“Avrupa’nın göçmen krizi” mi dediniz? – Cenk Ağcabay

Emperyalist paylaşım mücadeleleri derinleşip, Avrupalı emperyalistler Ortadoğu, Afrika’da daha fazla nüfuz elde etmeye çalışıp, militarist yapıları güçlendirip, vekalet savaşlarını ateşledikçe ortaya çıkan kanlı çatışmalar yeni göç dalgalarını tetikliyor. “Avrupa göçmen krizi”nin altında esas olarak bu iki nesnel olgu yatıyor

Akdeniz, yeryüzünün lanetlilerine mezar olmaya artan oranda devam ediyor. Binlerce çocuk, genç, yaşlı Afrikalı ve Ortadoğulu, bütün dünyanın gözleri önünde Akdeniz’in suları içinde yok oluyor…

Emperyalist Batı’nın merkezlerinde politikacıların dilinde, gazetelerin manşetlerinde aynı cümle var: “Avrupa’nın göçmen krizi”. Yitirilen gerçek hayatların ardından topluca timsah gözyaşları dökülüyor.

Uluslararası Göçmen Örgütü’nün verdiği bilgilere göre, “Suriye İç savaşı ile birlikte, 2. Paylaşım Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük göç dalgası yaşanıyor. Öncelikle komşu ülkelere göç eden Suriyelilerin büyük çoğunluğunun esas hedefi Avrupa’ya ulaşmak.” (The Economist, April 25-Mai 1)

Geçtiğimiz haftalarda çok yüksek sayıda göçmenin ölümüne yol açan facialar Libya ve İtalya arasındaki sularda gerçekleşti. Son yıllarda insan kaçakçılarının kullandığı yol Libya’ya kaymıştı. The Economist, satır arasında, bunun nedeninin, Arap Baharı sonrası yaşanan Libya İç Savaşı’nın yarattığı uygun koşullar olduğunu itiraf ediyor. İki ay önce bir basın toplantısı düzenleyen İtalyan Başbakan Matteo Renzi, Libya’daki istikrarsızlığın kendileri için kabul edilemez olduğunu, kendi güvenlikleri açısından Libya’ya bir askeri müdahalenin gerekliliğini ifade etmişti.

Avrupa egemenleri binlerce göçmenin ölümünü, göçmen akışını kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlemek ve göçmenlerin üstündeki baskıyı arttırmak için bir fırsata dönüştürme yönünde hemen harekete geçtiler.

Art arda gelen bu katliamlar sonrası açıklama yapan İtalyan Savunma Bakanı Roberta Pinatti, kaçakçıların botlarının nerede olduğunu ve nerede buluştuklarını bildiklerini, askeri müdahale planlarının hazır olduğunu ve kendi paylarına düşeni yapabileceklerini söyledi.

Katliamlar sonrası, Alman Die Zeit gazetesine konuşan Matteo Renzi ise, Avrupa Birliği’nin uzun vadeli bir stratejisinin olması gerektiğini, diğerlerinin yanı sıra, deniz devriyeleri ve Nijerya ve Sudan gibi Afrika ülkelerinde oluşturulacak mülteci kamplarını gündeme getirdi.

Avrupa Komisyonu’nda Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilci olarak görev yapan Federica Modgherini ise, uluslararası hukuka uygun bir güvenlik ve savunma operasyonun zaman geçirmeden başlatılması için hazırlıklar yapıldığını ifade etti.

“Avrupa’nın göçmen krizi” karşısında Avrupa egemenlerinin ürettikleri ilk tedbirler, “Avrupa kalesi”nin “barbarlar”a karşı daha güçlü tahkim edilmesi ve daha fazla militarizm oldu. Son yaşananları konu edinen bir zirve toplantısında bir araya gelen Avrupalı yetkililer “10 nokta planı” adı altında bir dizi karar aldılar.

Konuyla ilgili geniş bir dosya hazırlayan The Economist’in Birleşmiş Milletler verilerine dayanarak verdiği bilgiye göre, Libya’dan Avrupa’ya kaçak göçün kaçakçılara kazandırdığı para yıllık 170 milyon dolar tutarındaymış. İnsan kaçakçılarının son derece başarılı ve tecrübeli olduğunu vurgulayan dergi, kaçakçıların değişen koşullara çok hızlı uyum sağlayabildiklerini belirtiyor. Bu nedenlerle, Libya ve Avrupa devletleri arasındaki bilgi alış verişinin güçlendirilmesinden pek umutlu olmayan Economist, Libya limanlarının doğrudan kontrolünün çok daha etkili bir yöntem olacağını savunuyor.

“10 Nokta Planı”nın sekizinci maddesi, tam da Avrupa egemenlerinin bu hedefi doğrultusunda, göçmen akışının sınırlandırılmasına yönelik yeni uygulamaları içeriyor. Bu maddede ifade edilen yeni geri dönüş programı, sınır devletlerle Frontex arasında geliştirilecek koordinasyon ile “yasadışı” göçmenlerin hızlı bir biçimde ülkelerine geri döndürülmelerini sağlamaya yönelik.

2005 yılından bu yana, Avrupa Göçmen politikaları ve uygulamalarının en fazla tepki toplayan kurumu olan Frontex’in pozisyonu daha da güçlendirilecek. Prof. Cinzia Arruzza, konuyla ilgili yazısında yaşanan faciaların birçoğunun Frontex’in uygulamalarının ürünü olduğunu ifade ederken; Avrupa Birliği yöneticileri ve ana akım medyanın Frontex güzellemelerini teşhir ediyor.

Arruzza, Frontex’in, Avrupa’ya göçmen akışını engelleme ya da akışı Avrupa işgücü piyasalarının ihtiyaçları doğrultusunda düzenleme görevine sahip bir militarist kurum olduğunu olgularla ifade ediyor. Frontex’in güçlendirilmesi kararının ne anlama geldiğini ise, AB yöneticilerinin bir araya geldiği zirvenin açıklanmayan bir tasarısına ulaşan Guardian’da buluyoruz: Sadece 5000 göçmenle sınırlanacak, diğerlerinin hemen geri gönderilmesini içeren bir tasarı bu.

Bu tasarının uygulanabilmesinin yolu, daha önce aktardığımız İtalyan Başbakanı’nın önerisinde bulunuyor. Avrupa sınırları dışında oluşturulacak göçmen kampları. Bu kampların Avrupa’nın daha da militaristleştirilecek göçmen kurumları tarafından kontrol edilmesi ve doğrudan Avrupa Finans-kapitalinin ihtiyaçları çerçevesinde gerçekleşecek kontrollü bir işgücü transferi.

Avrupa sermayesi, göçmen işgücüne bağımlı,  Avrupa’nın pek çok ülkesinde belirli işkolları bütünüyle göçmen emekçilere dayanıyor. Emperyalist paylaşım mücadeleleri derinleşip, Avrupalı emperyalistler Ortadoğu, Afrika’da daha fazla nüfuz elde etmeye çalışıp, militarist yapıları güçlendirip, vekalet savaşlarını ateşledikçe ortaya çıkan kanlı çatışmalar yeni göç dalgalarını tetikliyor. “Avrupa göçmen krizi”nin altında esas olarak bu iki nesnel olgu yatıyor.

“Avrupa göçmen krizi”, neo-liberal itikadın temel varsayımlarının sınıfsal ve ideolojik doğasını, kendi sahiplerinin uygulamaları ile gözler önüne seriyor. Marks’ın Kapital’de çok uzun bir zaman önce ifade ettiği gerçeklik olanca çıplaklığıyla karşımızda duruyor, Marks bunu siyah köle ticareti bağlamında şöyle ifade etmişti:

“Kapitalist üretimin manifaktür dönemi boyunca gelişmesiyle birlikte, Avrupa kamuoyu utanç duygusunun ve vicdanın en son kalıntılarını da yitirmişti. Uluslar, sermaye birikimi için, işlerine yarayan her türlü alçaklıkla sinikçe övünüyordu…

Pamuklu sanayisi, İngiltere’ye çocuk köleliğini getirirken, aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha önceleri az çok ataerkil bir karakter taşıyan köle yetiştirme ve köle alım satımı işinin bir ticari sömürü sistemi haline gelmesine dürtü olmuştu. Aslında, Avrupa’nın ücretli işçilerinin örtülü köleliği Yeni Dünya’da kendisinin tabanı olmak üzere düpedüz ve çırılçıplak köleliği gerektiriyordu.”

Günümüzde de, Avrupa işçi sınıfının örtülü köleliği, milyonlarca göçmen emekçinin açık köleliğini gerektiriyor. Örtülü ve açık kölelik statülerinden kurtulma ve bu katliamlara son vermenin yolu ise, Avrupa işçi sınıfı ve göçmen emekçilerin ortak bir cephede anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleyi yükseltmesinden geçiyor.