Gazze’den Yemen’e öldürme özgürlüğü – Cenk Ağcabay

Camp David’de, ABD ve Körfez İşbirliği Örgütü üyesi ülke yetkilileri arasında yapılan zirvenin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Obama, “Bölgenin -Ortadoğu’nun- stabilizasyonunda, Körfez İşbirliği Örgütü üyesi partnerlerimiz ve ABD arasındaki güvenlik ortaklığı önemli bir köşe taşıdır.” dedi.

Körfez İşbirliği Örgütü üyesi partnerlerine askeri güvenlik konusundaki taahhütlerini bir kez daha teyit ettiklerini ifade eden Obama, partnerleriyle, İran füze sistemine karşı savunma, deniz ve kıyı güvenliği ve ortak askeri eğitimi kapsayan yeni bir askeri işbirliği programında mutabakata vardıklarını dile getirdi. Obama, füze saldırılarına karşı Körfez ülkelerinin geliştirecekleri bölgesel bir erken uyarı sisteminin oluşturulmasına güçlü bir destek sağlayacaklarını sözlerine ekledi.

Suudi Arabistan’ın yeni Dışişleri Bakanı Adel-Al Jubeir, zirvenin ardından yaptığı açıklamada, zirvenin “tarihsel önemde”  ve “çok üretici” olduğunu söylerken, İran’ın nükleer silah kapasitesine sahip olmasını engelleyecek bir anlaşmadan ülkesinin son derece memnun olacağını, ancak İran’la Nükleer Anlaşma’nın geldiği noktanın henüz bunu sağlamaktan uzak olduğunu ifade etti.

Haftalardır Yemen’i bombalayan, binlerce sivilin ölümüne, Yemen’in ekonomik ve insani bir yıkımla yüz yüze gelmesine neden olan koalisyonun lider gücü Suudi gericiliği; 2. Paylaşım Savaşı’ndan beri istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü emperyalizm işbirlikçiliği sayesinde sahip olduğu petro-dolarların gücüyle dünyayla dalga geçiyor…

İran’la yürütülen Nükleer Anlaşma sürecinden memnun olmayan Suudi gericiliğinin başı Kral Selman Camp David’e gelmemişti. Suudi yetkilileri yaptıkları açıklamada, tüm dünyayla dalga geçercesine, Kral Selman’ın Yemen’de devreye sokulan 5 günlük ateşkes ve Yemen’e insani yardım konularının yoğunluğu nedeniyle zirveye katılamadığını dile getirdiler. Her şeyi söyleyebilirler; ne de olsa petro-dolarların sağladığı dünyayla dalga geçme özgürlüğüne sahipler…

Daha sonra, Kral Selman, Yemen’e 267 milyon dolar insani yardım yapacağını açıkladı. Bu açıklaması şu anlama geliyor: Petro-dolarla değil mi? Önce diz çöktürmek için öldürürüm, yakar yıkarım… Sonra, petro-dolarlarımla temizlerim…

Körfez gericiliği dünyayla dalga geçebiliyor, çünkü dünyadaki 100 büyük silah üreticisinin ilk 20’sinde 14 ABD şirketi bulunuyor, İlk sırada Lockheed Martin var. Bu firmalar her yıl on milyarlarca dolarlık silah satışı yapıyorlar. Sadece 2014 yılında ABD Katar’a 11 milyar dolarlık silah satışı yaptı. Suudiler uzun yıllardır ABD silah şirketlerinin en sadık müşterilerinden. Suudiler 2011 yılında ABD’den 33,5 milyar dolarlık bir silah alım anlaşmasına imza attılar.

Sektör son yıllarda yeni hamleler yaptı; Boeing 2011 yılında Katar’ın başkenti Doha’da şube açtı, Lockheed’in Doha şubesi de bu yıl açıldı. ABD şirketleri 2010 ve 2014 arasında satışlarını üçe katladılar. Salman Masalha, Haaretz’teki yazısında, ABD Savunma Bakanlığı ile sözleşmeleri olan bu şirketlerim yatırımcıları arasında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de bulunduğunu belirtiyor. 2004 Başkanlık seçimlerinde aday olan Cumhuriyetçi George Bush ve Demokrat John Kerry’nin her ikisinin kampanyalarına da bu şirketler tarafından yüklü miktarlarda bağışlar yapıldığını ifade ediyor. Masalha, Ortadoğu’daki savaş ve istikrarsızlığın nedenleri üzerine düşünürken, ABD silah şirketleri ve ABD yönetim aygıtı arasındaki derin ilişkinin ilk sıraya konması gerektiğini bildiriyor.

Körfez ülkeleri, ABD’nin yeni kuşak silahları arasında özel bir yeri olduğu söylenen F-33 savaş jetlerinden satın alabilmek için hemen harekete geçmişler, ancak, ABD yönetimi ,  İsrail’in Ortadoğu’daki silah alımlarındaki stratejik öncelik hakkı nedeniyle bu konuyu şimdilik gündem dışına çıkarmış. Yani işbirlikçi bir uşak da olsan, petro-dolarları da bastırsan İsrail’in silah üstünlüğü “doğal hakkı”na ulaşamıyorsun.

Ancak, ABD şirketlerinin ürettiği silahların alıcıları ve ABD’nin bölgesel partneri (uşağı) olduğunuzda “öldürme özgürlüğü”nü kazanıyorsunuz. Geçtiğimiz yaz İsrail’in Gazze’de icra ettiği “öldürme özgürlüğü”nü, Körfez kralları bu bahar Yemen’de, Suriye’de kullanıyorlar. Her ikisine de, ABD tarafından “lojistik ve istihbarat” desteği sunuluyor. Bu katliamlar, ABD silahları, ABD ordusunun “lojistik ve istihbarat desteği” ile gerçekleştiriliyor.

Fransız devlet başkanı “sosyalist” Hollande’de geçtiğimiz hafta Körfez ülkeleri turundaydı. Fransa, Katar’a savaş uçakları satmıştı. “Sosyalist” Hollande, Fransa’nın silah üreticilerine yeni satış olanakları sağlamak için Körfez Kralları’na dil döküyor, silah pazarlamacılığı yapıyordu. Körfez Kralları, İran’la devam eden süreç nedeniyle biraz kırgın oldukları efendileri ABD’ye mesaj verme fırsatını kaçırmadılar, Hollande’yi Körfez İşbirliği Örgütü toplantısının onur konuğu yaptılar.

Geçen yaz Ortadoğu, IŞİD’in Musul’u işgali ve Irak’ta hızla ilerlemesi; ardından İsrail’in Gazze’ye saldırısı ile ısınmıştı. Bu bahar Ortadoğu, Suudi öncülüğündeki koalisyonun Yemen’e saldırısı ile eşzamanlı olarak, Suudi-Katar-Türkiye koalisyonunun paralı askerleri aracılığıyla Suriye’de gerçekleştirdikleri yeni saldırılarla ısınmaya başladı.

Bir süredir Batı ve İsrail basınında sık sık gündeme gelen konulardan birisi, yeni bir İsrail Hizbullah savaşının kaçınılmazlığı ve belirtileri idi. İsrail yetkilileri, “Hizbullah tehdidi”nin, İsrail’in öncelikli güvenlik sorunu olduğunu sık sık yineliyorlardı. Geçtiğimiz Çarşamba günü New York Times’ta yayınlanan geniş bir haber, İsrail’in Haaretz gazetesini bile “bu kadar da olmaz” noktasına getirecek bir niteliğe sahipti.

Times’ta yayınlanan habere ilişkin, Haaretz’te bir yazı yazan İsrailli Ames Harol’un yazısının başlığı: “İsrail’in Hizbullah’a karşı savaşındaki gizli silahı: The New York Times” idi. Yazının başlığı son derece isabetli idi, çünkü Times’ın haberi bütünüyle İsrail güvenlik yetkililerine dayanarak yapılmıştı ve esas olarak, muhtemel bir İsrail Hizbullah savaşında (siz İsrail’in Güney Lübnan’a saldırısı anlayın) İsrail’in gerçekleştireceği sivillere dönük katliamları meşrulaştırmayı hedefliyordu.

Haberde, İsrail’in güvenlik yetkilileri tarafından, Hizbullah’ın, Güney Lübnan’da Şiiler’in yaşadıkları köylere kendi milislerini ve silahlarını yerleştirdiği ve bu bölgede yaşayan köylüleri olası bir savaşta insan kalkanı olarak kullanmak istediği belirtiliyordu. İsrailli yetkililer, olası bir savaşta Hizbullah’ın bu uygulaması nedeniyle Güney Lübnan’ın bu köylerinde ciddi sivil kayıplar yaşanacağını, belirtiyorlardı.

İsrailli güvenlik yetkilisi, milislerle köylülerin birlikte yaşadıklarını, İsrail’in Hizbullah’ı bu kez çok sert vuracağını, sivil kayıpların bu nedenle yüksek olacağını söylüyor ve İsrail’e yönelmiş roketler havadayken, İsrail siviller nedeniyle çaresizce hareketsiz kalamaz diyor. İsrail yetkilileri, hazırladıkları yeni katliam planlarını New York Times aracılığıyla meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Hizbullah’ın Suriye’de, emperyalizmin ve bölgedeki işbirlikçilerinin paralı askerlerine karşı gösterdiği güçlü performansın yanıtsız kalması beklenemezdi. Hizbullah’ın Suriye’deki direnişe yoğunlaştığı bu dönem, İsrail’in Güney Lübnan’a saldırması için uygun koşullar sunuyor. İsrail’in olası güney Lübnan saldırısı, bu yaz kızışması beklenen örtülü bölgesel savaşta yeni bir sıcak cephe açılması anlamına gelecek, direnişin güçlerinin bölünmesine yol açacaktır.

ABD, Güney Lübnan’a yönelik olası bir İsrail saldırısına da “lojistik ve istihbarat desteği” sunacak. Suriye’de Fetih Ordusu’nun yeni saldırı dalgasında ABD’nin sunduğu “lojistik ve istihbarat desteği”nin Türkiye’nin güneyinde ve Ürdün’de kurulan operasyon odaları üzerinden gerçekleştiğini Charles Lister’ın Brookings Brief’te yayınlanan “Esad neden kaybediyor” başlıklı kapsamlı yazısından öğrendik.

Camp David Zirvesi’nin hemen öncesinde 12 Mayıs’ta Guardian, Beşar Esad ve Suriyeli yetkililerin işlediği savaş suçlarının kanıtlarının bir dizi “kahraman” tarafından ülke dışına çıkarılışının öyküsünü manşet haber yaptı. Haber, Beşar Esad ve Suriye yönetimindeki yetkililerin savaş suçları mahkemesinde yargılanmaları için gereken maddi delillerin sağlandığını anlatıyordu.

New York Times, Guardian’ın haberinden birkaç gün önce, Suriye yönetiminin kimyasal silah kullandığı iddialarını uzun zaman sonra yeniden sayfalarına yeniden taşımıştı. Birkaç aydır batı basınının Suriye’deki gelişmeleri yansıtış biçimine son derece uygun olan bu haberler, yeniden 2011-2012 diline dönüş sinyalleri veriyordu.

Son zamanlarda, İran’ın yayılmacı emelleri nedeniyle destabilize olan Ortadoğu haber ve analizlerinden geçilmiyor. Irak, Suriye, Lübnan’da, İran’ın Şiiliği kullanarak yaymaya çalıştığı nüfuzu ve bu durum karşısında harekete geçen Sünni güçler. İdeolojik manipülasyon operasyonunun ana çatısı bu şekilde oluşturuluyor.

Sömürgeci geçmişin mirası, Ortadoğu’da etnik, dinsel farklılıkları çatışma ögesine dönüştürme amacıyla hazırlanmış ve savaşlarla hayata geçirilmiş sömürgecilerin nüfuz alanlarını belirleyen haritalar, henüz çok yakın sayılacak bir zamanda Irak’ın yüz binlerce askerle, en gelişmiş silahlarla işgali, Libya’yı vuran uçaklar, bombalar, silahlar yok… Suriye’de gelişmiş tanklarla, gelişmiş silahlarla geçit töreni düzenleyen  Fetih Ordusu mensubu çeteler yok… İran’ın nüfuzunu yayma emelinin yarattığı bölgesel destabilizasyon var.

Tıpkı, işgalci İsrail’in işgal altında tuttuğu Filistin, kuşaklardır mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılmış Filistin halkının olmayıp, “istikrarsızlık kaynağının Hizbullah ya da Hamas” olması gibi. İdeolojik manipülasyonlar çok katmanlı ve esas olarak emperyalizmin bölgedeki gerçek politikalarının üzerinin bir sis perdesiyle kaplanması amacını taşıyor.

Suriye’deki, Irak’taki paralı askerler bu manipülasyonlarla meşrulaştırılmaya, dinsel mezhep ve ulusal kimlik temelli çatışmalar bu manipülasyonlarla derinleştirilmeye çalışılıyor. Emperyalizmin silah tekelleri çatışmadan, savaştan, kandan ve ölümden besleniyor. Bölgesel kaos onların karlarına kar katıyor. Emperyalizmin petrol tekelleri, IŞİD kendi alanlarına yaklaştığı anda ABD savaş uçaklarını, işbirlikçi Irak hükümetinin askerlerini İŞİD’in üstüne sürerek kendi alanlarını garantiye alıyorlar. Yani onlar için kaos yok. Kaos, gerçekte bölgenin ezilen ve emekçi halkları için var.

Suudiler’in liderliğindeki Yemen saldırısı, Suriye’de savaşı büyütme hamlesi, Nükleer Anlaşma müzakereleri sırasında masada İran’a karşı baskıyı arttırmanın etkili bir aracı değil midir? İran’la müzakerelerin belirli bir noktaya geldiği bir evrede geliştirilen bu hamleler, acaba masada kimin elini güçlendiriyor.

ABD askeri uzmanları Ukrayna’da yeni bir saldırı dalgasını tetikleyecek silahları Ukrayna hükümetine veriyor, faşist milisleri ABD askeri uzmanları eğitiyor. Aynı dönemde Kerry, Soçi’de Putin’le “Ukrayna sorunu”na çözüm için toplantılar yapıyor. Bunların tümü birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan hamleler. “Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesi” olduğu gibi, zamanımızda, “politika ve diplomasi de savaşın başka araçlarla sürdürülmesi” anlamını taşıyor.

Kuşkusuz ki, ABD’nin İran’la Nükleer Anlaşma hamlesi, Ortadoğu’yu ve nükleer silah meselesini aşan, daha geniş kapsamlı bir stratejik yönelişin ürünü. Süreç esas olarak, gelişen Çin, Rusya, İran aksının uzun vadede zayıflatılması ve İran’ın Batı eksenine çekilmesi amacıyla yürütülüyor. Ancak, içinden geçilen konjonktürde savaşı büyüten ve dayatan hamleler, sanılanın aksine, politik hedeflere ulaşmanın güçlü bir aracı işlevi görüyor. Bu nedenle, önümüzdeki yaz ayları yeni çatışmalara ve var olanların daha da derinleşmesine gebe görünüyor.