Yunan trajedisinde kritik aşamaya geldik… – Alp Kayserilioğlu

I. Yunanistan perdesi

Yunan devleti 2010’da ağır bir krize girmiş ve „Troyka“ olarak adlandırılan AB, İMF ve AMB (Avrupa Merkez Bankası) teknokratlarının oluşturduğu uzmanlar komisyonu tarafından denetlenmişti. Muazzam borç yükünü karşılayan kredileri, (%37’lere kadar varan faizler yüzünden) açık piyasadan artık sağlayamadığı için, Troyka’ya sığınması veya iflas etmesi gerekmişti.

Geçmişte, iktidarda olan partiler Troyka’yı tercih etti ve paralar aktı. Ama, karşılık olarak Yunanistan üzerinde sıkı bir denetim kuruldu. 2012’de, artık hızlıca özellerin elinden kamunun eline geçen Yunanistan devlet tahvilleri, yani borçların bir kısmı silindi ve yeni yardım paketleri hazırlandı. Yunanistan devletin borç yükü ise, nispen ve mutlak olarak aynı kaldı, hatta büyüdü.

Esas değişense, ülke içi dengeler oldu: 20-30 yıllık bir neoliberalizm deneyimi olan Yunanistan’da yapıl(a)mıyan bir sosyal yıkım yaratıldı. Troyka paranın akmasını şu ünlü “yapısal reformların” uygulanmasına bağlıyordu. Sağlık ve eğitim harcamaları başta olmak üzere, bütün sosyal harcamaları radikal biçimde kesildi, emeğin toplu sözleşme hakkı gasp edildi, asgari ücret düştü, işsizlik yükseldi ve her yere derin bir yoksulluk yayıldı. Öbür tarafta ise, özelleştirmeler pompalandı.

İçerde ve dışarıdaki sermayenin keyfi yerindeydi.

Ancak, bu neoliberal yıkım politikalarına karşı Yunanistan’da muazzam bir direniş gerçekleşti. Onlarca grev, bir dizi genel grev, meydan işgalleri v.b. eylemler oldu. Bu atmosfer içinde, 25 Ocak’ta, solcu parti SYRİZA, parlamento seçimlerinden en fazla oy alan parti olarak çıktı ve sağcı ANEL ile hükümet kurdu. Yunanistan/AB krizi sahnesinde yeni bir perde açılıyordu.

SYRİZA’ya dünyanın farklı yerlerindeki sol güçlerden büyük umut bağlandı ve AB krizi ve onun beraberindeki neoliberal yıkım politikalarına karşı ayaklanan Yunan halkının (ve temsilen Avrupa halklarının) direnişinin parlayan yıldızı oldu. “Buraya kadar, yetti artık!”ı temsil etmek için hükümet oldu.

SYRİZA, yıkım politikalarına son vermek, neoliberal dönüşüme karşı saldırı örgütlemek, ve uzun vadede kapitalist toplumdan sosyalizme geçişi örgütlemek için seçildi.

SYRİZA’nın asıl yapısı nedir, potansiyelleri nedir, AB içindeki güç dengeleri nedir ve olasılı gelişmeler ne olabilir, SYRİZA’nın seçildiğinden Mart ayına kadar “Yunanistan perdesi” nasıl sahnelendi? Bütün bu konuları kapsamlı bir şekilde araştıran bir makaleyi zamanında yazdım ve sendika.org’da yayınlandı.[1]

Burada, o makalemin sonuçlarını kısaca özetleyip (II.), Ocak’tan Mayıs’a kadar yaşanan gelişmeleri kısaca aktarmak (III.) ve neden Yunan perdesinde artık karar anına geldiğimizi açıklamak istiyorum (IV.).

II. Kapitalizm, Avrupa Birliği ve SYRİZA

İlk olarak, AB, kapitalizm ve AB/Yunanistan krizine dair şunları tespit etmiştim: kapitalizm özellikle Sovyetlerin çöküşüyle beraber “neoliberalizm” olarak adlandırılan bir sürece girdi. Bu süreç, sermayenin emeğe topyekûn bir saldırısından ibarettir. AB, bu saldırıyı Avrupa’da uygulamanın aracıdır.

Öbür yandan, Avrupa bu süreci merkez ülkelerin lehinde geliştirir. Siyasi, ekonomik ve hegemonyal olarak bu süreçte en fazla ön plana çıkan merkez Avrupa ülkesi ise Almanya’dır.

Neoliberalizmin hegemonyasını kurmasıyla beraber, sosyal demokrasi fiilen ölmüş ve hatta kimi yerde (sözgelimi, Almanya ve İngiltere’de)  neoliberalizmi en azgın biçimde gerçekleştiren politik özneye dönüşmüştür.

Bu süreçler bağlamında, Yunanistan gibi Avrupa çevre ülkelerinde, AB’ye entegre olarak hem neoliberalizm pompalanmış, hem de Fransa, İsviçre ve Almanya gibi Avrupa merkez ülkelerin finans kapitalleri için para, mal ve yatırım biçiminde sermaye ihracı gerçekleştirilmiştir. Çevre ülkeler, farklı boyutlarda ve farklı sektörlerde bağımlı kılınmıştır.

Ama, mesela Yunan sermayesi, bu bağımlılıktan pek şikayetçi olmamış, kendi işçi sınıfını daha derin sömürebilme olanağından yararlanıp, dışarıdan akan kaynaklarla ve neoliberal dönüşümün diğer imkanlarını kullanarak, özellikle Balkanlarda alt-emperyal girişimlerde bulunmuştur. Yani, AB ve neoliberalizmden, Avrupa merkez ülkelerin finans kapitalinin liderliğinde ve hegemonyasında, çevre ülkelerin sermayeleri de eklemlenip yararlanmıştır.

SYRİZA iktidara gelirken tablo şöyle diye vurgulamıştım: sosyal demokrasi diye bir şey kalmadı, burjuvazinin tüm lider fraksiyonları artık neoliberalizmi destekliyor. Bu sermaye fraksiyonlarının kar amaçlı bakış açılarından, artık işçi hakları, sosyal devlet vs. mümkün değil. En küçük kazanımlar bile, artık sadece büyük toplumsal savaşımlarla ya elde edilir ya da edilemez.

Onun içindir ki, Yunanistan’da bir solcu hükümetin işi zor. Bu hükümetin, gerçekliğin böyle olduğunu, neden böyle olduğunu ve buna karşı nasıl taktikler geliştirilmesi gerektiğini çok iyi bilmesi ve uygulaması gerekiyordu.

Böylesi bir toplumsal gerçeklik içinde iktidar olmak isteyen solcu bir partinin yönelimlerinden en önemlileri, halkın iktidarının kurulmasını hedeflemek, AB emperyalizmine düşman olan başka bloklara yönelerek denge kurmaya çalışmak (çünkü Yunan ekonomisi hala ana girdilerde dışarıya bağımlı ve bu onun manevra kabiliyetini düşürüyor), kendi içinde sermayeyle çarpışmaya hazır olmak ve AB’den çıkış kartını tehdit olarak AB, AMB ve İMF ile yapılan görüşmelerde kullanmaktır, demiştim.

SYRİZA ise, böyle düşünmedi ve başka bir yoldan gitti. Kendi önüne sol-sosyal demokrat bir program koymuştu, ama iktidara yaklaştıkça bazı önemli “radikal” yönelimlerinden git gide vazgeçti. Süreç içinde, pratikte de burjuva siyaset biçimine, yani parlamenter oyunu esas alan bir siyaset anlayışına evrildi.

Rusya, Venezüella vb. ülkelerle temas kurmadı, baştan her şeyi AB ile çözmeyi hedefledi, içerde sermayeyle çarpışma hazırlıkları da yapmadı.

Bu onu hain kılar mı? Kılmaz. Çünkü SYRİZA içindeki çoğunluk devrimci veya bolşevik filan değil, sol-sosyal demokrat. Yine de, eğer SYRİZA’nın programı uygulansa, emeğe ve Yunan halkına çok önemli mevziler kazandırırdı.

Ama, şimdi, asgari bir sol-sosyal demokrat programın taleplerinin bile, artık sadece ağır çatışmalardan geçilerek uygulanabileceği bir dünyada yaşıyoruz. İşte, SYRİZA çoğunluğu, böylesi çatışmalardan kaçındı.

SYRİZA içindeki, Çipras, Dragasakis, Varoufakis vs.’den oluşan çoğunluk; AB içindeki sermaye fraksiyonlarının iç rekabetini abartarak,  güya Almanya’ya karşı duran ülkeleri seferber etme yoluyla, Troyka denetimini ve borç yükünü azaltan anlaşmalar elde ederek, manevra alanını daha da genişletmeyi hedefledi.

III. Ocak’dan Mayıs’a kadar Yunanistan perdesi

a) Ocak’dan Mart’a kadar.

Ocak’tan Mart ayına kadar olaylar nasıl gelişti, yine yukarda bahsettiğim makalede detaylarına kadar inceledim. Onun için bu konuyu da özetleyerek geçmek istiyorum.

SYRİZA, baştan itibaren, yani Varoufakis’in 30 Ocak’da Troyka’yı “kovmasından” beri, muazzam bir uluslararası baskı altındaydı. Bu baskıların sonunda, uygulamak istediği bütün asgari programını (en yoksullara destek, vergi ve emeklilik sistemlerinin adil yeniden yapılanması, asgari ücretin yükseltilmesi, kazanç getiren sanayilerin özelleştirmelerinin durdurulması…vs.) askıya almak zorunda kaldı.

Alman politikacıları tehdit savurdu, AMB verdiği desteği sonlandırdığını, Troyka ise o güne kadar yapılan anlaşmalarda belirlenen ve henüz Yunanistan’a aktarılmamış kaynakları aktarmayacağını duyurdu. Elbette, bankalardan sermaye kaçışları ve ciddi mali sıkıntılar başladı. SYRİZA’nın üstüne birden bire kamu borçları ve geri ödenmesi gereken krediler yıkıldı; ama yine de, SYRİZA, iflas etmemek için AB dışındaki bloklara değil, kendisine bunaltıcı biçimde saldıran AB’ye yönelip, “müzakere” sürecini başlattı.

Bu müzakere süreci içinde, SYRİZA daha baştan “bütün borçları geri ödeme” tavizini verdi. Öbür taraftan ise, denetimin gevşekleştirilmesini, önceki anlaşmadan ödenmeyen paraların (toplam 7,2 milyar €) ödenmesini ve kredilerin geri ödenme biçimlerinin esnekleşmesini talep etti. Ancak, süreç umduğu gibi akmadı ve kendi tarafına kimseyi çekemedi. Bütün Avro maliye bakanları, Alman maliye bakanı Schäuble’nin arkasında duruyordu.

Çalkıntılı, git-gelli ve Yunan tarafının durmadan taviz verdiği bir sürecin sonunda, 20 Şubat anlaşmasına varılıp, aslında Şubat sonunda biten anlaşmanın Haziran’a kadar uzatılacağına karar verildi.

Benim okumama göre, 20 Şubat anlaşması, aslında bir kapitülasyon metni.

Anlaşmaya göre, Troyka, “kurumlar” adıyla ülkeye geri dönüyor, bütün denetim ve karar verme hakkı onlara tanınıyordu. Bu süreçte Yunan tarafı, “kurumlara” bir reform listesi sunacak ve Troyka onun bugüne kadar yapılan anlaşmalar nezdinde kabul edilebilinir mi, “iktisadi istikrarı” (yani, neoliberal düzenlemeleri) korur mu, diye kontrol edecek ve ancak olumlu bir cevap verirse henüz ödenmeyen paralar Yunanistan’a aktarılacaktı. Bugüne kadar Memorandumlarla biriken borçların geri ödenmesi ise, Yunanistan tarafından koşulsuz garantileniyor, ödeme koşullarında hiçbir şey değiştirilmeyeceği sözü veriliyordu.

James Galbraith, Varoufakis, Çipras vb. insanlar ise, bu anlaşmayı apayrı okudular.

Onlara göre, kesinlikle Troyka aynı denetim hakkını korumuyormuş; evet, Yunanistan’ın borcu tanınacak, ama yaratıcı muğlaklık ile geri ödenme koşulları gevşekleştirilecekti. Yunan hükümeti, istediği reformları uygulayıp aynı anda ödenmesi gereken kredileri geri ödeyecekti ve zaman içinde dayatılan vesayet rejiminden kurtulacaktı.

b) Mart’tan Mayıs’a kadar.

Peki, sonuçta kim haklı çıktı diye sorarsanız, Mart ayındaki yayımlanan makalemdeki gibi teorik ve yorumsal detaylara girmeden cevap vermek mümkün, çünkü artık önümüzde yaşanmış bir gerçeklik var.

Maalesef mi desem, ben ve süreci benim gibi yorumlayanlar haklı çıktı.

Birincisi, 20 Şubat anlaşması, “kurumlar” tarafından, tam da o güne kadar yapılan anlaşmaların (Memorandumların) içeriğine bağlı olarak, yani tavizsiz neoliberalizm düzenlemeleri olarak okundu ve buna göre hareket edildi. Hani Galbraith filan diyordu ya: tamam, borçlar geri ödenecek, ama hangi tarzda mali disiplin uygulayacağını ve nasıl kaynak bulacağını Yunanistan kendisi seçecekti.

Hikaye! Çipras, 18 Mart’ta parlamentodan “insani krize karşı kurtarma paketi” geçirmeden önce – ki paketin kendisi, Mart ayında yayımlanan makalemde belirttiğim gibi, 2014 Selanik Programındaki öngörülen 1,882 milyar € yerine 200 milyon €’luk bir pakete küçültülmüştü – Avrupa Komisyonu üyesi Declan Costello, bu paketin uygulanmasının derhal durdurulması gerekildiğini söyledi.

Çünkü neymiş? 20 Şubat anlaşmasının “kurumlar onaylamadığı sürece tek yönlü kararlar verilemez” ilkesine karşıymış. Buna rağmen paketin parlamentodan geçmesi, az kalsın bütün müzakere sürecini çöktürecekti.[2]

İkincisi, daha ödenmeyen kredilerin ödenmesi, tam da bu Memorandumlarda belirtilen neoliberal “yapısal reform”lara bağlandı. Onlar tavizsiz bir şekilde uygulanmadığı ve borçlar sorunsuz geri ödenmediği sürece, “kurumlar” tarafından 1 kuruş bile gelmeyecekti.

Bunu nereden mi çıkardım? Mayıs ayına gelmişiz, 3 aydır tartışmalar sürüyor, sayısız ve sonuçsuz toplantılar ve zirveler birbirini kovalıyor, hala bir anlaşma yok!

20 Şubat’tan sonra “kurumlar”la yapılan ve reform listelerinin, eski anlaşmalardan kalan 7,2 milyar €’yu Yunanistan’a verilmesi için yeterliliğini gözetmek için yapılan ilk toplantı bir fiyaskoydu.[3] O günden bu güne kadar hükümet tarafından yapılan hiçbir reform listesi sunumu yeterli görülmemiş ve doğal olarak anlaşmaya da varılamamıştır.

“Kurumlar” ın “Atina bize hala doğru düzgün bir reform listesi sunmuyor” demesine bakmayınız; bu dünyada bir şeyler eksikse, bu asla Atina’dan gelen reform listeleri değildir. Artık sütun sütun rakamlarla hesaplanan listeler bile dolaşıyor ortamda.

Reform listelerinin olmaması veya olanların yeterince kapsamlı olmaması yalan. Asıl olay, SYRİZA’nın bütün bu müzakere sürecinde taviz vere vere son minimal kırmızı çizgilerine geri çekilip, onlardan henüz vazgeçmemiş olmasıdır.

Nedir o son kalan kırmızı çizgiler? Asgari ücretin yükseltilmesi, KDV’nin yükseltilmemesi, emeklilik sisteminin adil bir şekilde reform edilmesi.[4] Evet, koskaca programların ilkelerinden (kamulaştırmalar, bağımsız dış politika, sosyalizm, kemer sıkmaya son, neoliberalizme son, borçların kısmen veya topyekün silinmesi, vs.) bu üç kırmızı çizgi(cikler)kaldı.

24 Nisan’daki Riga toplantısına kadar yapılan sayısız toplantıların (özel toplantılar, Avro Grubu toplantıları, AB zirveleri vs.) hepsi sonuçsuz geçse de, aslında SYRİZA’yı daha da geriye itti ve kırmızı çizgiler olarak adlandırdığı sorunlarda bile birçok taviz vermesini sağladı.

Mart ayındaki makalemde, 23 Şubat’ta Varoufakis tarafından Avro Grubuna sunulan ve müzakerelerin başlaması için kabul edilen reform listesini[5] analiz etmiştim. Bu metinde bile, o ana kadar yapılan özelleştirmelerin geri çevrilmeyeceğini, emek piyasası reformları “esneklik ve adilliği koruyacak” (“esneklik” = neoliberal bir ilke) bir şekilde geliştirileceğini söyleyip, Varoufakis, epey taviz vermişti. Asgari ücretin yükseltilmesi ise, rekabetin geriletilmemesine bağlandı. Yani, yine bir neoliberal ilke. Ayrıca, “rekabetin geliştirilmesi” gibi bir ilke, olayı, özel sektörün krizdeki payını tartışmaktansa, onu pompalamayı hedefleyen bir yöne eğdi.

Mart sonunda sunulan 26 sayfalık ve rakam sütunlarıyla desteklenen reform listesi, benzer bir hattan devam ediyordu.[6]

Özelleştirmeler aynı şekilde öngörülüyor (s. 6, 12-13), bir dizi vergi kaçağına karşı önlemler bir yana, KDV’nin toparlanmasının yükseltilmesi ve KDV kaçakçılığının önüne geçilmesine özel vurgu yapılıyor (s. 7-8). Tabii ki, KDV kaçakçılığını kim yapar? Gelirleri çökmüş emekçiler veya işsizler. Bu kararla, emekçilerin gelirlerini yükseltip, vergi yükünüde hane halkından varlıklılara ve işverenlere doğru bükmektense (bundan da çok kısıtlı bir şekilde bahsediliyor: s. 10), neoliberal mantığa taviz veriliyordu (her ne kadar KDV kaçakçılığından dolayı vergi borcu biriken düşük gelirlilere geri ödemenin taksitler halinde yapılmasını tanınsa da).

Bu tavizlere rağmen anlaşmaya varılmaması, belirttiğim gibi, “kurumların” SYRİZA’ dan tümüyle kapitülasyon beklemesinden ve 20 Şubat anlaşmasını da buna göre okumasından kaynaklanıyor. Çünkü, SYRİZA, daha hala toplu sözleşme hakkının yeniden yerine getirilmesini, asgari ücretin, her ne kadar “rekabeti tehdit etmeyecek bir şekilde” de olsa, zaman içinde yükseltilmesini, işsizlerin de sigortalanmasını ve emeklilik sisteminde “kurumların” isteğine aykırı bir dizi reformları da – yani emeklilik sisteminin topyekün talanına karşı – savunuyordu (s. 21-23).

“Kurumlar”, “bu son çizgicikler de fazla yük, ya onları da ezip geçersiniz, ya da para yok!” dedi. Mesela, Avrupa çapındaki kurtarma fonu ESM başkanı Regling ve AMB Yürütme Komisyonu üyesi Benoit Coeuré, paranın sadece istenen reformların tümü hemen uygulanırsa akacağını ve vergileri (yani özellikle KDV) azaltmanın ve asgari ücretin yükseltilmesinin, önce verilen sözlerden geri adımlar olduğunu ve müzakere sürecini tehlikeye sokacağını belirttiler.[7]

Zaten İMF’nin kendisi, borç yükünün bir milim bile azaltılmaması tedbirinin, sermayenin lehine istenen neoliberal reformların uygulanması için kullanıldığını bir metinde itiraf etmiştir: “Yunanistan’ın borç yükünün azalması, Yunanistan’ı reformlara zorlayan baskıyı azaltır. Büyük borç yükünün, Yunan hükümetine baskı kurup onu hamle yapmaya zorlamak için bir araç olarak görülmesi lazım.“[8]

Üçüncüsü, SYRİZA, bütün bunlara rağmen veya – elinde hiçbir güç toparlayamadığı için – bunlar yüzünden, aynı “yaratıcı muğlaklık”  ve ikna etme oyunuyla, kendisini ve başkalarını kandırmaya devam etti. Ama gerçekte Troyka denetimini kabul etmesi ve durmadan tavizler vermesi gerekti ve hiçbir zaman güç toparlayamadı.

Yaratıcı muğlaklığın bu dönemdeki oyunlarından birisi, eskisi gibi ülkeye denetim için gelen Troyka “Task Force” yani “çalışma gruplarının”, artık “kurumların teknik ekipleri” olarak adlandırılması, hatta Varoufakis tarafından ülkeye davet edilmesi oldu.

Bu çok büyük bir farkmış, çünkü artık bu “teknik ekipler” sadece “teknik”miş. Eskiden olduğu gibi, istedikleri zaman bakanlıklara girip çıkamıyorlarmış, otellerde bekleyip sadece bakanlıklardan izin geldiğinde bir şeyler yapabiliyorlarmış. Ha bir de “kurumlarla” müzakere süreci, artık Atina’da değil, Brüksel’de yapılıyormuş; işte, bu da çok acayip bir yenilikmiş.[9]

Asıl olay ise şu: hala AMB, İMF ve AB’den oluşan üçleme (adları ister Troyka isterse “kurumlar” olsun) ile bu üçlünün gönderdiği gözetim timlerinin (adları ister “çalışma grubu” isterse “teknik ekip” olsun), Yunanistan’ı denetliyor olmasıdır. Ve yine, aynı üçlünün, önerilen reform listelerini kendi neoliberal anlayışına göre tanımlanmış bir “iktisadi istikrar”‘a uyuyor mu uymuyor mu diye kontrol ediyor olmasıdır. Ayrıca, Yunanistan’a ve Yunan banka sektörüne para akacak mı akmayacak mı, başka kimseden izin istemeden, gene aynı üçlü tarafından belirleniyor.

Bu konuda tek değişen, SYRİZA’nın öncesinde vesayet rejiminin açık seçik, şimdi ise üstü örtülü gerçekleşiyor olması. İşte, “yaratıcı muğlaklık” denilen şey buraya kadar.

Bütün bunlara rağmen, Varoufakis, “birbirimize çok yaklaştık, az kaldı bir anlaşmaya varmak için”[10] diyebiliyor ve Avrupalı partnerleri için de “yaptıkları hataları er ya da geç kabul edecekler”[11] diyerek,  kendisini ve herkesi, isteyerek veya istemeyerek kandırıyor.

Öbür yandan, Mart ayındaki makalemde belirttiğim gibi, SYRİZA’nın, açık çatışmayı veya üstü örtülü bir çatışma olan “müzakere”yi yönetip, kendi çıkarları yönünde bükmesi için elinde güç biriktirmesi gerekiyordu. Bu gücün ana kaynakları ve biçimleri olarak da şunları vurgulamıştım:

“Batı” emperyalizmine düşman olan bloklar veya ülkelerle yakın temasa geçmek ve halkın iktidarını kurmak.

Halkın iktidarını kurmak yerine, SYRİZA, artık tamamen parlamenter oyunlara ve müzakere süreçlerine boğuldu. Kendi programının sadece “insani krize karşı acil yardım paketini” onu da kısmen gerçekleştirebildi.

SYRİZA, hükümet olurken, müzakere süreci nasıl geçerse geçsin, ilk adımdan itibaren bütün programımızı uygulayacağız demişti. Bu ilkeden fiilen vazgeçti.

Gerçekten de, hızlı hareket etmesi ve halkın güncel yaşamındaki koşullarının hemen iyileşmesi, halkın pasifleşmesine karşı onu aktive ederdi. Aktifleşen halkın kurduğu ve ördüğü mahalle, iş yeri, sağlık, v.b. komiteleri ve komünleri ise, SYRİZA’nın asıl vurucu gücü olurdu.

Böylece, sırtını halkın iktidarının tohumlarına yaslayan SYRİZA, dışarda ve içerdeki bütün mücadelelerinde elini güçlendirirdi. Asıl güç kaynağı da bu halk örgütlenmeleri olurdu. Ama bu yoldan gidilmedi.

O arada, SYRİZA, nihayet ama maalesef yarı ciddi ve hatta yer yer çok yanlış bir şekilde dışarda destek aramaya kalkıştı.

En önemli girişim, Rusya ile oldu. Enerji ve Yeniden Yapılandırma Bakanı Lafazanis, Rus Gazprom şirketinin başkanı ile görüştü, Çipras ise, 8 Nisan’da Putin ile görüştü.

Putin ile Çipras arasındaki konular, AB yaptırımlarına cevap olarak, Rusya tarafından AB’ye uygulanan yaptırımlardan Yunanistan’ın muaf tutulması ve Yunanistan’ın da Rusya’ya karşı yapılan yaptırımları kınaması, ve Yunanistan’ın Rusya’nın milyarların döndüğü gaz borusu “Turkish Stream“’e [Türk Akım] katılması oldu.[12]

Yunanistan’ın bu hamlesiyle AB ve NATO’nun önemli bir püf noktasına değindiği hemen belli oldu, herkes köpürdü: AB Kur komiseri Moskovici “Rusya Yunanistan için bir alternatif değildir” dedi ve (Alman olan) AB Parlamento başkanı Schulz, “Rusya’ya karşı yaptırımlarda birlik halinde hareket etmek AB için büyük bir dış politika başarısı oldu” diye ekledi ve bu birliği parçalamaya kalkışan hamlelere (yani Yunanistan’a) bütün imkanlarla karşı çıkmak gerektiğini vurguladı.[13]

Putin ve Rusya’nın, aslında baştan beri, Yunanistan’a sinyal vermesini ve AB’nin hemen panik halinde buna reaksiyon vermesini SYRİZA hükümeti iyi değerlendirmedi, “Türk Akıma” katılma planının, 21 Nisan’da, Çipras Gazprom başkanı ile buluşmasından sonra erteleneceği duyuruldu.[14] Zaten, Varoufakis de zamanında, Rusya’dan asla mali destek almayacaklarını duyurmuştu.

Çin’e de kısmi bir yanaşma oldu. Yanaşma ise, şu ana kadar Çin tekeli Cosco’ya Pire limanına % 67 katılım önerisi ve Çin tarafından çok düşük seviyede mali destekten ibaret: bir adım ileri, bir adım geri, diyebiliriz.[15]

Dış politika açısından asıl çok kötü olarak değerlendirmemiz gereken gelişme, SYRİZA’nın göçmen krizindeki tavrı ve “teröre karşı savaş” konusunda oldu.

Bilindiği gibi, Nisan’ın sonunda, sadece bir hafta içinde, 1000 civarı göçmen, Avrupa’ya kaçarken kayıklarının batması yüzünden boğularak ölmüştü. AB ise, “kaçakçılığa karşı savaş!” mantığıyla, göçmen faciasına karşı 10 maddelik bir önerge kabul etmişti. Yani, problem, AB’nin de ciddi katkısı olduğu Ortadoğu ve Afrika’daki savaş ve kaos ortamı değil; ondan kaçmaya çalışan ve kaçış legal yollarla mümkün olmadığı için illegal yollara başvuran göçmenler ve onu kaçıranlardı.[16]

İşte bu 10 maddelik önerge Çipras tarafından selamlandı. Kaçakçılarla mücadelenin önemi vurgulandı, sadece bir yan cümlede legal yolların da geliştirilmesini ekledi.[17] Diplomatik nedenlerden dolayı dış politikada AB’yle uzlaşan hatta ilerlemek, SYRİZA’yı buralara kadar getirmişti.

Çok daha kötüsü, Çipras’ın, Kıbrıs başbakanı Anastasiades ve Mısır’ın işbirlikçi-darbeci ve katliamcı diktatörü Sisi ile Nisan sonunda üçlü bir görüşme yapıp, iktisadi işbirliğinin yanı sıra “teröre karşı savaşta da” işbirliği yapacağı açıklamasıydı.

İşte, bu da, “bağımsız dış politika”‘nın, solcu ilke olmadan ve sadece iktisadi çıkar için yapılan yanlış biçimidir:

ABD’nin liderliği altında olan ve Ortadoğu’ya kan kusturtan bir “teröre karşı savaşa”,  Atina’nın meydan işgallerine de ilham olan Kahire işgallerini kanla bastıran bir karşı devrimci ile girişmek, kendisine solcu diyen bir hükümetin dış politikada dibe vurduğu noktadır.[18]

Kısaca özetlemek gerekirse: “müzakere” süreci, aynen öngördüğüm gibi, “kurumlarca” SYRİZA’nın bütün programının tasfiyesi ve neoliberal reformların uygulanıp borçların tavizsiz geri ödenmesi yönünde sürdürülüyor. SYRİZA ise, kendi taktiğini hala “yaratıcı muğlaklık” üzerinden yol alarak, “ikna etmek ve adil bir anlaşmaya varmak” etrafında kurguluyor.

Bütün bunlar böyleyken, Varoufakis’in “öncelikte olan ücretlerin ve emeklilik maaşların ödenmesi, alacaklıların borçlarının ödenmesi değil” veya Çipras’ın “her koşulda anlaşmaya razı değiliz” veya “alternatif bir planımız da var” demesi ne yazar?[19] Bu sözler, elinde hala hiçbir koz tutmayan, parası artık bitmek üzere olan, halkın iktidarına sırtını yaslayamayan, dışardan başka güçlerin desteğiyle özgüven ve güç kazanmamış ve hala daha müzakere sürecinde ısrar eden bir hükümetten geliyor. Ne ifade edebilir ki?

Hele süreç artık kritik bir aşamaya girip karar anına doğru yaklaşırken…

IV. Karar anı

Yunanistan perdesinde kritik aşamaya girdik, karar anı yaklaşıyor.

Yunan Maliye Bakanlığı müsteşarı Dimitris Mardas, 22 Nisan’da, önce ücretlerin ve emeklilik ücretlerinin ödenmesi için 400 milyon €’nun eksik olduğunu, bir kaç saat sonra da, o miktarı “bulduğunu” belirtmişti.[20]

Bundan iki gün önce, 20 Nisan’da, Yunan hükümeti çok kritik bir kararname açıklamıştı: bütün kamu işletmelerinin ve kurumların para rezervlerinin, Yunan Merkez Bankasına aktarılması emredildi.[21] Yoksa geri ödenmesi gereken borçlar geri ödenemeyecek, Yunanistan iflas edecekti. Bunu engellemek için yüksek riskli bir hamle yapılıp, kamunun elindeki son para rezervleri de, alacaklara aktarılması için Yunan Merkez Bankası’na yatırıldı. (Boşverin yani, “öncelik ücretlerin ve emeklilik maaşların ödenmesi” sözlerini. Sözdür, uçar gider!).

Böylece, iflas etmemek için Yunanistan’a tek yol olarak “kurumlarla” anlaşıp, açıkta olan 7,2 milyar € krediyi elde etmek kalmıştı. Mayıs ayını bu krediler olmazsa iflas etmeden geçirebilir mi, belli değil.

Başka bir kritik hamle ise, Varoufakis’in kısmen tasfiye edilmesi oldu.

24 Nisan’da Riga’da yapılan Avro Grubu zirvesinde de anlaşma sağlanamayınca, öbür Maliye bakanları tarafından “amatör”, “kumarcı” ve “zaman harcayan birisi” olarak alay edilerek tanınmlanan Varoufakis[22], bir kaç gün sonra Çipras tarafından “kurumlarla” yapılan görüşmelerdeki lider fonksiyonundan alındı. Yerine, Varoufakis’in bir yardımcısı olan ve “kurumlar” tarafından daha hoş görülen Euklid Tsakalatos getirildi.[23]

Söylentilere göre, Çipras artık hızlı bir anlaşma hedefliyor. Son noktalarda da taviz vermeye hazır olup, daha da fazla düşürülen emeklilik ücretlerini, asgari ücretin yükseltilmesinin ertelenmesini ve önceki hükümetlerin yaptığı emek piyasası reformlarını geri çevrilmemesini kabul edeceğinin sinyallerini vermiş durumda.[24]

Anlayacağınız, cepte para kalmamış, zaman bitiyor ve olaylar herkesi artık bir karara varmaya doğru itiyor.

Bu süreç içinde, SYRİZA içi ve SYRİZA dışı sol, SYRİZA’nın ana hat eğiliminden daha iyi bir performans gösteremiyor.

SYRİZA dışındaki sol derken, mesela ANTARSYA zaten SYRİZA’nın ihanet ettiğini vurguluyor, bütün bu süreçle pek ilişkilenmiyor. KKE ise, sekterliğin duayenlik aşamasına girip, SYRİZA Avro’yu terk etse bile (ki bu KKE’nin ana taleplerinden birisi) onları desteklemeyiz, diye bir açıklamada bulunuyor. Çünkü, siz de tahmin edersiniz, Avro’dan çıkmak da yetersizmiş, tek çözüm sosyalizmmiş.[25]

SYRİZA içi sol muhalefete gelirsek; onlar, ne pratikte etkililer, ne de teorik zeminde net, bağımsız ve çatışmaya hazır bir tavır sergileyebiliyorlar.

Sol Platformun lideri olan Enerji ve Yeniden Yapılandırma Bakanı Lafazanis, “maalesef adil bir anlaşma olamadı” demesi bir yana, hiç bir gerçekliği görünmezken, Yunanistan’ın “kurumlarla” neoliberal bir zeminde anlaşmak yerine başka birçok alternatifi olduğunu belirtiyor.[26]

SYRİZA içi sol muhalefetin ana teorisyenlerinden Costas Lapavitsas ise, AB ile anlaşılarak yapılacak “kontrollü Avro’dan çıkış” fantezisini kuruyor.[27]  Sanki, AB birden gelecek ve “ha, doğru yahu, niye bugüne kadar hiç aklımıza gelmedi” diyecek.

Bağımsız hattın eksikliği ve çarpışmaya hazır olmamak, SYRİZA içi sol muhalefetin öbür ana teorisyeni Stathis Kouvelakis’de de mevcut: “Evet, iflas edip borçların ödenmemesi doğru yoldur” diyor, sonra da “ama öncelikle AMB’nin borçlarına iflas edelim, İMF borçlarına iflas etmeyelim. Çünkü, o zaman uluslararası seviyede ticari kredi almamız çok zor olacak” önerisini ekliyor![28]

Bu insanlar, modern Yunanistan’ın belki en cesur, etkileyici ve çatışmacı hamlesini yapmayı kendi görevleri olarak görüyorlar ve ama önlerindeki İMF engelinde birdenbire duruveriyorlar. Sanki bir de “sadece” AMB borçlarına iflas ettiğinde kolay kurtaracak kendisini! AMB ile “kurumlar” içinde beraber çalışan İMF ise, “off neyseki beni vurmadı ya!” deyip, her şey normalmiş gibi geçiştirecek olayı.

Kısaca, durum vahim. Çok kısa bir zamanda karar anına geleceğiz ve hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Eğer Yunanistan kontrolsüz bir şekilde iflas ederse, gene Avro krizi tetiklenecek ve her yer alt-üst olacak. Eğer iflas etmeyip de boyun eğerse, SYRİZA kitabının son bölümü yazılmaya başlanacak. Yunan halkı için, bu sonuncu olasılık, çok kötü olacak ve sol büyük bir yenilgiye uğrayacak.

Solun görevi, karar anına yaklaşırken reflekslerini hazırlayıp, her olasılığa hızlıca cevap üretebilip, oluşan kaos veya yeni dengeler içinden hamle yapabilmektir.

Her halükarda, yaz, Yunanistan’da çok sıcak ve hareketli olacak. Ve inanın bana, Yunanistan’daki gelişmeler, popüler kuantum teorisinin kanatlarını çarpıştıran kelebeği gibi, apayrı yerlerde büyük hareketlenmelere neden olacaktır.

 

[email protected]

[1]    Bkz. http://www.sendika.org/2015/03/kapitalizm-avrupa-birligi-ve-syriza-iktidari-alp-kayserilioglu/.

[2]    http://blogs.channel4.com/paul-mason-blog/pass-antipoverty-law-commission-tells-greece/3467; http://www.theguardian.com/world/2015/mar/19/talks-between-greece-and-key-eu-leaders-unlikely-to-bring-breakthrough.

[3]    http://www.wsws.org/en/articles/2015/03/10/gree-m10.html.

[4]    https://www.jungewelt.de/2015/04-27/003.php.

[5]    Reform listesinin orijinal metni için bkz.: http://clamo.ftdata.co.uk/files/2015-02/24/GREEK%20GVT%20REFORM%20AGENDA.pdf.

[6]    Orijinal metin için bkz.: http://im.ft-static.com/content/images/55b27a7e-d87c-11e4-ba53-00144feab7de.pdf.

[7]    https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[8]    https://www.jungewelt.de/2015/04-27/003.php.

[9]    http://www.theguardian.com/world/2015/mar/09/eurozone-greece-credible-economic-reforms-brussels-eu ; https://www.jungewelt.de/2015/03-12/021.php.

[10]  http://www.project-syndicate.org/commentary/greece-debt-deal-by-yanis-varoufakis-2015-04#cMxRQSLwJzBQxIw2.99.

[11]  „It’s worth remembering that the hypothesis that despite their intimidating declarations the Europeans will at the end of the day make concessions and, to quote Varoufakis, “admit their mistakes,” is the one adopted so far, publicly at least, by the Greek government.“ https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[12]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/03/31/gree-m31.html ; http://www.telegraph.co.uk/finance/comment/ambroseevans_pritchard/11510384/Greek-defiance-mounts-as-Alexis-Tsipras-turns-to-Russia-and-China.html ; http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59086 ; https://www.jungewelt.de/2015/04-09/053.php.

[13]  http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59086.

[14]  https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[15]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/03/31/gree-m31.html ; http://www.telegraph.co.uk/finance/comment/ambroseevans_pritchard/11510384/Greek-defiance-mounts-as-Alexis-Tsipras-turns-to-Russia-and-China.html ; http://www.scmp.com/news/world/article/1749646/greece-sell-majority-stake-piraeus-port-chinas-cosco-bidding.

[16]  Cenk Ağcabay’in bu konuya dair sendika.org’da bir makalesi yayınlanmıştır, bkz.: http://www.sendika.org/2015/04/avrupanin-gocmen-krizi-mi-dediniz-cenk-agcabay/.

[17]  https://www.jungewelt.de/2015/04-25/001.php.

[18]  http://english.alarabiya.net/en/News/middle-east/2015/04/30/Cyprus-Greece-and-Egypt-agree-to-step-up-terror-fight-.html ; http://www.financialmirror.com/research-details.php?rid=34104&rt=News ; http://socialistworker.co.uk/art/40460/Has+Syriza+reached+its+moment+of+truth.

[19]  https://www.jacobinmag.com/2015/03/greece-syriza-eurogroup-negotiations-austerity/ ; http://www.telegraph.co.uk/finance/comment/ambroseevans_pritchard/11510384/Greek-defiance-mounts-as-Alexis-Tsipras-turns-to-Russia-and-China.html ; http://www.huffingtonpost.com/2015/04/16/greek-default_n_7080626.html.

[20]  https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[21]  https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[22]  http://www.ft.com/intl/cms/s/0/962eac8a-ea83-11e4-a701-00144feab7de.html?siteedition=intl#axzz3YJKE8gsU.

[23]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/04/28/gree-a28.html.

[24]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/04/28/gree-a28.html.

[25]  https://www.jacobinmag.com/2015/04/syriza-eurozone-default-exit-stathis/.

[26]  https://greekanalyst.wordpress.com/2015/04/29/the-pro-rupture-article-of-uncompromising-minister-lafazanis/.

[27]  „ T]he obvious solution for Greece right now, when I look at it as a political economist, the optimal solution, would be a negotiated exit. Not necessarily a contested exit, but a negotiated exit. […]  Negotiated exit — negotiated in the sense that the other side of the bargain would be a deep debt write-off that would be the price that monetary union would have to accept — a 50 percent debt write-off. And, crucially, the exit would be protected in the sense that the European Central Bank [ECB] would see to it that the devaluation of the new currency would not be more than 20 percent and that the banks would survive.“  https://www.jacobinmag.com/2015/03/lapavitsas-varoufakis-grexit-syriza/.

[28]  https://www.jacobinmag.com/2015/03/greece-syriza-eurogroup-negotiations-austerity/.