüzde 30’unun Türkiye’de adaletsizliğin olduğunu belirtmesi ve eyleme destek vermesi, hiç şüphesiz ki önemli bir mesajı içeriyor ve bir sorgulama eğiliminin geliştiğini gösteriyor.

Adalet Yürüyüşü özellikle sistemle sorunu olan kitlelerin tepkisel davranışını çok daha üst boyuta çıkartmasının ötesinde psikolojik üstünlüğü sağlama, kendisine güvenme ve politik alternatifleri oluşturmada ciddi bir etki yarattı denebilir. Yürüyüşe karşı olanlar ve yanında yer alanlar olarak iki kutup giderek belirginleşti. Özellikle AKP iktidarına karşı olan toplumsal dinamiklerin kendilerine olan güvenin pekişmesinde ve örgütlü güçlerinin yeniden harekete geçirilmesinde ciddi bir etki yaratacağı görüldü.

Bir başka önemli nokta da, merkezileşen iktidarın her istediğini yapamayacağını, toplumun yarısından fazlasını oluşturan dinamikler hesaba katılmaksızın atılacak her politik kararın tersten bir etki yaratacağını ve sistemin iç dinamikleri çok ciddi oranda sarsacağını gösterdi.

İktidar tarafından “ötekileştirilen” toplumun farklı sosyal katmanlarının, örgütlü bir güç haline geldiklerinde, sistemin politik güçleri üzerinden çok daha büyük bir etki yaratacaklarını Adalet Yürüyüşü eylemi çok daha açık olarak ortaya çıkarttı. Aynı şekilde Adalet Yürüyüşü, politik, dinsel ve kültürel olarak birbirinden farklı olan toplumun farklı sosyal katmanlarının ortak bir paydada yan yana gelebileceğini gösterdi.

Adalet Yürüyüşü, doğru politik ve eylemsel kararlarla gündemin muhalif güçler tarafından belirlenebileceğini gösterdi. Üç haftadır, gündemi iktidar değil, adalet yürüyüşçüleri belirliyor. Bu etkinin kırılması için çok yönlü provokasyonlar gündeme getirildi. Politik gündemi belirlemede usta olan Erdoğan, ilk kez gündemi belirlemede ikinci planı düştü.

Adalet Yürüyüşü uluslararası kamuoyunda çok daha fazla ön plana çıktı ve Türkiye’ye yönelik bakış açısını ciddi oranda etkiledi. İktidarın mutlak hakimi olduğunu düşünen cumhurbaşkanının oluşturulan gündemle gölgede kalmasını hazmetmediği çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle devletin kurumsal yapıları dışında, iktidara destek veren mafyatik militer güçlerin tehditleri her geçen gün artıyor. Toplumun farklı sosyal-politik katmanlarının yer aldığı Adalet Yürüyüşü’ne duyduğu olağanüstü tepki, gündemi belirleyememesinin süreklileşme olasılığının daha yüksek bir düzeye çıkmasıdır. Gündemi belirlemede ikinci plana düşen güç, iktidar olanaklarına sahip olsa da kaybetmesi kaçınılmazdır.

Adalet Yürüyüşü’nün, iktidar güçleri içerisinde bir bölünmeye yol açtığının en somutlaşmış hali İslamcı medya içerisindeki çatışmadır. İslamcı medyada Kılıçdoğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü’nden dersler çıkartılması gerektiğini, İslamcı tabanda bu sürece haklı gören ve iktidarın uygulamalarında rahatsız olan geniş bir toplumsal kesimin oluştuğunu belirten ve uyarı yapan yazarların tasfiye edilmesi veya susturulması, çatışmanın çok daha fazla derinleşeceğini gösteriyor.

Bütün bunlara rağmen, Adalet Yürüyüşü’nün politik etkisi iki noktada somutlaştı:

Birincisi, sistem içi politik saflaşmayı netleştirdi. Bir bakıma Adalet Yürüyüşü’ne karşı olanlar ve destekleyenler olarak tanımlayacağımız bu durum, aynı zamanda devlet içindeki politik güçlerin pozisyonunu ortaya çıkarttı. Adalet Yürüyüşü’ne karşı olanlar; iktidarda olan Erdoğan-AKP, devletin bekası yanında yer alan Bahçeli merkezli MHP, gelecekte olası bir darbenin liderliğine soyunan Perinçek merkezli Vatan Partisi, ultra-Kemalist İstanbul Barosu eski Başkanı Kocasakal ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu, MHP’li muhalifler kanadından Sinan Oğan. Çok açık olmasa da Adalet Yürüyüşü’ne karşı olan ve kendisini CHP’nin sahibi gören Deniz Baykal’ı da bu grup içerisinde göstermek yanlış olmaz. Ayrıca Türk-İslamcı geçinen ve iktidara yağcılık yapan çek-senet mafya grupları da bunlardan biridir. Bütün bu güçlerin ortak teması, devleti yöneten güç diktatör de olsa, devletin bekası her şeyin üstündedir. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet eylemi, devletin bekası için bir tehlikedir ve desteklenmemelidir.

İkincisi  ise Adalet Yürüyüşü’nü ağırlıklı olarak destekleyen dinamikler; toplumun farklı politik eğilimlerini temsil eden laiklik kesimler başta olmak üzere Aleviler, Kürtler, İslamcıların sosyal tabanını oluşturan alt katmanlar, İslamcı kesimleri de kapsayan aydınlar, yazarlar, akademisyenler, meslekten atılan yüzbinler, barolar, sendikalar, hatta iş dünyası, çiftçiler, işçiler, öğrenciler, kadınlar, gençler; kısacası bugünkü iktidardan rahatsız olan bütün sosyal kesimler bu sürecin aktif destekleyicileridirler.

Meral Akşener merkezli MHP muhalifleri utangaç bir şekilde destek sunması, Milli Görüş geleneğini temsil eden Saadet Partisi’nin pasif desteği, ilk anlarda kararsız kalan HDP’nin desteğini aktifleştirmesi, Adalet Yürüyüşü’nü güçlendiren önemli faktörlerdir.

Adalet Yürüyüşü CHP içerisindeki iktidar çatışmasına doğrudan son verdi denebilir. CHP içerisinde veya dışında “elit” laikçi kesimin etki oranı çok ciddi oranda sınırlandı. Sokakta eylemi örgütleyen Kılıçdaroğlu, artık CHP’nin tartışmalı genel başkanı değil, liderliğini tescil eden bir genel başkan haline geldi.

Devrimci ve demokratik güçlerin, Adalet Yürüyüşü’ne destek vermesi, CHP’nin kuyruğuna takılma olarak değerlendirilmemelidir. Tersine toplumsal dinamiklerin gelişme eğiliminin doğru analiz edilmemesi bakımından önemli siyasal sonuçlar ortaya çıkartacaktır.

Bu yürüyüş, niteliksel olarak sistemin iç aksaklıklarını giderme eylemidir. Aynı zamanda sistem içi çelişkilerin ve çatışmaların derinleştirilmesi, toplumsal dinamiklerin güçlendirilmesi ve harekete geçilmesini etkileyecek önemli bir sürecin başlangıcı olabilir. Bu yürüyüş, 2019 seçimlerindeki ittifak güçlerini önemli oranda netleştirdi. AKP iktidarına karşı kiminle nereye kadar, nasıl bir ittifakın yapılacağını çok daha fazla belirginleştirdi.

Bu yürüyüşten devrim çıkmaz, bekleyenler ciddi bir yanılgı içine düşer. İktidarın toptan değişimini sağlamaz ama iktidarın eskisi gibi rahat hareket edemeyeceğini gösterir. CHP’de niteliksel bir değişime yol açmaz ama CHP içerisindeki saflaşmayı, güç ilişkilerini yeniden şekillendirir. CHP, Demirtaş’a destek için Edirne’ye yürümez ve Kürt kitlesi böyle bir beklenti içinde olabilecek bir tarzda tutum belirlememelidir. Ancak gelişmenin yaratacağı sarsıcı politik etkileri nedeniyle süreci aktif olarak desteklemelidirler ve politik eylemin daha üst düzeyde örgütlendirilmesi için zorlayıcı bir güç olmalıdırlar. Bu eylem, İslamcı iktidarın ağlarından tahmin edilenden erken bir kopuşu sağlamaz ama iktidarın kırılma eğilimi içerisine girmesine yol açtığı gibi tabanın çok daha fazla sorgulamasının önünü açar.

Bu yürüyüş, AKP iktidarının uluslararası alandaki etkisinin çok daha hızla zayıflayacağını, içte sanıldığı gibi çok büyük bir gücü olmadığını, gerileme eğilimi içerisine girdiğini gösterdi.

Süreç doğru okunduğunda, Adalet Yürüyüşü kararı alanları da aşan yeni toplumsal gelişmelerin önünü açan yeni bir sürecin oluşmaya başladığını görmek mümkün. Pazar günü, bir milyona yakın insanın Maltepe meydanında toplanması, güç ilişkilerinin tahmin edilenden çok daha fazla etkileyecektir.

Ek olarak belirtmekte yarar görüyorum; Gülen Cemaati’nin darbe girişiminin yıldönümü nedeniyle başta Ankara-İzmir-İstanbul-Adana-Diyarbakır gibi şehirler başta olmak üzere belli başlı merkezlerde, 15 Temmuz da darbe girişimini protesto mitingleri yapılmalı ve bu alan iktidara bırakılmamalıdır.

[email protected]