Kapitalizm, Avrupa Birliği ve Syriza iktidarı – Alp Kayserilioğlu

1. SYRİZA’nın iktidara gelmesi neyin ifadesidir?

Yunanistan’daki parlamento seçimlerini ve SYRIZA’nın muazzam zaferini değerlendirip yorumlarken, bir noktayı baştan keskin bir şekilde vurgulamak lazım:

SYRIZA’nın iktidara gelmesi, somut detaylar ve perspektifler bir yana, Thatcher ve Reagan ile başlayan ve alternatifsiz olarak sunulan emperyalizmin neoliberal saldırısına karşı Avrupa halklarının mücadelesinin zirvesidir.

Yunan halkı, bütün Avrupa halkları için ve onları temsilen „Yeter artık, buraya kadar!“ dedi.

Peki, yeten şey neydi?

Ekonomik krizi vahşice bir mutlak sömürü fırsatı olarak görüp kullanan tekelci sermayenin saldırılarından en ağır hasarı Yunan halkı aldı. Almanya tarafından hala bile yeterince “yapısal reform” (yani, kemer sıkma ve talan politikaları) uygulamamakla eleştirilen Yunanistan, gerçekte OECD’nin rakamlarına göre bütün OECD ülkeleri arasında reformları 2007’den beri en fazla ve en etkili uygulayan ülke.[1]

Bu ünlü “yapısal reformların” sonuçlarını iyi biliyoruz. Yine de, bir kez daha yaratılan dehşetin bazı istatiksel boyutlarını hatırlayalım.

2007 ile 2013 arasında Yunanistan’da asgari ücret % 22 ile -33 arası düştü, toplu sözleşme hakkı parçalandı, maaşlar % 25 geriledi.[2] Aynı dönemde, GSYİH  % 25 gerilemiş, işsizlik 2009’da % 9’ken, 2014’de % 29’a, gençlik arasında ise % 25’den % 50’ye yükselmişti.[3]

Devletin harcamaları ise, 2009 ile 2014 arası % 40 gerilemişti.[4] Ama devletin borç yükü, düşen gelirler ve ekonominin kötü performansı yüzünden, GSYİH’nin % 175’ine varmıştı. Sonuç olarak, 2012’de halkın % 35’i yoksulluk riski içinde yaşıyordu[5], 300.000 evin elektriği yoktu[6] ve 2,5 milyon kişi sağlık sigortasız kalmıştı.[7]

Yunan halkının taşıdığı yük, Sisyphos’un taşıdığı yükten fazlaydı. İsyan eden Yunan halkı, SYRIZA’yı Minotor’u kesip özgürlüğü getiren bir İkarus olarak hükümete getirdi. Ama bu İkarus, daha Minotor’a karşı zaferden çok uzakken, sarhoşluk içinde kendisinin ve düşmanın gücünü ve doğru savaş taktiklerini göremediği için, aniden karşısına çıkan gerçekliğin yakıcı güneşi altında yanarak yere çakılmasın?

Çünkü şunu çok iyi biliyor olmalıyız ki: sınıflı toplumlarda toplumun temel yapılarını emekçilerin çıkarları yönünde değiştirmek – bu devrim veya başka bir şey olsun – sadece halkın rızasıyla gerçekleşebilecek bir şey değil. Onu bugüne kadar en açık biçimde deneyen ve sonunda kahramanlaşan insanlık şövalyesi Allende’yi hepimiz biliyoruz.

Sadece halkın rızası yetmez, halkın iktidarı veya vurucu gücü de gereklidir. Ve, aslında o da yetmez. Elde tutulan iktidarla veya vurucu güçle öbür tarafın, yani burjuvazinin bu yapısal değişimlerine karşı olan fraksiyonlarının ellerinde tuttukları iktidara ve vurucu güce halkın iradesinin dayatılması gereklidir. Karşılıklı dayatmalarla, git-gelli bir mücadeleye-savaşıma girilir ve sadece bu gerilimli sürecin içinden geçilerek halkçı değişimler (veya yenilgi) gerçekleşebilir.

2. SYRİZA nereden geliyor ve nasıl böyle bir güç olabildi?

SYRİZA, aslında 2004’de oluşmuş olsa da, tarihi kökenleri KKE’nin 1968’deki bölünmesine dayanıyor.[8] KKE’den ayrılan ekip, 1989-1991 arasında yine KKE ile Synapismos olarak birleşiyor, sonra yine ayrılıyorlar. Geride kalan Synapismos, bugünkü SYRİZA’nın en güçlü ve ana bileşeni.

Sol kanat olarak, troçkist DEA, maoist KOE ve ekososyalist AKOA gibi daha küçük gruplar sonradan katılıyor ve 2004’de SYRİZA oluşuyor. Sol Platform ise, bu sol ekiplerden ve Synapismos’da KKE’den kalan sendikacılardan oluşuyor. SYRİZA, feminizm, ekolojik hareket ve benzer sosyal hareketleri komünist bir perspektifle birleştirmeye çalışıyor, ama komünizm anlayışında “Avrokomünizm” belirleyici.

SYRIZA’nın asıl yükselişi, Alp Altınörs[9] ve SYRIZA üyesi Jannis Millios’un[10] belirttiği gibi, nesnel bir ekonomik ve hegemonyal kriz içinde, halkın çoğu kez kendiliğinden başlayan direnişine ve demokrasi mücadelesine aktif-organik olarak katılıp, doğru güncel talepleri savunmasından kaynaklanıyor.

Başkaları da var.

Mesela KKE[11], 2008 de genç öğrenci Alexis’in katledilmesi yüzünden başlayan ve halkın % 60’nın desteklediği isyana, “emperyalizmin bir oyunu olduğu”  ve “gerçek bir devrimde hiç bir bankanın yağmalanmayacağı” ve hatta “cam dahi kırılmayacağı”  gerekçesiyle katılmadı. Meclisin önündeki  Sintagma meydanı işgaline, “apolitik” eylem dediler. Saçmalıklarının zirvesinde ise, “Troyka’ya hayır, kemer sıkmaya son” güncel sloganını gerici bulup, doğrudan “sosyalist devrim” (!) perspektifini ortaya koymuştu.

Oysa, sosyalist bir devrim, halkın güncel mücadeleleri ve talepleri dışında dolayımsız ve “çelişkilerin mayası içinde” olmadan gerçekleşemez ve KKE’nin, gerçek yaşamla pratik olarak ilişkilenmeyen “sosyalist devrim” perspektifi, içi boş ama parlak bir sözden başka bir şey değil.

Sonuçta,  KKE’nin politik arenadan kaybolma süreci başlarken, doğru tavırları alan SYRIZA hızla güçlendi.

SYRIZA yükseldi ve bunu halkın mücadelesinin içinde doğru sloganlarla yer alarak yaptı da, tam olarak ne istiyor?

Şimdi biraz detaylara girmemiz gerekiyor.

3. AB, Yunanistan ve SYRIZA

Yunanistan gibi bir ülkede halkçı politikalar uygulayan bir hükümet olmak isteyen solcu bir politik gücün, bazı şeyleri açıklaması gerekiyor:

Yunanistan’da krize yol açan süreçler ve sonraki kemer sıkma politikalar, kimler tarafından neden uygulandı? Bu gidiş halkın çıkarları yönünde bükülmek istendiğinde, kim hangi yöntemlerle buna karşı gelecek? Kim, bugüne kadar olup bitenlerden yararlandı, kim kaybetti? Halktan yana bir güç şayet hükümet olursa, nasıl ayakta durabilir ve kendi halkçı programını olabildiğince az taviz vererek nasıl uygulayabilir?

Bunlara kısaca değinmeliyiz. Çünkü bu temel noktalardaki tavırlar ve tezler, politik pratiği doğrudan belirleyen öğeler.

a) Avrupa Birliği ve Yunanistan’da kapitalizm

Avrupa Birliği (AB) dediğimiz yapı, 2. Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa’daki lider emperyalist merkez güçler tarafından yürütülen bir projedir. Avrupa’nın bütününü kendi hegemonyaları etraflarındaki bir blok haline getirebilmeyi hedefliyorlardı.

Bu program, günümüzde, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılımıyla birlikte dünyada oluşan yeni güçler ilişkisi tablosunda (artık iki ana blok yerine farklı kapitalist blokların hegemonyal mücadelesi alanına dönüşen yeni durumda), Almanya öncülüğünde bir blok haline dönüştürülmeye çalışılıyor.

AB, günümüz gerçekliğinde, aynı zamanda, Neoliberalizm olarak adlandırılan ve sermayenin sosyal haklara ve demokrasiye saldırarak, kendi düzenini ve karını daha yüksek bir düzeyde yeniden üretme sürecinin bir parçası ve sonucudur.

Uygulayıcı organlarından Maastricht ve Bologna anlaşmalarına kadar, AB’nin bütün yapısı, temelden anti-demokratik:

Karar mekanizmalarındaki en yetkili ve temel organlar, halk tarafından seçilmiyor. Bu organların yetkilerini ve işleyişini düzenleyen Maastricht, Bologna, vs. anlaşmaları, her türlü tartışmanın dışında bir üst-yetkiyle donanmış durumda. Bu anlaşmalar, AB’ye (veya Avro bölgesine) üye olan ülkelere, demokratik karar verme mekanizmalarından bağımsız olarak, her koşulda ve her zaman  bağlayıcı temel kurallar dayatıyor. Bunların yerine getirilmesi, zorunlu.

AB, bonapartist bir yapıdır. Evet, başında tek bir Bonaparte olmasa da, tam da III. Bonaparte gibi, burjuvazinin genel çıkarı için çalışan, ama burjuvazinin somut git-gellerinden bağımsız bir otoriter bir yapıdır. Evet, AB, burjuvazi için yapılandırılmıştır, ama burjuva parlamenter demokrasiye ve hür irade kurma hakkına karşı bir yapıdır.

Evet, III. Bonaparte gibi bütün burjuva düzenine el koyulmuyor, üstelik, tabii ki istediğinizi düşünüp, yazıp çizebilirsiniz. Ama bazı çok önemli yapısal koşullar sizden ve her hükümetten bağımsız olarak belirleniyor ve sizin seçmediğiniz yapılar tarafından denetleniyor.

AB veya Avro bölgesi üyesi bir ülkede, halkın oylarıyla yapılan seçimler sonucunda, kim hangi programla iktidara gelse gelsin, kesinlikle ve tartışılmaz bir şekilde, o ülke devletinin önceden imza attığı bağlayıcı anlaşmaların kurallarına uymaya mecbur.

Yunanistan gibi AB’nin çevre ülkelerine, 2 rol biçilmiş:

Birincisi, genel olarak neoliberalizme açılmak.

Bilindiği gibi, 1945 sonrasındaki Keynescilik 60’larla beraber tıkandı.  Kar oranları düşmeye başladı ve bir önlem olarak Keynesci uygulamaların yerine neoliberal ekonomi politikaları devreye sokuldu. Neoliberalizm, üretken alt yapıyı yenileyip başka bir seviyeye sıçratma yoluyla karı ve kar oranlarını yükseltmektense, paylaşım ilişkilerini sermaye çıkarlarını gözeten bir yönde değiştirmeye odaklandı.

Henüz metalaştırılmayan üretim alanları ve bölgeleri, mesela özelleştirme yoluyla metalaştırıldı. Kar ve birikimin ana öğesi olarak, artık değer açısından bakıldığında üretken olmayan finans sektörü ve onunla yakın ilişki içindeki rant, kira ve müteahhitlik öne çıkarıldı. Bu neoliberal açılım, AB’nin çevre ülkelerinde, yatırım olanağı bulamadığı için merkez ülkelerden artık hızla ve sürekli olarak çevreye akan finansal sermayeyle beraber yapılacaktı.

İkinci ve daha özel olarak, AB’nin Yunanistan gibi çevre ülkelerine biçilen rol vurgulanabilir. Çevre ülkeler, merkez ülkelerde ücretler yükselmediği için tüketilemeyen malları, gene merkezin sunduğu kredilerle ithal edecek, kendi sanayi altyapısını ortadan kaldıracak ve gelir kaynağı olarak da finansal sektör, turizm ve müteahhitliğe odaklanacaktı.

Yunanistan, bu süreçten geçti/geçirildi ve şimdiki krizi esas olarak bu eksen üzerinde gerçekleşti.[12]

Yunanistan, kapitalist merkez ülkelerden farklı bir süreç izledi. Yunanistan İç Savaşında İngiltere ve Amerika tarafından desteklenen gerici-monarşist güçler, özellikle de İngiltere’nin askeri güç desteğiyle komünistleri geriletmişti. Bu güçler iktidarı ele geçirince, merkez kapitalist ülkelerin keynesçi-fordist birikim modeli yerine çok daha otoriter-faşizan ve aşırı sömürüye dayanan bir birikim modeli uyguladılar. Ama bu model, eksik sanayi alt yapısı yüzünden ancak düşük bir seviyede ilerleyebildi.

Bu rejim, sıkışınca kendisini askeri diktatörlükle (1967-1974) sürdürebildi. 1974’de askeri diktatörlüğün de sonu geldiğinde, tam da sanayi alt yapısını devasa geliştiren ve işçi sınıfını sisteme entegre eden merkez kapitalist ülkelerin fordist-keynesçi birikim modeli tıkanıp neoliberalizme doğru gidiliyordu. Yunanistan’da ise, tersine, Keynesçi politikaların çok kısa olan tarihi başladı.

Çok güçlü sendikaları ve kazanılmış işçi hakları üzerinden tanıdığımız Yunanistan, bu yapısını, hem tarihinden hem de diktatörlüğün de sonunu getiren faktörlerden olan ve git gide yükselen işçi sınıfı ve öğrenci hareketiyle diktatörlükden sonraki dönemde kazandı. Bu büyük hareketlenme, Yunan burjuvazisini, işçi sınıfı ve öğrencilerin taleplerini ve haklarını tanımaya zorladı. Sosyal demokrat bir parti olan PASOK’un 1981-1985 arasındaki “radikal” döneminde, şimdi bildiğimiz güçlü işçi sınıfı ve sokak hareketleri üzerinden, sosyal ve demokratik haklar kazanıldı.

Ama merkezlerde uygulanan Keynesçi politikaların ve Fordizmin koşulları (savaş yüzünden sermaye yıkımı + başka büyük yatırım imkanları) dönemin Yunanistan’ın da mevcut olmadığı için, ömrü çok kısa sürdü. PASOK’un 1985′ de ki “ekonomik stabilizasyon programı” ile beraber, devletin ekonomik politikası şirket teşviklerine ve sosyal hakların kısıtlanmasına yöneldi. Ve zaten, 1981’den beri, burjuvazinin AB’ye entegre olma isteği ön plana çıkmıştı.

Özellikle 1991’den beri, hem “sağcı” Nea Demokratia (ND- Yeni Demokrasi) hem sözde “solcu” PASOK, Yunanistan’da neoliberal politikaları (özelleştirme, finansal piyasaların liberalleştirilmesi, Maastricht kriterleri çerçevesinde AB’ye entegrasyon, sosyal devletin geriletilmesi, emeğin esnekleşmesi, vs.) uyguladı.

Neoliberal politikalar ve AB süreci, gümrüklerdeki kısıtlamalar ve finansal piyasalardaki korumacı kurallar vb. gibi, sermayenin “özgürce akışının” önündeki engelleri ortadan kaldırdı. Ayrıca, birleşik ve güçlü kur (Avro) ve dolayısıyla düşük faizlerle; Almanya, Fransa, İsviçre gibi merkez AB ülkelerine, kendi ülkelerinde karlı yatırım olanağı bulamayan sermayenin veya karlı bir şekilde satılamayan malların, çevreye doğru ihracının muazzam bir şekilde pompalanabilmesi imkanı verildi.

Mesela, Almanya’da, yıllık yeni üretken yatırımların göstergesi olan gayri safi sabit sermaye oluşumu, 1995’de  GSYIH’nin % 22,5’i civarındayken, 2000’lerden sonra % 17,5’e geriledi. Aynı anda tüketimin oranı yükselmedi, ama para birikimi (savings) ciddi bir şekilde GSYİH’nin  % 5’inden % 10’nun üstüne yükseldi.[13] Yani, gelirler ve para, ne tüketime ne yeni yatırıma harcanmıştı.

İşte, üretimin büyüyen bir bölümü içerde tüketilemediği için (gelirler düşürülmüştü ve kar edilebilecek yeni yatırım olanakları yoktu), üretilen mallar çevre ülkelere ihraç edilmişti. Sermaye birikimleri de,  para sermayesi/kredi veya yatırım olarak, yine çevre ülkelere aktarılmıştı.

Ticari ilişkilerde bunun anlamı şuydu: Yunanistan git gide daha fazla ithalat yapar ve bağlı olarak cari işlem açığı GSYİH’ya oran olarak (-) % 15’in altına düşürürken; aynı durum, Almanya gibi bir merkez ve üretken ülkenin cari dengesini GSYİH’ya oran olarak (+) %5’lerin üstüne kadar yükseltti. Yani, bir çevre ülkesi olarak Yunanistan git gide daha fazla mal ithal ederken, tam tersine merkez ülke Almanya daha fazla mal ihraç etti.[14]

Bu süreçte, Yunan tarımı ve sanayisi yerle bir edildi. Önceden, gümrüklerle ve kur devalüasyonlarıyla diğer Avrupa ülkelerine kafa tutabilen Yunan üretken ekonomisi, seçilen metot ve hesaplayan kuruma bağlı olarak, 2000 ile 2009 arasında, rekabet gücünde % 9 ile % 27 arasında gerileyiverdi.[15]

Biriktirilen sermayenin para sermayesi biçiminde yine merkez ülkelerden çevre ülkelere aktarılışını ise şöyle görebiliriz:

Çok net bir şekilde, cari dengenin tersi olarak sermaye hesabı (yani ülkeden çıkan ve giren tahvil, hisse, arsa, para gibi varlıkların dengesi) Almanya’da 2000 yılı civarında (+)50 milyar $’da iken,  2008’de (-)300 milyar $ oluyor. Yani, Almanya’dan bu miktarda para sermayesi ülke dışına doğru akıyor. Bunun çoğu ise, Alman Merkez Bankası Bundesbank’ın verilerine göre, AB ve Avro bölgesine yatırımlar ve verilen kredilerden oluşuyor.[16]

Genel olarak, 2000’den sonra AB ve Avro bölgesi içindeki bankaların birbirlerine verdikleri kredilerin bilançosu oldukça yükseliyor. Bu yükselişin büyük bir parçası, merkez ülkelerin bankalarından çevre ülkelerin bankalarına verilen kredilerden oluşuyor.[17]

Dünya Krizinin 2008-2009 zirvesiyle beraber, bankalar arası işlemler tıkanıyor, bankalar ciddi likidite problemlerine giriyorlar ve devletler onları kurtarmak için paketler hazırlıyorlar. Devletler ise, mesela Yunanistan, bu paketleri hazırlamak için çıkarttıkları devlet tahvillerini finansal piyasalara sunarak kendilerini merkez ülkelerin bankalarına borçlandırıyorlar.

Öyle ki, Yunanistan devletinin 2010’daki toplam borçları (300-310 milyar € civarı) içinde 210 milyar €’su yabancılara ve bu borçların % 66’sı – yani 140 milyar € civarı –  Fransız, Alman ve İsviçreli bankalara düşüyor.[18]

Yunanistan’ın 2000’ler öncesinde GSYİH’e oranı % 90 olan borç yükü, bir dizi devletin borçlanma seviyesinden (mesela Japonya’nın % 200) çok daha iyi iken, krizden sonra bankaları kurtarma amacıyla alması gereken krediler yüzünden GSYİH’nin %120’ne doğru yükseliyor.[19] Ve hop, alın size “Yunan devlet krizi”.

Evet, uygulanan neoliberal politikalar ve AB süreci, merkez ülkelerin lider sermaye fraksiyonlarının kar ve yatırım arayışlarını karşılayarak, onların çıkarlarına hizmet ediyor. Ama, hiç zannetmeyin ki Yunan burjuvazisi bu gelişmelerin sonucunda yıprandı ya da pasif bir izleyici olarak “vah vah” diyerek olanları uzaktan takip etti.

Tam tersine, neoliberal politikalar ve AB süreci, Yunan sermayesinin çıkarlarıyla da uyumluydu. Devlet, şirket teşviklerine doğru yönelip bir dizi önemli vergiyi ortadan kaldırmış veya düşürmüştü. Ayrıca, yine devlet, büyük altyapı projelerinin (mesela, 2004 olimpiyatlarının) finansörü veya teşvikçisi olarak öne çıktı. Yatırımcı Yunan şirketleri ise, AB’den gelen çok ucuz kredilerden yararlandı. Zaten devlet, kriz öncesinde yaşanan bu sürecin sonucu olarak %90-%100 civarındaki borç yükünü sırtlamıştı.

Onun dışında, Yunan sermayesinin önemli ama az tartışılan bir hamlesi, Balkanlarda kendi çevre ülkelerini yaratıp, alt-emperyal girişimlerde bulunmak oldu.

Mesela, devletin de teşvikiyle, neredeyse bütün Yunan tekstil sanayisi Yunanistan’ı terk etti ve emeğin çok daha ucuz olduğu Balkanlara yerleşti.[20] Onun dışında, Yunan sermayesi, genel olarak Balkanlarda, özellikle banka ve ticaret sektöründe büyük girişimlerde bulundu: 4000 Yunan şirketi Balkanlarda 200.000 iş yeri yarattı. Arnavutluk’taki yatırımların % 34’ü ve Makedonya’da ise %17’si Yunan sermayesine aitti.

Yunanistan’ın 7 büyük bankası, Balkanlarda 1900 şube açtı, özellikle tüketici ve müteahhit kredilerinde aktif oldular. 2007’de, Balkanlardaki bütün banka varlıklarının % 15 (Sırbistan) ile % 30’u (Bulgaristan ve Makedonya) arası, Yunan sermayesinin elindeydi.

Tabii ki, krizle beraber bu girişimler epey hırpalandı.[21]

Anlayacağımız, evet, Yunan sermayesi AB merkez ülkelerinin sermayesine göre daha alt bir statüdeydi ve nispeten bağımlıydı; ama, AB sürecinden de hayli yararlandı.

Kaybeden ise, biliyoruz, ücretleri yükselen ama aslında daha da yükselen emeğinin üretkenliği yüzünden GSYİH’e göre gelirleri nispeten düşen işçiler, emekçiler oldu. Onlar da, ucuz kredilerle borçlandırıldı. Hane halkı borçlanması, Yunanistan’da bugüne kadar görülmemiş yükseklikte bir seviyeye sıçradı.[22]

„Yunan devlet krizine“ gelince, işi fazla uzatmayım, 2010 ile 2012 arasında bu olayın nasıl geliştiğini, başka bir yerde yorumlamıştım.[23] Evet, kriz yönetimi neyi amaçlıyordu?

Öncelikle, özel bankaların borcu kamuya aktarıldı. Yunanistan devletinin borç yükünün çoğu (% 70-85 civarı), AB merkez ülkelerinin bankalarından, AB, IMF ve Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB), yani “Troyka”nın eline geçti. MacroPolis‘in rakamlarına göre, Troyka tarafından sunulan 254 milyar € civarı destek, çoğunlukla borç ve Yunan bankalarına destek (% 19’u, yani 48,2 milyar €!) olarak yine devletin elinden çıktı. Sadece %5 veya 11,7 milyar €’su borç ve banka desteği dışı harcamalar (mesela, yatırım veya kamu maaşları) için kullanıldı.[24]

Troyka tarafından kurtarılmak Yunanistan’ın ne borç yükünü düşürdü (tam tersi oldu) , ne de ekonomik dengeleri düzeltti. Zaten amacı da bu değildi.

Troyka’nın amacı, zayıf düşen Yunanistan’ı daha da dolayımsız ve acımasız bir Bonapartist rejim altına sokup, uluslararası ve yerel tekelci sermayenin pürüzsüz ve mutlak egemenliğini kurmaktı. Ve hakikaten de, sadece birkaç sene içinde, 20 senede yapılamayan şiddette muazzam bir neoliberal saldırı gerçekleştirildi. Sonuçların ne olduğunu, yukarda istatistiksel olarak aktarmıştım.

Emeğin resmen beli kırıldı. Peki, ya sermaye? Krize giden süreçte kazanan ve yararlanan Yunan sermayesi ve bankaları kazançlarını ceplerine atmıştı. Ama, kriz sonrasında, zararları kamu tarafından satın alınarak, kamulaştırıldı ve Yunan ekonomisi, dolayımsız dış yatırımlara muazzam özelleştirme planlarıyla çok daha derin bir şekilde açıldı.

Her ne kadar 50 milyar €’luk özelleştirme planları tümüyle uygulanamasa da, gidişat çok netti: Alman şirketi Fraport, 14 Hava alanının 40 senelik kullanımını satın alacaktı, Çin şirketleri ise bir merkez olan Atina’nın Pire limanını.[25] Onun dışında, Selanik limanı, tren sistemi, devlet sanayi işletmeleri ve elektrik sistemleri de (kısmen) özelleştirilecekti.[26]

Kısaca, kriz fırsat olarak görülmüş, Yunan toplumu ve devleti dolayımsız bir şekilde ve bonapartist bir metotla tekelci sermayenin çıkarı için kullanılmıştı. Sermayeye muazzam kar imkanları sunulmuş ve emekçiler, sermayenin çıkarı için en çıplak ve acımasız bir soyguna itilmişti.

b) Özet: Solcu bir politik perspektif için buradan hangi sonuçlar doğar?

Uzun lafın kısasını söylemek gerekirse: AB,  bonapartist, anti-demokratik bir yapıdır. Amacı AB merkez ülkelerinin lider sermaye fraksiyonlarının hegemonyasında, bütün AB tekelci sermayesinin her türlü demokratik kontrolden uzak duran bir düzenini yaratmaktır.

Yunan sermayesi, bu süreç içinde kendisini tarım, sanayi ve finansal açıdan AB merkez ülkelerine nispeten bağımlı kıldı. Ama, aynı zamanda, bu süreçten yararlanarak hem kendi emekçilerini bastırabildi, hem de alt-emperyal çıkış hamleleriyle Balkanlarda kendisine bir çevre yarattı.

Dünya Ekonomik Krizi, bir yönüyle de, düşen kar oranlarını, sanayinin üretken altyapısını geliştirip zenginleştirerek değil de, emeğin değerini düşürüp mutlak sömürüyü yükselterek ve finansal sektörün patlamasıyla dengelemeye çalısan neoliberal politikaların tıkanıklığının ifadesidir. Ancak, neoliberalizm, kriz sürecinde de, finansal sektörü daha da genişletilerek ve keynesci-fordist birikim modelleri zamanlarından tanık olduğumuz sosyal devlet ve işçi haklarını tereddütsüz bir şekilde ortadan kaldırılarak, sermaye güçleri tarafından uygulanmaya devam edildi.

Neden? Çünkü, kapitalizm, ne üretken alt yapısını yeterince yenileyebilmiş, ne de kar oranını önemli ve üretim bakış açısından belirleyen sermayenin organik bileşimini düşürebilmiştir.

Kapitalizmin merkezleri, neoliberalizm’le beraber, sadece emeğin değerinin düşürülmesi ve mutlak sömürüsünün yükseltilmesiyle zar zor ayakta kalıyor. Bu yönelim, krizle beraber mutlaklaşmış ve en geç 90’lardan itibaren “sosyal demokrasi” olarak bildiğimiz siyasi akımı fiilen sonlandırdı.

Sermaye birikiminin güncel ve acil gereksinimleri, artık sosyal demokrasiyi sistem içi oyun alanının dışına çıkarıyor. Oysa, bir zamanlar, tarihsel sosyal demokrasi, kapitalizmin gereksinimleriyle uyumluydu ve önü açılmıştı.

Ancak, kapitalizm, bu aşırı baskı ve talan politikalarına rağmen hala krizden çıkamıyor. Sadece krizin yıkıcılığını sermayeden doğrudan emeğe aktarıyor ve çok kırılgan bir yapıya bürünerek kendisini sürdürüyor.[27]

Benim bütün bu tablodan çıkardığım şu: Sosyal demokrasinin ölümü ve neoliberalizmin varoluşu, ihanet veya hata ya da benzer bir şeyden değil, sermaye birikiminin günümüzdeki somut halinin dayattığı bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Dünya Krizi ise, neoliberalizmin sınırlarını gösterdi; ama, sermaye, başka seçeneği henüz olmadığı için neoliberal politikaları daha da vahşi ve daha da derinleştirerek sürdürmeye çalışıyor.

Yunanistan’ın özel konumuna gelirsek.

Neoliberalizmin önemli bir öğesi ve Avrupa’daki merkez ülkelerin tekelci sermayesinin hegemonyasını kurma aracı olan AB sürecinden, Yunan sermayesi de oldukça fazla yararlandı. Ama, Yunan ekonomisinin üretken altyapısı talan edildi ve Yunan ekonomisinin yeniden üretim aşaması dışarıdan gelen para ve mal sermaye akımlarına çok ciddi bir şekilde bağımlı kılındı. Krizle beraber, artık bütün ana ekonomik operasyonları Troyka denetimine girdi ve o zamandan beri yaşamını çok ince bir hatta sürdürüyor.

Yunanistan’da yaşananlar, Avrupa’nın bütün çevre ülkeleri için benzer bir şekilde geçerli oldu: Farklı biçimlerdeki dış yatırımlar veya mal akışlarıyla merkezlere daha derinden bağımlı kılındılar ve sermaye grupları süreçten yararlandılar.

Demek istediğim, AB’ye ve Avro bölgesine katılan bütün ülkeler, merkez veya çevre olsun, ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı, bilip isteyerek bu birliğe katıldılar. Neoliberalizmin bonapartist bir ulus-üstü rejimini örgütleyen AB ve krizle beraber daha da keskinleştirilip yıkıcılaştırılan neoliberal politikalar, bütün ülkelerin sermaye güçleri tarafından onay, destek ve katılım görüyordu.

Genel bir solcu perspektif için (sosyal demokrat ya da devrimci olsun) bu tablodan çıkan sonuç çok açık değil mi? Solcu bir hükümet, oyuna çok kötü koşullarla başlıyor.

Karşısında, ülkenin içinde ve dışında en minimal düzeyde sosyal demokrat bir reformcu yönelime bile sermaye birikiminin zorunlukları yüzünden kesinlikle karşı çıkacak devasa sermaye güçleri var. Ayrıca, ekonominin günlük akışı bile ithal mal ile para sermayesine bağlı. Para sermayesinin akışı ise, Troyka denen ve ulusal ve uluslararası sermayenin bonapartist denetim aracı olan bir yapı tarafından kontrol ediliyor.

Troyka, öylesi bir reform arayışı içinde olanları tam tersi yöne itiyor. AB’nin bütün sermaye güçlerinin onay vereceği tarzda kontrol ediliyor ve günlük düzeydeki para akışı için bile, en ağır neoliberal reformlara zorlanıyor. Üstelik, Troyka öyle “acımasız” ki, onun istediklerini en fazla yerine getiren Andonis Samaras’ın hükümetine bile “yaptığınız bize yetmiyor” denilebiliyor.[28]

Reformcu bir hükümet olduğunuzda, önünüzde, sizin halk tarafından reformcu veya devrimci politikaları yapacağınız vaadiyle seçilmiş olmanıza hiç aldırmayan devasa bir sermaye gücü var. Çünkü, o gücün çıkarları, sizin ne reformcu ne de devrimci yöneliminizle uyuşmuyor, hatta yapısal nedenlerden onlara zıt düşüyor. Yani, burada akıllıca bir tartışmayla “ikna edilmeyi” bekleyen hiç kimse yok: sermaye neyi neden yaptığından çok emin ve bilinçli.

Ayrıca – bu parantez de parlamenterist solcularımız içindir – aldırmama hakkı da var: AB ve Troyka anlaşmaları ve koşulları imzalandı, değil mi? Ama bir burjuva demokrasisinde (veya herhangi bir demokrasi de), öyle kafama göre sadece oy aldığım için anlaşmaları ezip geçemem. Burjuva hukuk sistemi, bütün anlaşmaları, eğer ki insan haklarına veya anayasaya aykırı değilse, korur.

Şimdi siz diyorsunuz ki; bu yapılan anlaşmalar halka baskı uygulanarak ve yalan söylenerek yapıldı ve halkın çıkarlarına karşıdır, haksızdır. Elbette, bence de haklısınız da, öbür taraf ta kendince haklı; elinde imzalanmış anlaşmalar var.

Aslında, sözün özü, bir hak başka bir hakka karşı durduğunda, Marx’ın dediği gibi, “güç”tür, kimin haklı çıkacağına karar veren.

Ve, şimdiki Yunanistan koşullarında güçler dengesi açısından, çok açık ki durum kötü.

Hükümet olduğumda bu kötü tablo yüzünden en azından şunları bekleyip hazır olmam gerekmez mi? İçerden sermaye kaçışlarıyla ve sermayenin kışkırttığı grevlerle hamlelerimi bloke edecekler ve dışarıdan ise, mal ithali ve kendi ekonomimi yaşatmak için gereken para sermaye akışını kesmekle tehdit edecekler.

Ayrıca, Andonis Samaras gibi Troyka yanlısı bir hükümeti bile ezen bir düzen, benimle asla şakalaşmayacak veya sadece halktan rıza aldığım için, benimle o rızanın koşulları üzerinden müzakere etmeyecek. Zaten kendileri de oldukça “sıkışık” olan AB ve Avro bölgesi liderleri netçe üstüme gelecek. Bu konuda benim de çok net olmam gerekiyor.

Eğer ki bana karşı duran bu blok ile kaçınılmaz bir “müzakere” sürecine gireceksem, şunu çok iyi bilmem gerekiyor ki; bu müzakerede akıllı tutumlar, hümanist tavırlar ya da Yunan halkına duyulan sempati vs. üzerinden hiçbir şey elde edemem.

Ve, bana karşı duran güçlü sermaye bloğu, bütün planlarıma yapısal olarak karşı olduğu için, ona benim çıkarlarımı nispeten olsun kabul ettirebilmem için, masaya elimde onu zorlayacak bir gücü veya iktidarı elde tutarak oturmam gerekiyor. Üstelik, gerekirse, açık çatışmaya da hazır olmam, beni destekleyen halk güçlerini de hazırlamam gerekir.

İşte, AB’nin ve kapitalizmin güncel yapısı ve Yunanistan’ın kriz koşullarından, “solcu” bir politikanın olanağı ve içeriğine dair çıkardığım asgari sonuçlar bunlar. Ancak bu zemin üzerinden SYRİZA’nın tavırlarını, siyasi tutumunu ve potansiyellerini yerine oturtabiliriz.

Gelelim SYRİZA’ya.

  1. c) SYRİZA tam olarak neyi nasıl istiyor?

SYRİZA’yi anlamak için, onun programına, kongre kararlarına ve seçim bildirgelerine bakmamız gerekiyor. Onları doğru kavrarsak, seçim önceki sürecinde, seçimle beraber ve seçimden sonra neler yaptığını kavramak mümkün olacak, potansiyelleri üzerine yorum da yapabileceğiz.

SYRİZA’nın programları vs. den bahsederken, elimizdeki belgeler şunlardır: 2012’den “Ana noktalar” diye bir metin, Seçim Programı ve Ekonomik Program. 2013’den ise, elimizde SYRİZA’nın 1. kongresinin kararları var. 2014’den de, onunla beraber seçime girdiği şu ünlü Selanik Programı var.[29]

Önce, SYRİZA’nın ne yapmak istediğine dair belgeleri değerlendirelim. Açıkcası, bu konuda bile epey kafa karışıklığı var. SYRİZA’nın solu yapılmak isteneni sosyalizme yol açan bir geçiş programı veya en azından onu mümkün kılabilmek için güç dengelerinde bir değişiklik yaratan sol hükümet programı olarak yorumlarken; SYRİZA’nın sağ kanadı, amacı, Yunan ekonomisini yeniden dengeye sokup, AB ve uluslararası iş bölümüne yeniden entegre olmak olarak görüyor.

Bu kadar apayrı yorumlar, erken bir zamanda SYRİZA’nın sol kanadından Panos Petrou’nun[30] görebildiği gibi, SYRİZA’nın farklı siyasi akımların bir koalisyonu olup, programının da baştan beri her yöne doğru açık olmasından kaynaklanıyor. Ama, bence yine de bir ağırlık veya ana eğilimden söz edilebilinir ve o eğilim de devrimci değil. Çünkü, devrimci bir perspektif, taktik, geçici program, strateji ve uzun vadeli amaçların, kime karşı ve nasıl olduğu konusunda net bir şekilde birbirleriyle ilişkilendirilmesinden ibarettir. Bulanıklık ise, oportunizmin ve reformizmin tercih ettiği metottur.

Örneğin, 2012 Ana Noktalar metninde, her şey karman çorman ortaya konulmuş. Neyin ne zaman yapılacağına dair, neyin taktik neyin strateji ve hangi amacın kısa ya da uzun vadede önemi olup olmadığına dair hiçbir belirleme yok.

1. maddede, krizin sosyal yıkımına karşı korunma önlemleri (yani kısa vadeli taktikler), ardından 2. maddede, önce borç ödemelerinin durdurulması (moratorium) ve sonra borcu silmek için müzakere sürecinin başlatılması, gerekli bütün eylemlerle borcun silinmesi savunuluyor. Kalan borcun (ne kaldı ki bütün borç silinirse?) ise, ekonominin yine büyümesi gibi koşullara bağlanması isteniyor.

Ayrıca, borç konusundan bağımsız olarak, AMB’nin fonsiyonunun radikal olarak değişmesi ve AB alanında yeni finansal vs. vergiler savunuluyor. 3. madde vergilerden bahsederken, 4. madde birden bire bütün bankaların işçi ve toplum kontrolü altında kamulaştırılıp, bugüne kadar özelleştirilen bütün önemli stratejik şirketlerin yeniden kamulaştırılmasını savunuyor.

Kalan maddeler ise, işçi hakları (5. madde), devletin demokratikleşmesi ve burada bir yan cümle içinde işçi ve toplumsal öz yönetim (6. madde), sosyal devletin geri getirilmesi (7. madde), sağlık sistemi (8. madde), üniversite ile eğitim (9. madde).

Ve, 10. madde de, güçlü, ABD ve AB ülkelerinden bağımsız, NATO’suz, İsrail’le işbirliğini sona erdiren bir bağımsız dış politika amaçlanıyor. Bir sürpriz olarak, bütün bu maddelerden sonra, aniden kapitalist mülkiyetin kamulaştırılmasından bahsediliyor ve stratejik amacın demokratik sosyalizm olduğu vurgulanıyor.

Metnin sonunda böyle bir güvencenin verilmesi içimizi biraz rahatlatsa da, programın maddelerinden böyle bir yönelim çıkartmak pek mümkün değil. 6. maddedeki birçok demokratikleşme taleplerinin yanına bir yan cümlede eklenen ” her alana yayılan işçi ve toplumsal özyönetim” dışında; yönelim, aslında halkın nispi katılımıyla gerçekleştirilen sosyal demokrat bir reform programı.

Borç konusunda da, yine bir bulanıklık (bütün borçlar mı silinecek, “müzakare” yaparak mı, yoksa “her yöntemi kullanarak” mı silinecek?) ve AB konusunda hayalci eğilimler (AB’yi gerçek güç ve çıkar ilişkilerini görmeksizin “iyiye” dönüştürme isteği) saptayabiliriz.

Aynı yıl Çipras tarafından sunulan seçim manifestosunda, ekonomik programda, borç konusunda, AB ile müzakere yoluyla ve sadece – “büyük” – bölümünün silinmesi amaçlanıyor.(Seçim Programı 2012; Ekonomik Program 2012, II.C) Bunun ötesinde, bütün ekonomik programın amaçlarının yere getirilmesi AB ile müzakere sürecine bağlanıyor. Ve zaten amacı da, Avrupa’nın geleceğine ve uluslararası iş bölümüne daha iyi entegre olmak (Ekonomik Program 2012, “Our Goals”).

Genel amaç bakış açısından, Seçim Programı ve Ekonomik Program, çok daha net: Seçim Programı, en önemli nokta olarak Troyka ile anlaşılan kemer sıkma politikaları (Memorandum) yerine ve Memorandumları % 100 iptal ederek (!) “ulusal yeniden yapılanma planı” amaçlıyor. Bunun içeriği ise, a) kriz altında en fazla zorluk çeken kesimlere acil yardım, b) ekonomiyi stabilize etmek, c) ekonomiyi ve ulusu yeniden yapılandıran reformlar programı, olarak saptanıyor.

Bu üçlü, bundan sonraki bütün belgeleri karakterize ediyor. Özellikle “yeniden yapılandırma” (recovery veya reconstruction), hep üçüncü ve – tahminen – uzun vadeli-stratejik amacı ifade ediyor. Tabii ki, yeniden yapılandırma ne demek, o ayrı bir soru.

Çipras’ın seçim programını sunuşunda sosyalizm kavramı hiç geçmiyor. Sadece “bazı” bankaların kamulaştırılmasından ve toplumsallaştırılmasından söz edilirken, işçi denetimi veya özyönetiminden artık bahsedilmiyor. Bir dizi işçi haklarının yeniden yürürlülüğe konulması, göçmen hakları, yolsuzluğu karşı savaş ve gemicilik sanayisiyle “ulusal anlaşma” nın [?] yanı sıra, stratejik önemdeki şirketlerin ve sanayilerin özelleştirme süreçlerinin durdurulup yeniden kamulaştırılması vurgulanıyor.

Ekonomik Program da, benzer ve daha da net: Program, amaç olarak Çipras’ın hükümet programındaki üçlüyü öne çıkartıyor ve yeniden yapılandırmayı alternatif olarak sunuyor. (Ekonomik Program 2012, “Our Goals”). İlk defa, bir yaklaşım olarak “yeniden yapılandırma”, yoksulluğu durdurmak, üretici altyapının kaybını gidermek, sosyal sistemleri kurtarmak, kriz altında en fazla çekenlere acil yardım ve borç sorununu çözmek olarak sayılıyor. Ve ama, aynı zamanda, AB’ye ve uluslararası işbölümüne yeniden entegrasyon olarak tanımlanıyor. (Ekonomik Program 2012, II.C)

Ondan sonraki bölümün adı “metod”; yani, ondan önce amaç olarak belirlenen öğeleri gerçekleştirmeyi mümkün kılan hamleler. Bu bölümde, ancak, emekçilerin bazı yeni ifade bulma biçimlerinden (II.D ıx), yeni işçi ve toplumsal denetim mekanizmalarından (II.D vı) ve bazı bankaların kamusal ve toplumsal kontrolünden bahsediliyor. (II.D x)

Yani, kamusallaştırma, toplumsallaştırma, işçi kontrolü vs., başka bir amaç için metod/araç olarak görülüyor. Neydi o amaç? “Yeniden yapılanma”.

Yeri burası olmamasına rağmen, metod bölümünde de o yeniden yapılanmaya dair fikirler listeleniyor ve buradaki sözler gayet net: Amaçlanan “karma ekonomi” (yani özeller ve kamunun da olduğu bir ekonomi, klasik “güçlü” sosyal demokrasi) çerçevesinde adil bir toplum, işsizliğe son ve dayanışma. Emeğin karar verme mekanizmaları ve hakları, bu amaca hizmet edecek.

Bunların dışında, bir dizi reform daha öneriliyor: Varlıkların kaydından (II.D ı) kara borsaya karşı hamlelere (II.D ıı), yeni vergi sistemi (II.D ııı), idari sistemin reformu (II.D ıv), yolsuzluklara son ve demokratik sisteme “yeni güven yaratmak” a (II.D v) kadar, bize geniş bir yelpaze sunuluyor. Ayrıca, Çipras’ın seçim programını sunuşundaki gibi, artık sadece bazı bankaların kamusal idare ve toplumsal kontrolünden bahsediliyor (II.D x), bağımsız ve çok yönlü dış politika ilkesinde taviz verilmiyor. (II.D xii)

Eksik olan maddeler: Sosyalizm, özelleştirmelere son, bütün topluma yayılan özyönetim mekanizmaları. Bu üçü yerine, “karma ekonomi”, kamu ile özel sermaye gruplarının partnerlik projeleri ve varolan siyasi mekanizmalara “yeni güven” saptamaları geçmiş bulunuyor. Yani, sosyalleşmiş ve yolsuzluklardan arınmış bir kapitalizm.

2013 Kongre Kararları da, aynı mantık üzerinden gidiyor. Burada da 2. maddede ana amaçlar olarak, Memorandumlara son (!), borcun çoğunun silinmesi ve sosyal ile üretken “yeniden yapılanma” belirleniyor.

Kongre Kararları borç sorunu konusunda yine pek emin değil. 13.2 madde de, yine 2012 Ana Noktalar metnindeki gibi, borç probleminin müzakerelerle çözülmesi amaçlanıyor. Aynı maddenin birkaç cümle sonrasında, borç sorununun “olabilen ve gereken her eylemle” ve her olasılığa hazır olarak çözüleceği vurgulanıyor. Mutlak öncelik sosyal krizin sonudur deniyor ve “Avro için hiç bir fedakarlık yok” (!) sloganı öne çıkıyor.

Kafa karıştıran ek, bu maddede borçların sadece “koşulları” (yani, hangi faize hangi zamanda vs.) değiştirilip, borçların legalitesi denetlenecek (audit) denmesi. Yani borçlar tümüyle mi silinecek, sadece bir bölümü mü; bu operasyonlar müzakere süreci ve AB ile beraber mi yoksa her şeyi göze alarak mı yapılacak; cevap muğlak, isteyen istediğini okuyabilir.

2. maddedeki amaçlara zıt veya ek ya da artık neyse – çünkü 2. maddedeki amaçlarla nasıl bağlanacağına dair hiçbir ipucu verilmiyor – olarak 7. Maddede, yine sosyalizmden, ama bu sefer 21.yy. sosyalizminden bahsediliyor ve 15. ve 16. maddede “Sol hükümet” amaç olarak belirleniyor. Ayrıca, SYRİZA’nın, işçi hareketi, feminizm ve ekolojik hareketi 21.yy sosyalizminin bakış açısından birleştirdiğini okuyoruz. Ama sonuç olan 18. Maddede, yine sadece yeniden yapılanmadan bahsediliyor.

Krizi ve krizden yararlanan kesimleri doğru düzgün tanımlamaya çalışan 2013 Kongre Kararlarında (bunu biraz daha sonra tartışacağım), Troyka denetimindeki işten atılan bütün (!) kamu işçilerini yeniden işe almak (madde 13.1), acil yardım (13.3), yeni vergi sistemi (13.4), ekolojik ekonomi (13.6), işçi hakları (13.17), sosyal devlet (13.13), genelleştirilmiş sağlık sistemi (13.14), ırkçılığa ve homofobiye karşı politikalar (13.20-23) vurgulanıyor.

Yanı sıra, madde 13.8 ve 13.9’da, yine banka sisteminin kamulaştırılması ve “daha fazla” [?] işçi ve müşteri denetimiyle, bütün stratejik sanayilerin özelleştirilmelerini geri çevirmekten bahsediyor. Madde 13.25’de ise, AB’nin tümden değiştirilmesi hedefleniyor.

Bu metinde, borç konusunda birbiriyle çelişen tavırlar var. 21.yy. sosyalizmi ve sadece yeniden yapılanma da birbiriyle çelişiyor (ama, bence yeniden yapılanma nicel ve nitel-mantıksal olarak daha fazla yer kaplıyor). Özelleştirmeleri geri almak yine konu ediliyor. Özyönetimden sadece kısıtlı olarak bahsediliyor, ama bütün Memorandumların iptal edilmesinde ısrar ediliyor. Maddelerin çoğu SYRİZA’nın reform programından oluşuyor.

2012 Ana Maddeler metni; aslında daha net bir tavır. Seçim Programı, Ekonomik Program ve 2013 Kongre Kararlarında, en önemli amaç olarak “yeniden yapılanma”  belirtiliyordu, ama onu farklı yerlerde karma ekonomi, adil toplum, reformlar programı vs. olarak adlandırıyor ve bu yeniden yapılanmanın sosyalizmle nasıl alakalı olduğuna dair hiçbir ipucu vermiyordu.

2014 Selanik Programı ise, o zamanlar daha optimist/iyimser olan (ama şu aralar SYRİZA’nın tıkandığını ve geri çekildiğini söyleyen) SYRİZA’nın sol kanadından Stathis Kouvelakis gibi;[31] sadece kısa vadeli program veya “minimal platform” olarak değil, tam da programın ta kendisi olarak okunabilinir. SYRİZA’nın 1 aylık hükümeti de zaten ona göre hareket etti. Veya isterseniz, Varoufakis gibi birden bire bu programın aslında 4 yıllık bir program olduğunu iddia edebilirsiniz.[32] Ne isterseniz, onu iddia edebilirsiniz, her şeye açık bir ilginçlik.

2014 Selanik Programı, kendisinin Ulusal Yeniden Yapılandırma programı, yani bütün öbür metinlerde amaç olarak belirlenen planın programı olduğunu vurguluyor. Bu programda, artık net ve başka bir alternatife yol bırakmayan şekilde, AB bağlamında gelişecek “müzakere” ön planda. Müzakere edilen şey ise, borçların bir bölümün silinmesi, kalan bölümün ise daha iyi koşullara bağlanması.

Başka metotların da düşünüldüğünü uzaktan yakından andıran tek şey, müzakere süreci ve müzakere sonucundan (!) bağımsız olarak, SYRİZA’nın ilk günden beri Ulusal Yeniden Yapılandırma planını uygulayacağının vurgulanması.

Ulusal Yeniden Yapılandırma derken, bildiğimiz reform programı kastediliyor: Acil yardım, kamusal yatırım, Memorandum’lardan kaynaklanan değişimleri geri çevirmek, küçük ve orta boy işletmelere yeni iş yaratmaları için teşvik vermek, bilime yatırım, sosyal devlet, hukuk devleti ve devletin “demokratikleşmesi” ilkelerinden bahsediliyor. En sonunda da, somut mali rakamlarla programın tutarı hesaplanıyor.

Artık, özyönetim, işçi denetimi veya kontrolü, sosyalizm ya da özelleştirmeleri geri çevirmekten bahsedilmiyor; borç problemi ise, artık kesin müzakereye bağlanıyor ve sadece nispen kesilmesine dair bir belirlemeyle çözülüyor.

Toparlarsak, bütün bu programlar hangi yönü gösteriyor ve içeriklerinde ne tarz değişiklikler yapılıyor?

Toplumun yapısı açısından, yer yer demokratik sosyalizm ya da 21.yy. sosyalizminden bahsedilirken, bunun yerine hem git gide “karma ekonomi”, adil toplum, kamu ile özellerin partnerliği geçiyor, hem de zaten sosyalizmden bahsedilen yerlerde, onun asıl olarak uzun vadeli amaç olarak belirlenen ulusal/ekonomik/sosyal “yeniden yapılanma” planı ile nereden ve nasıl ilişkilendirildiğine dair ipucu verilmiyor.

Ön plana ve ana amaç olarak yeniden yapılanma geldiği için, her alana yayılan özyönetim ve işçi ve toplumsal denetimine dair sözler gittikçe azalıyor. Bunlara, reform yapılacak olsa da mevcut devlet sisteminin bir eki olarak ve sadece bazı yerlerde fonksiyon veriliyor.

Özelleştirmeler konusunda, yürürlükte olan özelleştirme süreçleri, sadece dondurulsun mu yoksa stratejik önemi olan bütün sanayiler ve bankalar yeniden kamusallaştırılsın mı, karar verilemiyor ve 2014 Selanik Programında artık bunların hiç sözü geçmiyor.

Borçlar konusunda, hepsinin ya müzakere ya da bütün yolları deneyerek silinmesi tutumundan gelinen nokta, borçların müzakere sonunda nispen silinip kalanının koşullarının değiştirilmesine dönüştürüldü. Ama, bir yandan da,  müzakere süreci ve sonucu nasıl olsa da olsun, biz ilk günden itibaren kendi reform programımızı uygulayacağız garantisi de veriliyor.

Memorandum politikaları sonucu işinden atılan bütün kamu emekçilerinin yeniden işe alınmasından gittikçe bahsedilmiyor. Sadece bir cümlede 300.000 yeni iş yerinin oluşturulacağı söyleniyor.

Bağımsız dış politika prensibinden de, gittikçe daha az söz ediliyor veya yerine “çok yönlü dış politika” geliyor.

Özetlemek gerekirse, SYRİZA, sosyal demokrasinin “iyi” geleneğine göre, ama git gide ilginç bir şekilde ılımlılaşan bir program sunuyor.

Eh, çok mu fena bu?

Evet, sosyalist değil. Ama öyle bir program ki, emekçilerin durumunu az çok düzeltebilir ve onların rızasını da alıyor. Başardıktan sonra, belki momentumu kullanıp, Rooksby’nin[33] bahsettiği radikal bir geçici programa başvurarak veya radikalleşen sosyal hareketlenmeden güç alarak sosyalizme geçişinin zemini yaratılabilir.

Belki de yaratılamaz. Çünkü, açıkçası, böylesi bir yönelimden, programların ve metinlerin hiçbir yerinde söz edilmiyor. Ve aslında, sosyalizme yönelim, sol kanadın bazı bileşenlerinin özel isteğini ifade etmekten öteye geçmiyor.

Evet, devrimci komünistler, halk ve emekçilerin çıkarı için yapılan her hamleyi kendi inisiyatifleriyle destekleyebilir. Elbette, kendi bağımsız devrimci hattını koruyarak.

SYRİZA’nın “sosyalizme geçişe zemin yaratacak sol hükümet ve güç dengelerinde değişim” ekseni aslında sadece hayalse ve gerçekte SYRİZA sosyal demokrat zeminde konumlanırsa; yaşamın zengin olasılıkları içeren akışı içinde, devrimciler şayet becerebilirlerse inisiyatif alabilir, onların görevidir bu.

Ama, nereden bakarsak bakalım, “Troyka’ya hayır, Memorandumlara son, Kemer sıkma dursun, borçlar silinsin!”sloganları, Rus devrimi zamanındaki “Barış, Ekmek ve Toprak” sloganı gibi, kapitalizmin krizinin en yıkıcı sonuçlarını ve halkın en güncel problemlerini sloganlaştırıyor. Bu sloganlar, hem halkın kendiliğinden direniş eğilimiyle buluşuyor, hem de onun ötesine giderek, halkın çıkarlarını daha ileri bir seviyede koruyacak reformları/değişimleri amaçlıyor. Emekçileri bu duruma sokan ve buraya kadar gelen süreçlerden yararlanan soyguncu sermaye güçlerine, krizin ve yıkımın sorumluluğunu yüklemek gerekiyor.

Ama, bir dakika! Kim, neden ve nasıl, neoliberalizm ve AB sürecinden yararlanmıştı?

İşte, SYRİZA asıl bu belirleyici konuda kafa karışıklığı içinde ve içinde yanlış görüşler barındırıyor.

Ve, tam da bu kafa karışıklığı yüzünden, iktidar ve çıkar ilişkilerini yanlış gördüğü için, kendi sosyal demokrat programını bile uygulamanın taktiksel araçlarını (karşı tarafı masaya gerekirse zorla oturtan güç!) doğru belirleyemiyor. Çatışmanın yüksek, gergin ve bir o kadar da karmaşık ama tümüyle de gerçek boyutlarına hazırlanamadığı için – işte, SYRİZA bu zaafından dolayı açmaza giriyor.

d) SYRİZA’ya göre kriz nerden kaynaklanıyor, AB’nin yapısından ve neoliberalizm sürecinden, kim nasıl yararlandı?

İşte bu konuda hayli ilginç tespitler bulabiliriz SYRİZA’da.

Şöyle bir eğilim var: Yunan devletinin bu kadar çok borçlanması sınıf ilişkisidir denilip bunla, bazıların vergi kaçakçılığı yaptığı için devlet yeterince gelir elde edemeyip borçlanmak zorunda kaldığı kastedılıyor. (2012 Ana Noktalar, 2. madde; 2012 Ekonomik Program, II.B)

Memorandum politikalarından ise, yine sadece vergi kaçakçıları, düşük vergi veren yüksek gelirliler, finansal piyasalarda gelir elde edip vergi vermeyenler, yurt dışında mal ve mülk sahibi olanlar vs. vs. sorumlu oluyor. (2012 Seçim Programı) Yani, özünde “sistemik” olarak tanınan (2012 Ekonomik Program, “Our Goals”) Yunanistan’ın krizi vergi kaçakçılığı ya da düşük vergilere bağlanıveriyor.

Bu tespit çok garip. Çünkü, tabii ki düşürülen bazı vergiler problem, ama onların asıl amacı sermayeye teşvikler yaratmak. Ve zaten, sermaye, yüksek gelir elde etmekten ibaret bir olgu değil. Üstelik, Yunanistan’ın borç yükü sadece sermayeye verilen teşviklerden kaynaklanmadı. Aynı zamanda, finansal spekülasyonlarla muazzam birikimler elde eden Yunan finans kapitalini kurtarma zorunluluğu ve o noktada harcanan kaynaklar da önemli bir etkendir.

Asıl problemin, AB süreci ve neoliberalizm olduğunu vurgulamıştık.

AB süreci, Avrupa ülkelerini tekelci sermayenin mutlak çıkarları yönünde bonapartist bir rejim altına sokmayı amaçlarken; hem merkez ülkelerdeki aşırı birikim elde eden ve yatırım fırsatı bulamayan finans kapitale yatırım alanı açmış, hem de Yunanistan gibi ülkelerin finans kapitalininin alt-emperyal girişimlerini pompalamıştı.

Buna benzer analitik tutumları, 2013 Kongre Kararlarının başında bulabiliriz: 3. maddede, küresel ekonomik kriz, sermayenin aşırı birikim krizi olarak değerlendiriliyor. 8. maddede, neoliberalizmin Yunanistan’da 90’larda başladığı ve sermaye için bir model olduğu söyleniyor. 7. maddede, dünyanın artık çok merkezli bir güçler ilişkisine geçtiğini ve AB’nin gittikçe Almanya’nın liderliği altında sermayenin küresel rekabet alanında bir denge kurduğu söyleniyor.

Ve, sonuç olarak, 9. maddede, Yunanistan’da şu anki iktidar bloğunun, Yunan, Avrupa ve uluslararası sermayenin farklı fraksiyonlarından oluştuğu söyleniyor. Bu bloğun karşısına da, Memorandumları reddeden işçiler, işsizler, küçük ve orta boy iş yeri sahipleri ve çiftçileri ve genç işsiz profesyoneller sayılıyor.

Bunlar hiç de fena değil. Ama açık ki, esas olarak Sol Platformun pozisyonlarını ifade ediyor ve pratik sonuçlar elde edemiyor. Çünkü, gördüğümüz gibi, ana amacı reform programlarından ibaret olan “yeniden yapılanma”, hep ön planda ve üstelik bu programın yerine getirilmesi için hemen hemen hiçbir mücadeleci tavır veya çatışma hazırlığı yok.

Mesela, eğer 2013 Kongre Kararları’nın başındaki maddeler gibi, şu anki düzeni sermayenin mutlak hegemonyasını amaçlayan neoliberalizm ve AB’yi de, Alman sermayesinin liderliği altında uluslararası rekabet alanına çıkan Avrupa sermayesi için tasarlanan bir rejim olarak yorumlarsanız; bilirsiniz ki, siz hükümet olduğunuz zaman,  sermayenin bütün muazzam siyasi ve ekonomik imkanları size karşı duracak. Ve siz, eğer hedeflerinize doğru yürümek istiyorsanız, kendinizi karşı tarafa/sermayeye dayatabilmek için çarpışmaya hazır olmalısınız.

Peki, öyle bir hazırlık var mı? Hedefe doğru yürüyebilmek için önerilen metod ve araçların çoğu teknik ayarlardan (daha iyi vergi sistemi, rasyonelleştirilmis devlet, yolsuzluğa son, vs.) ve hatta AB fonlarına başvurulardan ibaret.

Bu saflık, sadece karşınızdakini sizin hem de çok güçlü bir düşmanınız olarak değil de, iyi konuşmakla veya hümanist ya da etik bir söylemle ikna edebileceğiniz birisi olarak görürseniz olabilir. Ya da, mücadeleden korkarsanız veya karşınızdaki güçleri sanki siz onlardan çok daha akıllıymışsınız da tilkice hamleler ve aldatmalarla aşabileceğinize inanırsanız mümkündür.

Üçü de hiç gerçekçi değil.

Herhalde, sosyalist veya dayanışmacı AB, iyi bir fikirdir; hatta, sosyalist bir dünya daha da güzel bir fikir. Güzel fikirler ama çoğunlukla kötü gerçeklerle eş düşmez. Onları gerçekleştirmek istiyorsanız, önce somut güç dengelerine bakmanız ve sizin elde ettiğiniz iktidar ve güç, size nereye kadar, nasıl ve hangi zamanda yeter, onu hesaplamanız lazım.

Öyle sadece güzel fikirler peşinden koşup, onları da gerçekliğin yerine koyarsanız; er ya da geç o görmek istemediğiniz gerçekliğin duvarına toslarsınız.

Eğer güç dengelerini benim önerdiğim ve 2013 Kongre Kararlarının başında belirtildiği gibi okursanız, yapacağınız teknik ayarlarla yol alabileceğinize ya da karşınızdakileri sırf söylemle ikna edeceğinize dair bir yanılgıya düşmezsiniz. Venezüella

İlk olarak, varlık ya da Venezüella’daki gibi kar vergisi veya sermayeye – evet, sadece vergi kaçakçılarına veya yüksek gelirlilere değil, sermayeye –  neoliberal dönüşümlerden ve şimdiki krizden yararlandıkları gerekçesiyle bazı müeyyideler uygularsınız. Sermaye kaçışına karşı da, sermaye kontrollerini yürürlülüğe sokarsınız.

Ve aynı anda, ikinci olarak, neoliberalizmin krizi ve düşük kar oranları yüzünden sizin sosyal demokrat düzeydeki  reformlarınıza bile düşmanca bakıp size saldıracak olan sermaye güçlerine karşı hazırlanırsınız. Size karşı, kesinlikle henüz ilk andan itibaren sürdürülecek olan acımasız savaşa karşı kafa tutabilmek için, halkın iktidarını ve özyönetim/özsavunma mekanizmalarını geliştirmek, sizin ilk ve en önemli savunmanız olacaktır.

Ayrıca, henüz hükümet bile olmadan, Venezüella ve Küba gibi dost güçlerle ön temaslar yaparsınız. Ya da Rusya, Çin ve İran gibi size ideolojik olarak yakın durmasa bile, kendi geo-stratejik çıkarları yüzünden AB emperyalizmine karşı pozisyonlarını güçlendirebilmek amacıyla size AB ve Troyka’dan çok daha olumlu koşullarda kredi ve ticari olanak sunacak ülkelerle yakın temasa geçersiniz. Onlarla kurduğunuz ilişkilerle, Avro bölgesini ya da hatta AB’yi terk etme alternatifini elinizde hazır tutup tehdit olarak kullanarak, “müzakereye” kayda değer bir şey elde etme olasılığı ile girebilirsiniz.

Bunların hiçbirisi yapılmıyor. Ve zaten, yapılabilmesinin zemini de yok. Sadece 2012 Ana Noktalar metni ve 2013 Kongre Kararları’nın 13.28 maddelerinde belirtilen, ama 2014 Selanik Programında yine ortadan kalkan “bağımsız dış politika” prensibi – artık SYRİZA tarafından öngörülmüyor ve amaçlanmıyor.

Hedef, artık sadece ulusal ve AB çerçevesinde müzakere süreci sonunda anlaşılan sosyal demokrat reform paketini hayata geçirmek. Hatta, SYRİZA, AB’yi dönüştürme gibi, artık tam uçmuş ve gerçek dengelerden hayli uzak bir amacı da kendi önüne koyuyor. Aslında, bu “keskin” uçuşun, onca yenilen darbeye rağmen hala süren bir karşılıksız aşkın, mutlak/sorgusuz AB sevdasının ya da bağımlılığının “örtüsü” olduğunu düşünebiliriz.

  1. SYRİZA, seçime giden süreçte ve seçimden sonra
  2. a) SYRİZA seçime giderken

Buraya dek yaptığımız tartışma sonunda sanırım artık SYRİZA’yı daha iyi tanıyabildik.

SYRİZA’nın temelde sol reformist-sosyal demokrat güçlerin hegemonyasında bir yapı olduğunu belirtmiştik. Ama güç dengelerini ve kendisinin güçsüz pozisyonunu doğru göremeyip, bu duruma uyan taktikleri uygulayamadığı için, yapısal nedenlerden ve nesnel koşullar yüzünden taviz vermeye açık olduğunu belirleyebiliriz.  Ayrıca, bu kötü güç ilişkileri içinde sol reformist- sosyal demokrat olup, müzakereyi de ana ve temel metot olarak benimsediği için, burjuvalaşma eğilimini de saptayabiliriz.

Bu tespitlerle birlikte, 2. bölümde bıraktığımız hikayeye dönelim ve SYRİZA’nın tarihçesini 2015’e kadar, önemli değişimler ve yenilikler açısından, bir kez daha çizelim.

SYRİZA, 2004’de farklı siyasi partilerin ve sosyal hareketlerin birleşik cephesi veya kongresi gibi bir yapıydı. Yükselişinin en önemli nedeni, krizin içinde doğru ve güncel sloganlarla, pratikte halkın güncel mücadelesi ve kendiliğinden gerçekleşen direniş biçimlerini sahiplenmesi, halkın mücadelesinin parçası olmasından kaynaklanmıştı. 2012’deki parlamenter seçimlerde, hükümet olan ND’ye karşı ana muhalefet partisi oldu.

Ancak, daha sonra, parlamenter başarıdan kaynaklanan bir zaafla, onu o kadar güçlü kılan ve daha da güçlü olması için asla vazgeçmemesi gereken yeteneğini, halka yakınlığı ve halkın mücadelesinin içten parçası olma kapasitesini kaybetmeye başladı. Git gide normal bir burjuva partisine dönüştü ve güçlü bir parlamentarist eğilim geliştirdi.

Bu yönde en önemli gelişme, yukarda kararlarını tartıştığım 2013 Kongresi oldu.[34] Bu kongrede, o güne kadar birbirinden ayrı siyasal partilerin ve hareketlerinin demokratik-antikapitalist cephesi veya kongresi gibi faaliyet gösteren SYRİZA, “demokratikleşmek” ve “birlik” olmak için siyasi parti oldu. Aslında, olay bizdeki HDK-HDP olayına çok benziyor.

“Demokratikleşme” ve “birlik” için yapılan hamle, aslında, sistem karşıtı bir birliğe karşı, sistem içi bir burjuvalaşma hamlesi oldu.

Artık, liderlik, aynen burjuva partilerinde olduğu gibi, her 4 yılda bir kongre tarafından seçiliyor ve ondan sonra denetimsiz kalıyor. Böylece, parti üyeleri ve bileşenleri, en önemli noktalardan birisinde pasifleştirilmiş ve söz hakkını kaybetmiş oluyorlar. O zamana kadar, liderlik, hem her bileşenin gönderdiği temsilcilerden oluşan MK tarafından denetim altındaydı ve her an, 4 yılı beklemeden, MK inisiyatifi veya benzer mekanizmalarca değiştirilebiliyordu.

Aslında, söz olarak birlik derken, kongre, gerçekte şu ana kadar sürdürdüğü faaliyetin birliğini parçalamış ve tekçiliği dayatmış oldu. Marksist-leninist partiler için normal olan “bir parti, bir program, bu çerçeve içinde eleştiri özgürlüğü” modeli, SYRİZA gibi demokratik-antikapitalist hareketler/cepheler için aynı zeminde gerçekleşemez.

SYRİZA gibi yapıların, herkesi bağlayacak dar anlamda bir ideolojisi ve stratejik perspektif olamaz. Çünkü, bileşenler bu konularda apayrı zeminlerde konumlanabilirler. Cephe halinde genel bir demokratikleşme ve antikapitalist mücadele ekseninde ortaklaşmışlardır ve en önemli karar mekanizmaları bileşenler tarafından paylaşılır.

Kongre ise, partileşme ve o güne kadar var olan örgütleri dağıtma kararı aldı.

SYRİZA içinde artık sadece “görüş” veya “eğilim” olarak var olma hakkı tanınan eski partiler/gruplar; böylece, sadece cephe düzeyinde bir programda birleşip anlaşan ve detayların, stratejilerin hatta kavramların yorumunda istediği gibi ayrılabilinen esnek bir ortaklaşma zemininden çıkmış oldular.

Artık, o kongrenin sonuçlar metnini kendisini bağlayan bir parti programı olarak kabul etmesi gerekiyordu. Yani herkes, kendisini sol reformist- sosyal demokrat bir programa bağlamaya mecbur kaldı. Bu bir dayatmadır ve böyle bir birleşik programa genel hatlarıyla, ama farklı yorumlarla, geniş bir Cephe temelinde katılan bazı siyasi örgütlerin farklı programları fiilen tasfiye edilmiş oldu.

Yukarıda da bahsettiğim Panos Petrou, bu kongreyi haklı olarak SYRİZA içi solu tasfiye etme amaçlı bir hamle olarak görüyor.

Sol Platform’un sunduğu hiçbir madde veya önerge kongrede kabul görmedi (AB’den çıkış, bütün borçların silinmesi, sermaye saldırısına karşı bütün stratejik sanayilerin işçi kontrolüne alınması, tasarruf ve memorandum politikalarına karşı her yolun zorlanması). Sağ kanadın bazı üyeleri ise, bu kongrede “Ulusal Kurtuluş Hükümeti” v.b. şeylerin en önemli hedefler olduğunu savundu. Yani, sosyal haklar mücadelesini ikinci sıraya itmek için uğraştı.

Ama daha da kötü olan, SYRİZA’nın burjuvalaşma ve parlamentaristleşme eğilimi oldu. Bunların sadece bir örneği, Yunanistan’da kamusal enerji şirketi PPC’nin özelleştirilmesine karşı, 2014 Temmuz ayında gerçekleştirilen grevin yasaklanması ve SYRİZA’nın buna karşı sokak mücadelesini yürütmemesidir. Özelleştirmeye karşı sadece bir parlamenter inisiyatif ve imza kampanyası başlatıldı. Mücadele, parlamenter inisiyatiflerin hamlelerine daraltılmış oluyordu. [35]

Genel olarak ise, Sol Platformun 2013 Kongresinde önerdiği, yeni bir radikalleşme ve mücadeleyi yükseltme aşamasına girilmedi; 2015’de Sol Platform’un teorisyenlerinden Stathis Kouvelakis’in de belirttiği gibi,[36] nesnel koşullar yüzünden toplumsal ve sosyal mücadelelerin gerilediği ve ama SYRİZA’nın da (liderliğinin de) onlarla artık iyi bir bağ kuramadığı ve aslında kurmak da istemediği mevcut oldu.

SYRİZA’yı bu kadar güçlü yapan ve herhangi bir ciddi değişimin ve planlanan “sol hükümet hareketlere pompa olacak” modellerinin kaçınılmaz sosyal ve siyasal altyapısı olan halkın mücadelesi ve katılımı, parlamentarist ve burjuva siyaset anlayışlarına harcanmış oluyordu.

Onun yerine, tam da yukarıda programatik metinlerini analiz ettiğim sosyal demokrat bir zemine yerleşildi ve pratiği de masa başında müzakereye bağlayan bir hatta yürütme anlayışı kabullenildi . Halkın acil taleplerinin gerçekleşmesini burjuvaziyle müzakereye daraltma, plan ve programı ılımlaştırma eğilimleri öne çıkıyordu. İktidar, daha doğrusu hükümet olabilme olasılığının güçlenmesi bazı tutumları güçlendiriyordu.

Birkaç örnek verebiliriz. 2013 Kongresindeki orta-sol ve orta eğilimlerden bahsetmiştim.

Onun dışında, mesela Mayıs 2014’de Çipras ve Dragazanis, Yunanistan İşverenler Konfederasyonu SEV’le (TÜSİAD gibi düşünülmeli) buluştu[37] ve sol ile işverenlerin “yeni bir sosyal anlaşma” inşa etmelerinin şart olduğunu vurguladılar. Ayrıca, son senelerde özelleştirilen sanayilerinin hepsinin kamulaştırılmayacağı belirtildi.

Çipras, enerji kullanımında özellerin muaf tutulması gerektiğini ekledi. Çünkü, parti sözcüsü Panos Skourletis’in de belirttiği gibi, Yunan sanayisinin rekabet gücünün önünde artık en büyük engel yüksek enerji fiyatlarıydı (biliyoruz, “emek engeli” zaten bir hayli kırılmıştı).

Zaten, zamanında, 2012 Aralığında, başka bir önemli SYRİZA iktisatçısı, Georges Stathakis, gemicilik sektörünün işverenleriyle bir buluşmasında, Yunan ekonomisinin içinde vergi muafiyetlerinden en fazla yaranan ve muazzam birikimi olan gemicilik alanındaki sermayedarların vergi muafiyetlerini ortadan kaldırmayacaklarını söylemişti.[38]

Bu hatta ilerleyerek, sokaktan çekilerek burjuvazi ile müzakereye sıkışma, ılımlılaşma ve kısaca, kendini burjuvaziye beğendirme eğilimleri, seçim ne kadar yaklaştıysa, o kadar geliştirildi.

Partinin önemli liderleri tarafından: mesela önemli iktisatçı Georgios Stathakis, bir Financial Times makalesinde “ortamı iş adamları için daha rahat yapmak istiyoruz” dedi. Ve, SYRİZA artık Financial Times gibi gazeteler tarafından olumlu görülmeye başlandı.[39]

Başka bir bağlamda, aynı Georgios Stathakis, Yunanistan’ın her halükarda Avro bölgesinde kalacağını ve borç programlarının 2015 yazına kadar uzatılacağını, neticede bu perspektife karşı alternatif bir planlarının da olmadığını, burjuvaziyi rahatlatmak için öne sürdü.[40]

Sonunda, Çipras da, seçimlerden birkaç gün öncesinde Financial Times için bir makale yazdı. Açıkça, kendisini ve uygulamak istediği politikaları bir mal satıcısı gibi sunuyordu.[41]

Bu makalede, orta sınıfı düzeltmek, sosyal piyasa ekonomisi [„soziale Marktwirtschaft“, bu, Almanya’daki kapitalist modeli kavramak için burjuva iktisatçıları tarafından kullanılan bir kavram] çerçevesinde adil toplumu ve büyümeyi mümkün kılmak, hedefleri vurgulanıyor; AB’nin Maastricht Anlaşmasında belirlenen bütün mali dengelerinin yerine getirileceği, ama kemer sıkma politikalarının uygulanmayacağı yazılıyordu. İşçiler, kapitalizm, özelleştirmeler, özyönetim… falan, ya onlar; bu konuları unutunuz.

Son olarak, bütün bu gidiş hattını çok radikal söylemlerle savunan şu anki maliye bakanı Yanis Varoufakis[42] ve iktisat politikalarından sorumlu olan Efklidis Tsakalatos’u[43] örnek göstereceğim.

İkisi de şöyle ilginç bir mantık kuruyorlar:

Kapitalizm krizde ve bu krizin yarattığı yıkım yüzünden sağcı ve faşist güçler yükseliyor. Bu koşulda AB’den çıkarsak veya Avro bölgesini saldırgan tavırlarla sarsarsak, sadece dünyadaki faşizmi körüklemiş olacağız. Onun için, şimdi önemli olan, AB’de kalıp AB ile birlikte bu olayı çözmek (Tsakalatos), hatta kapitalizmin kendisini kurtarmak (Varoufakis)!

Bu yönelimi de, antifaşist ve devrimci bir hamle olarak görmemiz gerekiyormuş! Hem faşistlerin yükselişini durdurmuş oluruz, hem de güçlenip asıl hamlemizi yaparız, deniyor. AB ve kapitalizmi kurtarmak bizim kendi bağımsız alternatifimize doğrudan zıt bir durumken, bunları yaparak kendi alternatifimizi bu koşullarda nasıl geliştireceğiz, o artık Varoufakis ve Tsakalatos’un sırrı.

Aslında her şey çok açık: Tsakalatos ve Varoufakis gibi adamların yaptığı tek şey, radikal söylemlerle yaptıklarını rasyonelleştirmek ve özünde sistem içi bir reformlar programını savunmak.

Açık ki, SYRİZA’da, hem siyasi hem de ideolojik olarak, AB ile anlaşmayı mutlaklaştıran ve kapitalizmi temelinde kabul eden sol reformist- sosyal demokrat bir program ve faaliyet görüyoruz. Bunun bir zorunlu sonucu olarak, siyaset yapma biçimlerinde burjuvalaşma eğilimi (burjuva parti olmak, işverenlerle anlaşmak, ılımlı konuşmak, kendini burjuvaziye beğendirmek) ve halkçı siyaseti ve halkın sokaklarda dile gelen inisiyatifini – yani SYRİZA’yı asıl güçlü yapan ve daha da güçlenmesi ve vurabilmesi için gereken koşulları – önemsememeye doğru hamleler görüyoruz.

İlk ve en önemli metot müzakere olduğu ve AB ve hatta Euro alanının dışında kalmak da asla düşünülmediği için, zaten Venezüella, Küba ya da Rusya gibi ülkelerle yakından uzaktan temas kurulmuyor. Sadece AB ve Avrupa’dan bahsediliyor, sadece Londra’ya, Berlin’e vs.’ye gidiliyor.

Bu tavırlar, bugünkü Yunanistan’da geçmişin sosyal demokrasinin tarihsel koşulları olmadığı ve elinde karşı tarafı masaya zorlayacak bir güç de biriktirmediği için, SYRİZA hükümetini büyük zorluklara sürükleyecekti.

Gelelim seçimlerden sonraki sürece.

  1. b) Seçimlerden sonra SYRİZA ve “Yunanistan olayı”

Seçimden sonraki süreç hızla güç ilişkilerini ortaya çıkardı.

SYRİZA, hükümetin ilk toplantısından sonra bir dizi acil ve doğrudan reformlar uyguladı (daha doğrusu uygulayacağını duyurdu): Asgari ücretinin 400€’den 751€’ye yükseltilmesi, kazanç getiren sanayilerdeki bütün özelleştirmelerin durdurulması, kamu görevinden atılanların yine geri alınması, vs.[44]

Ondan sonra, Maliye Bakanı Varoufakis, Avro bölgesi Başkanı Dijsselbloem ile 30 Ocak 2015 buluşmasından sonra Troika’yı ülkeden kovacaklarını duyurdu.[45]

Ve, elbette, bir oyunun değil de gerçek yaşamın içinde konuşulduğu için, hemen ortam karıştı. SYRİZA hükümeti, 1 ay boyunca aralıksız saldırı altına girdi ve sadece borç verenlerle tartışmak zorunda kalarak, kendi reform programının uygulanmasını askıya almak zorunda bırakıldı. (O arada hatırlayalım, 2013 Kongre Kararlarında, reformların müzakere süreçlerinden bağımsız olarak uygulanacağını belirtilmişti).

O karmaşa içinde, tam olarak neyin ne zaman nasıl yapılacağına dair bir sürü gel-git oldu. Bir makale kapsamında, üstelik gayet çalkantılı ve kısmen net olmayan bir süreci bir bütünsellik olarak sunmak mümkün değil. Ana hatlar olarak belirlediğim süreçleri sunmaya çalışacağım.

Öncelikle, Almanya’dan Merkel ve Schäuble hemen öne atladılar. Hiç tartışmadan, doğrudan ve baştan, borcun silinmesi gibi bir şeyin tartışma dışı olduğunu söylediler[46], Alman AB Komiseri Oettinger ise, Varoufakis’in tavırlarını „küstah ve arsız“ olarak niteledi. Yine Alman AB parlamento başkanı Schultz,  Çipras’ı uyardı ve Merkel ve Almanlara saldırmamasını önerdi.[47]

Sıra, vurulacak gerçek ve yıkıcı yumruklara gelmişti. SYRİZA’ya bir nefes alma süresi bile tanınmayacaktı.

Hemen 4 Şubat’ta, Avrupa Merkez Bankası, Yunan devlet tahvillerini kredi güvencesi olarak kabul etmediğini duyurdu. Böylece, hem borçlarının % 40’nı karşılayamayan Yunan bankaları, hem de Yunan hükümeti üzerine muazzam bir baskı kuruldu. 4 büyük Yunan bankasının 3’ü ciddi mali sorunlarla karşılaştı[48]. İçerde ise, Yunan bankalarına ve Yunan hükümetine bir ek baskı olarak, beklenebilineceği gibi sermaye kaçışları oluyordu: JP Morgan’e göre 2015’in ilk 2 ayında 25 milyar € civarında sermaye kaçışı gerçekleşti.[49]

Yanı sıra, Troyka ile yapılan kredi ve politika anlaşmaları Şubat 2015 sonunda bitiyordu. Ama, Yunan devletinin, Mart’ta başlayıp 2015 yazına kadar sürecek bir dönemde, 13,5 milyar € civarında olan bir borç geri ödemesi gerekiyordu.[50] Yani, eğer bir yerden büyük miktarda kredi bulamazsa, Şubat sonunda Yunanistan nefes alamayacak, işi bitecekti.

Eh, SYRİZA hükümetinin elinde ne bir koz ne de alternatif bir plan vardı ve de zaten, yukarda uzunca analiz ettiğim gibi, olamazdı da. Hatta Rusya’nın kendi inisiyatifiyle önerdiği krediler[51] ve yatırım planları[52] bile reddedildi. Varoufakis, Rusya’dan kesinlikle (!) yardım alınmayacağını net bir şekilde ortaya koydu.[53] Benzer bir Çin hamlesi de,[54] gerçekleşemeden tarihe karışıp gitti.

Durum böyleyken, ister istemez olacak tek şey ne olabilirdi? Tabii ki, eğilip bükülme! Hayaller ve söylemler aleminden gerçekler dünyasına geçiliyordu.

Bir zamanlar, hem Avro bölgesinde kalırım, hem de Almanya’ya orta parmağımı gösterip borçlarla kendi başına bırakırım (yani borçların hepsini müzakeresiz ödenmeyeceğini açıklarım) diyen Varoufakis[55], aniden, Almanya (otoritesi yerine) hegemonyası altında olan Avrupa iyi olur ve bütün borçlar geri ödenecek, sadece koşulları değiştirilecek, demeye başladı.[56]

Zaten Çipras da, Şubat başında ve Kouvelakis tarafından “çatışmaya ve her şeye hazır” olarak[57] ve genel olarak çok “radikal” olarak yorumlanan ilk hükümet konuşmasında, bütün borçların ödeneceğini belirtmişti.[58] AB kurallarına kesinlikle uyacaklarını, sadece kemer sıkma politikalarının hiçbir işe yaramadığını vurgulamıştı.[59]

Peki, şimdi bu ne demekti? Kemer sıkma politikaları, AB kurallarına göre Troyka ile yapılan Memorandum anlaşmalarının parçasıdır. Bunları reddediyorsan, AB kurallarına kısmen karşısındır. Ya da, eğer karşı değilsen ve AB kurallarına göre hareket edeceksen, o zaman da kemer sıkma politikalarını sorgulayamazsın. Ama, köşeye sıkıştırılan SYRİZA, ikisini de istedi: Hem kimse tarafından düşman görülmemek, hem de düşmanlarının istediği politikaları sonlandırmak istiyorlardı.

Yunan hükümeti, 14 Şubat Avro bölgesi görüşmeleri öncesinde sunduğu 10 maddelik bir önergede, Memorandum anlaşmaları reformlarının %70’inin kabul edileceğini belirtti.[60]

Varoufakis, yeniden işe alınacak emekçilerin, işten çıkartılan bütün emekçilerin bahsedilmeyecek kadar küçük bir parçası olduğunu savundu.[61] Ayrıca, söz verilen reformların bazılarından vazgeçip devlet GSYİH’nin %1,5’u civarında faiz dışı fazlası elde edebilir tavizinde bulunmuştu[62]. Özelleştirmeler konusunda da, prensip olarak karşı olmadığını, bugüne kadar gerçekleştirilen özelleştirmelere, sadece komik fiyatlarla gerçekleştiği için karşı çıktığını belirtti.

Bu kadar eğilip bükülme ama hala yetmedi. Alman Maliye Bakanı Schäuble, 5 Şubat’ta Varoufakis’le görüştükten sonra “tek anlaştığımız nokta, hiçbir şeyde anlaşmadığımız” dedi.

10 Şubat’ta Avro bölgesinin bütün Maliye Bakanlarıyla yapılan toplantı ise, nedenleri tam net olmasa da, sonuçsuz bitti. (Büyük ihtimal, Avro bölgesi başkanı Djsselbloem’in Yunanistan’a sunduğu ve Varoufakis’in imzaladığı bir önerge, Alman maliye bakanı Schäuble’nin bakış açısından taviz veriyordu. Bunun üzerine Schäuble önergeyi değiştirtti ve o zaman da Varoufakis imzasını çekti. Tartışma çıkartan nokta, “şu anki anlaşmaların süresini uzatmak ve anlaşmaları değiştirmek”‘ deniyor. Schäuble bunu kabul etmedi; “anlaşmaları değiştirmek”‘ çıkarıldı ve bunun üzerine Varoufakis de imzasını geri çekti.)[63]

Sadece güzel ve taviz veren sözlerle ya da masa başı hamleleriyle ikna olmayan (ki, zaten o yöndeki beklentilerin kendisi yanlıştı) AB ve İMF, cevabını netçe verdi. Güç dengeleri olanca soğukluğuyla masaya konuyordu: 16 Şubat Pazartesi günü, İMF ve AB devlet yöneticileri, Yunanistan’a bir ultimatom verdiler: Ya 20 Şubata kadar anlaşma olur, ya da kredi yok, deniyordu.[64]

SYRİYA’nın temel ve tek taktiği elinde patlamıştı. Temel taktik, AB partnerleriyle üstelik elinde hiç bir şey tutmadan müzakere idi. Almanya’nın en fazla karşı çıkacak güç olduğu tahmin edildiği için, onun AB’deki sözde rakipleri Fransa, İtalya, İngiltere, vs. müttefik olacaktı.

Gerçekten de, SYRİZA’nın ilk dış politika hamlesi bu ülkeleri ziyaret edip tartışmak oldu. Fransız maliye bakanı Sapin’den hemen pozitif yankı geldi[65], hatta ABD Başkanı Barack Obama bile SYRİZA’ya desteğini sunacağını belirtti.[66]

Peki, sonuçta ne oldu?

Fransa Başbakanı Hollande, Avrupa Merkez Bankası’nın kararlarını (yani Yunanistan’a ucuz kredi desteğini sonlandırma kararını) doğru bulduğunu belirtti ve Çipras’la buluşması soğuk geçti.[67] Bütün Avro bölgesi ülkeleri, Schäuble’nin liderliği altında Yunanistan’a karşı sert çıkmak konusunda anlaştı. ABD Maliye Bakanı Jack Lew ise, Varoufakis’e telefonla bağlanıp uyardı: Eğer, Avro bölgesi ve İMF ile anlaşma olmazsa sonuç katastrofik olur, diyordu.[68]

Fransa, ABD, vs.’den önceden gelen “olumlu” tavırlar, sadece SYRİZA’yı tuzağa düşürüp alternatifsiz bırakmaya yaramıştı. Bütün devletler ve partiler, “solcu” ya da “sağcı” olsun veya  Almanya ile rekabette olsun olmasın, “sosyal demokrat” olsun “neo konservatif” olsun, halk ve emekçiler için muhtemel bir değişime karşı tek bir parti oldular: Düzen partisi.

Aslında, hiçbir sürpriz yok ve her şey sermayenin rasyonelleri yönünde olması gerektiği gibi oluyor.

AB ve Avro sürecine herkes gayet bilinçli olarak katılmıştı. Bu süreçten farklı ulusların tekelci sermayeleri ve siyasi elitleri farklı şekillerdeki yararlandı. Kimse bu sürece karşı değil, sadece sürece karşı olanlara karşıdır. Ve, şunu gayet netçe görüyoruz ki, sermaye güçleri, sadece bu düzene topyekün karşı olanlara değil, düzenin içinde azıcık bile değişim isteyen ve bir sürü taviz vermeye hazır olanlara bile yol vermiyorlar.

20 Şubat’ta varılan anlaşmaları analiz etmeden, bu görüşmelerden 2 gün önce Varoufakis tarafından gönderilen ve birkaç saat içinde Alman Maliye Bakanlığınca ret edilen önergeyi hatırlatmak istiyorum. 20 Şubat anlaşması hayli bir tartışmaya yol açtı, ama onunla ilgili doğru bir yorum üretebilmek için, bütün süreci ve özellikle Varoufakis’in 18 Şubat önerisinin neden ret edildiğini kavramak ve analiz etmek gerekiyor.

18 Şubat’taki önerisinde[69] artık Varoufakis az çok eğilmenin son aşamasına gelmişti. 30 Ocak’daki açıklamasında, AMB, İMF ve AB’den oluşan Troyka’yı ülkeden atan Varoufakis, 19 Şubat’taki mektubunda, onlarla yapılan Memorandum anlaşmalarına uymayı hatta onlarla işbirliğini bile kabul etmeye hazır olduğunu belirtiyordu. Verilecek kredinin “idari ve mali koşullarını” kabul etmek, yani borcun tümünü ve Troyka tarafından denetimi kabul etmek, başka ne anlama gelebilir?[70]

Ama, bu düzeydeki bir taviz bile, sermaye sınıfının bilinçli ve kararlı politikacısı Schäuble’ye yetmedi.

Çünkü, Varoufakis fazlasıyla ko-operatifti. Hani “kooperatif” kelimesindeki “ko” iki tarafın da beraber anlaşmasını ifade eder; işte, Schäuble’ye bu fazla gelmişti. Daha açık konuşalım, sıra burun sürtmeye gelmişti. Yunanistan’ın hiçbir söz hakkı olmaması, yani ko-operatif bir anlaşma yerine diktatoryal bir anlaşma, aslında anlaşma da değil, bir emir/buyruk olması isteniyordu. Zayıf duruş netçe görülmüştü, üstüne gidiliyordu.

Financial Times, Reuters ve Spiegel‘e göre, Alman Maliye Bakanı, özellikle “sosyal adaletin geliştirilmesi ve krizin yarattığı sosyal yıkımın azaltılması lazım” saptaması ile “6 aylık anlaşmanın anlamı, sonunda karşılıklı tartışmalar sonucunda idari ve mali koşullarda anlaşmaktır” cümlelerine, fazlasıyla yoruma açık oldukları için karşı çıkıyordu.

Bu da, şu demek: Bugüne kadar Troyka ile yapılmış anlaşmalara “sosyal adalet” ve/veya “krizin yarattığı sosyal yıkımın azaltılması” gibi eklemeler yapılmayacak ve sanki anlaşmaların mali ve idari koşulları (yani borçların tümünün zamanında ödenip ve reformların Troyka tarafından denetlenip ona göre kredilerin verilip verilmeyeceğine karar verilmesi) tartışılabilinirmiş gibi bir hava yaratan cümleler bile kesinlikle kabul edilmiyecekti.

Yani, “Hiçbir şey değişmeyecek, sus, diz çök ve dediğimizi yap, ey Yunanistan!” deniliyordu.

Bütün Avro grubu tarafından desteklenen, detayları bile bu kadar didikleyen ve biraz da olsa kopuşma veya belki biraz olsun fark yaratabilen cümlelere bile karşı çıkan keskin bir irade, sadece 2 gün sonraki toplantıda bunlara hiç izin verir mi? Hele bugüne kadar bu noktalarda bir tank gibi sert ve net bir irade ortaya konmuşsa? Böyle bir irade, hiç söz oyunlarıyla kandırılabilir mi?

Velev ki kandırdınız: Böyle bir iradenin sizin onu kandırdığınızı kabul edip, “ah, evet, anlaştığımız maddeler hakikaten her yöne doğru yorumlanabilirmiş, benim istemediğim yöne de, neyse artık kabul etmem lazım” diyebileceğine, hakikaten inanan var mı? Emperyalizmin zirvesiyle bir çocukla olduğu gibi oyun oynanabilir mi?

Gerçeklikler dünyasında ama zaten kandırman muhtemel bile değil. Schäuble, 20 Şubatta Avro Grubu ile varılan anlaşmaya dair gayet netçe şunu dedi: “Eğer Yunan Maliye Bakanı Avro Grubu ile Yunanistan arasında yapılan anlaşmayı net değil olarak tanımlıyorsa, kendisi de çok iyi biliyor ki, bu doğru değil.” Ve ekliyor: “Avro Grubun açıklaması tartışılmayacak kadar nettir.”[71]

Gelelim, bence de tartışılmayacak kadar net olan şu 20 Şubat anlaşmasına.[72]

En önemli noktalar şunlar:

Şu ana kadar yapılan anlaşmaların (yani, SYRİZA tarafından reddedilen Memorandum anlaşmaları!) koşullarının yerine getirilip getirilmediği kontrol edildikten sonra, krediler verilecek.

Bu karar, Yunanistan tarafından sunulan bir reform listesi ve onun (Troyka yerine “kurumlar” olarak adlandırılan) AB, İMF ve AMB tarafından değerlendirilmesinden sonra verilecek. Ayrıca, Yunanistan hükümeti borçların bütününü ve zaman koşullarını da kabul ediyor. Yani, borçlar konusunda ne nitel ne de nicel değişiklik yapılıyor. Daha açıkçası, SYRİZA öncesine göre hiçbir şey değişmiyor.

En önemlisi, Yunanistan’ın, tek yönlü hamle yaparak, şimdiye kadar yapılan “reformların” (yani, kemer sıkma politikalarının) “kurumlar” tarafından (!) içeriği belirlenen “mali dengeleri, ekonomik toparlanma ve finansal istikrarı” bozmayacağına söz vermesi. Bu son cümle, Korkut Boratav’ın da vurguladığı gibi; aslında, şimdi “kurumlar” olarak adlandırılan Troyka’ya, Yunan hükümetinin herhangi bir hamlesine “bu hamle ekonomik istikrarı tehlikeye sokacak, yapmayın” diyebilme ve müeyyide uygulama hakkı veriyor.[73]

Yunanistan’a verilen tek taviz (ki, buna “taviz” demek ne kadar anlamlı ayrı bir tartışma konusu) artık Troyka yerine “kurumlar” ve Memorandum yerine “Ana Mali Destek Kuruluş Anlaşması” denmesi, ve ayrıca, 2015’de, Yunan devletinin faiz ödemeleri dışı artığının, önceki anlaşmanın belirttiği çılgınca %4,5 değil, “2015’deki ekonomik gelişmeye bağlı olarak kurumlarca yeniden değerlendirecektir” (ne demekse artık!) olarak belirlenmesidir.

Evet, SYRİZA’nın seçildikten sadece 1 ay sonra nerelere kadar geldiğinin sonucunu çıkarmadan önce, Varoufakis’in birkaç gün sonra önerdiği reform listesinin,[74] vergi sistemi, yönetimi, kamusal idarenin rasyonelleştirilmesi v.b. gibi teknik ayarlar dışı bazı önemli noktalarını vurgulayalım: Altı çizilmiş bir şekilde “Privatisation and public asset management” başlıklı bölümde, bu güne kadar yapılan özelleştirmelerin geri çevrilmeyeceği garantisi veriliyor.

Şu an yürürlükte olan özelleştirmelerin ise, kanuna göre (ne demekse artık!) hükümet tarafından dikkate alınacağı söyleniyor. “Önemli sektörlerde yatırımları çekmek ve devletin mülkünü elverişli kullanmak için” alt başlığı taşıyan bölümde, henüz gerçekleştirilmeyen özelleştirmelerin devletin uzun vadeli çıkarlarını büyütmek için bir kere daha gözden geçirileceği vurgulanıyor.

Emek piyasası konusunda, asgari ücretin yükseltilmesinin, “bütün kurumlarla” beraber ve rekabet kapasitesini göz önünde tutarak yapılacağı belirtiliyor. Toplu sözleşme hakkı ve modeline dair bir şey anlaşılmayacak bir şekilde bunun “insaf ve esnekliği birleştirerek” yapılacağı vurgulanıyor. Reformlar önerisi listesinde, “iş dünyasına daha iyi bir ortam yaratmak” başlığı altında, rekabete karşı olan engellerin ortadan kaldırılacağından bahsediliyor.

SYRİZA’nın kendisine ait bütün programatik metinlerinde kararlaştırılan maddelerden ise, sadece dördüncü ve sonuncu bölümde “insani kriz” başlığı altında bahsediliyor. Bu konuya dair yapılacak müdahalelerin, sadece mali dengeye negatif bir etkinin olmayacağı koşuluyla (yani, borçların geri ödenmesi ile devletin faiz ödemeleri dışı gelir kriterlerini bozmadan) yapılabileceği vurgulanıyor.

Sosyal yardımlarda ve hizmetlerde yapılan “kemer sıkmaların” geri çevrilmesi konusunda hiçbir şey bulamıyoruz. Bankaları kamulaştırmak, özyönetim, bağımsız dış politika ilkesi, NATO’ya hayır, vs. vs.’den hiç bahsetmiyorum bile.

Artık bazı sonuçlar çıkarabiliriz:

Seçimlerden sonraki süreç, hayli net bir şekilde gerçek güç ilişkilerini gösterdi ve sermayenin çekici SYRİZA’yı çökertti. “Troyka’ya hayır, Memorandumlara son, kemer sıkma dursun, borçlar silinsin” sloganlarının hemen bütün içeriklerinden vazgeçildi. Troyka ve Memorandumlar başka isimler altında hiç değişmeden geri geldi ve Yunanistan temel noktalarda yine Troyka denetimi altında.

Bütün borçlar, nicelliğe ya da niteliğine dair hiçbir değişim olmadan geri ödenecek, krizden faydalananlardan hesap sorulmayacak.

Evet, açık değil mi, SYRİZA’nın yapmak istediği bütün reformlar – güya müzakerelerden bağımsız olarak yapacağız denilmişti – Troyka denetimi ve sadece onun onayı ile yapılabilecek. Bunun anlamı da açık, hiç yapılmayacaklar.

Sosyal devletin yeniden kurulması, toplu sözleşme hakkının normalleşmesi, atılan kamu işçilerin işe geri alınması, gibi vaatler de aynı durumda. Özelleştirmeler durdurulmayacak, banka sektörü eskiden iyi bildiği gibi sınır tanımayan spekülasyonlarıyla sermaye birikimine devam edecek. Ve nihayet, genel olarak sermaye, öncekiler yetmiyor olmalı ki, rekabeti geliştirecek önlemlerle ödüllendirilecek!

Kamulaştırmalar, özyönetim, toplumsal denetim ya da 21. yy. sosyalizmi? Ya, onlar? Unutunuz! Bağımsız dış politika prensibinden de, fiilen ve hatta söylemsel düzeyde bile vazgeçildi.

Bana sorarsanız, topyekün bir yenilgi yaşanıyor. Ayrıca, acımasızlığı bir kez daha netleşen düşmana vurmak için güç biriktirebilmenin bütün yolları hala ciddiye alınmıyor, tersine tasfiye bile ediliyor. Bu durumda, yani denetim altında, güç biriktirmeden ve biriktiremeden tam olarak ne için “zaman kazanıldı”, ben anlamış değilim.

Çipras, hakikaten böyle (zaman kazandığını) düşünüyor. Yani, bu anlaşma sadece Temmuz’a kadar geçerli (ki bu yanlış), oraya kadar birşeyler bulurum, anlaşma bittiğinde de yeni bir yardım paketine başvurmam ve böylece kurtulurum.[75] Ama, gel gör ki, Yunanistan’ın durumu 4 ay sonra şimdikinden farklı olmayacak, aynı sorunlar ve problemlerle karşı karşıya olunacak ve hatta, güç dengeleri bakış açısından daha da kötü bir tablo olacak.

Varoufakis ise, ilginç bir adam. Adam cidden ve hakikaten, karşı karşıya kaldığı tank gibi iradeyi ciddiye almadan sadece “yaratıcı muğlaklıkla”[76], yani kelime oyunlarıyla yenebileceğini düsünüyor. Hem bütün borçların geri ödeneceğini, hem de SYRİZA’nın seçimlerden önce verdiği bütün sözlerin de tutulacağını söylüyor.[77] Bazen de, partinin değil, sadece hükümetin üyesi olduğunu ve böylece SYRİZA’nın verdiği bütün sözlerin onu bağlamadığını demeye getiriyor.[78] Ve bir sürü başka ilginç kelime oyunları yapıyor.

Mesela, SYRİZA’nın 2014 Selanik Programın’da, insani krize karşı acil önlemler paketi, programın 1. maddesi, 1,882 milyar €’luk bir tutar olarak hesaplanıyor. Çipras’ın Mart ayının ilk haftasında sunduğu insani krize karşı acil önlemler önergesi ise, çok daha kısıtlı ve tutarı 200 milyon €.

Şimdi, normal bir akıl buna bir çelişki der, verilen sözün apayrı olduğunu söyler. Varoufakis ama öyle görmeyebilir. Neden? Çünkü, püf noktası, “acil” derken, tam olarak hangi zaman aşamasını kast ettiğimizdir. Mesela “acil” olarak “4 yıl içinde” gibi bir zaman da düşünülebilinir, neden olmasın?[79] Onun 200 milyon €’sunu şimdi yaparsın ve kalanını zamanı gelince başka bir “yaratıcı muğlaklık” uydurarak bir şekilde çözersin.

Peki, SYRİZA’yı büyük bir başarı olarak kutlayanlar ne diyor?

James Galbraith[80], Varoufakis gibi komik olmasa da, aynı “sofist” metodlarla ve anlaşmaların tarihsel sürecine ve sermaye güçlerinin Yunanistan’a karşı aldığı saldırgan tavra hiç takılmadan, sanki anlaşmanın içinde bambaşka şeyler yazıyormuş gibi cümle oyunları yapıyor. Mesela, yapılan tek bir  reformun bile “kurumlar” tarafından denetleneceğini, kendilerinin belirlediği kriterlere göre izin verip vermemeye karar vereceklerini  görmezden gelebiliyor.

Onun dışında, mesela SODAP’tan Ayşe Tansever, bu “kazanılan zaman” içinde devletin tepeden aşağı yeniden kadrolaşacağını söylüyor.[81] Evet, tabii ki, neden olmasın?

Arkalarında son derece bilinçli ve net bir acımasızlığa bürünmüş irade olan Troyka ve diğer sermaye güçleri olan devlet kadroları, usluca oturacaklar, elinde hiç bir vurucu güç olmayan ve ne de öyle bir güç elde etmek isteyen bir hükümetin, kendilerini tasfiye etmeyi amaçlayan hamlelerini izleyecekler, öyle mi? Sessizce ve gık çıkartmadan kendilerinin tasfiye edilmelerini kabullenecek ve siyasal arenadan “eh, ne yapalım, buraya kadarmış, hamdolsun” diyerek ayrılacaklar, değil mi?  Evet, tabii ki, kesinlikle böyle olacaktır!

Tansever’in argümanın başka bir varyasyonu Avrupacı solculardan geliyor. Mesela Antonio Negri[82] ve Étienne Balibar’dan.[83] Bunlar, artık “kazanılan zamanın” niteliğine hiç değinmiyorlar. Herhalde “Yeter ki elimde bir zaman olsun, ben istediğimi yaparım!” diye düşünüyorlar.

Onun dışında, bir dizi daha da maceraperest fanteziler kuruluyor: İşte, efendim SYRİZA’nın bu kadar sıkışması SYRİZA’nın yanlış taktiklerinden veya güç ilişkilerden kaynaklanmıyor, mücadelenin ulusal sınırların içinde kısıtlanmasından kaynaklanıyormuş.

Buradan çıkardığımız ders ise: “Yaaa, biz size demiştik, solculuk artık bir tek Avrupa seviyesinde olur, yani bütün Avrupa ayaklanır, ya da birşey olmaz. Sakın başka bir şey de denemeyin, yoksa siz ulusalcısınız ve bu provokatif hamlelerinizle faşistleri öyle kışkırtıyorsunuz ki, size tepki olarak güçlenmeye karar veriyorlar! Susup oturun, kimseyi provoke etmeyin ve öfkelendirmeyin! Kimseyi üzmeyecek-öfkelendirmeyecek Avrupa devriminin gelmesini bekleyin! Bakın zaten PODEMOS geliyor. Eh yani bir şekilde kim bilir Fransa’da bir mucize olarak “Front Gauche” bomba gibi yükselir, Almanya’da Die LİNKE iktidar olur, İtaya’da da, yani, işte birşeyler olur, Polonya, Macaristan, Ukrayna, oralarda da… bazı şeyler olur.“

Ama, gelin görün ki, biz fanilerin/gerçek insanların yaşadığı gerçek Avrupa’nın büyük bir bölümünde aslında hiçbir şey olmuyor.

Öte yanda, ağır acılar çeken ama muazzam inisiyatif geliştirerek ayaklanan ve kapitalizmin krizini topyekün sorgulayan bir Yunan halkı var. Ona da bu baylar buyuruyorlar ki: Bak kardeşim, senin ülken, sağlığın ve gelirin zaten mahvolmuş, biraz daha acı çeksen n’olcak ki, zaten en yakın zamanlarda bütün Avrupa ayaklanacak. Negri’nin fantezisine göre, Avrupa’nın yeni sosyal güçleri (herhalde Avrupa’nın her köşesinden kitleler halinde) Frankfurt’a hücum (!) edip, yeni bir Avrupa kurucu meclisi inşa ederek AMB’yi işgal eder ve onu, ABD’nin ve “başka kıtasal tekellerin” Avrupa’ya dayatmalarına karşı bir silah gibi kullanır.

Anlıyacağınız, çok radikaliz, Yunan devrimi bize yetmez, Avrupa devrimi olsun, diyorlar. Bu sözlere benim tek eleştirim, bana AB devriminin de fazla dar geliyor olması. Günün acil sloganı olarak da:”Ya güneşi ve hatta Hegel’in tinini de kapsayacak bütün evrende devrim, ya da gericilik!” diyorum.

  1. Sonuç yerine

Yunanistan’daki bu süreç bize ne öğretti, durumu nasıl kavramamız gerekir ve bizi bekleyen olasılıklar ne olabilir? Onlara, Spinoza’nın dediği gibi “gülmeden, dalga geçmeden, nefret etmeden, onun yerine anlamak” için, özetleyerek değineyim.

Birincisi ve en önemlisi şudur: SYRİZA liderliğinin, ihanet filan ettiği yok.

SYRİZA, sol reformist- sosyal demokrat bir yapı. Onu, “sosyal hareketleri güçlendirecek ve sosyalizme geçişi hazırlayacak bir hükümet” hatta “ikili iktidarı fiilen kuran hükümet” olarak görmek ise, ne yazık ki, daha çok bazı solcuların öznel isteklerini ifade etmelerinin ötesine geçmiyor.

Sosyal demokrasi, her zaman ve her yerde işverenlerle müzakere ederek çalışmıştı.

Söz gelimi, Rooksby, bu gerçeği görmüyor ve solcu bir hükümetin neyi yaratıp yaratamayacağını SYRİZA’nın somut gerçekliğinden bağımsız ve soyut bir şekilde tartışıyor.

Kouvelakis ise, uzun bir zaman SYRİZA’nın mevcut yapısını ve belirleyici eğilimlerini ciddiye almadı, hatta SYRİZA’nın aslında sol kanadın hegemonyası altında olduğunu, sadece liderliğinin ılımlı olduğunu savundu.[84]

Ama, şimdiki krizi içinde çırpınan şimdiki kapitalizm, sosyal demokrasinin başarı elde edebildiği, mesela 1950’lere, benzemiyor artık. Kapitalizm, eğer bir güç onu ciddi biçimde zorlamazsa, hiçbir taviz veremeyecek durumda.

Ayrıca, SYRİZA’yı, liberalizmin öbür ucu/ters yüz edilmiş ikiz kardeşi olan sol radikalizmin söylemleriyle “burjuva sınıfın ajanı” veya “kapitalizmin sunduğu solcu kriz yönetimi” olarak yorumlamak da, marksizmi uyduruk/yüzeysel bir kavrayışın ucuza kaçan bir tutumu olmaktan öte gidemez. SYRİZA konusunda (sözde) sol radikalizm derken, aklıma mesela KKE ve ona zıt duran troçkist WSWS geliyor.

SYRİZA’nın yenilgisi veya geri çekilmesi, Hegel’in Weltgeist’ı gibi, kapitalist sistem tarafından aslında gizlice, sadece çok akıllı diyalektik Marksistlerin derinliğini kavrayabilip tespit edilebileceği bir şekilde solcu bir kukla olarak “seçilmiş olmasından” değil.

SYRİZA’nın yenilgisi, şu anki kapitalist sistemin nesnel koşulları ve mevcut güç ilişkilerinin, mesela Venezüella’daki gibi, çok büyük ve uzun süren çatışmalara topyekün girilmeden, emekçilerin çıkarına olacak küçük bir kazanımı bile kabullenmeyeceği gerçekliğinden kaynaklanıyor.

SYRİZA, bu gerçekliği önceden netçe görüp uygun hazırlık yapmadığı için, şimdi kendisine dayatılanlara karşı, sokaklardaki halkı arkasına alan güçlü bir hamle yapamıyor.

Bugünkü kapitalizm, halk için sistem içi bile olsa değişiklik yapmak isteyeni, hızla ve hemen zorunlu olarak çatışmaya çekiyor. Dolayısıyla, eğer bu reformcu yönelimlerde kararlı ise ve hele emekçi-halkçı bir seçenek olma iddiasında ise, kendi halkçı iktidarını fiilen ve meşru zeminde ilk adımdan itibaren kurmak ve sermaye güçlerine dayatmak gerekiyor.

İkinci olarak, SYRİZA deneyiminin olumlu bir yanını vurgulayabiliriz.

Evet, PASOK ve ND hükümetleri zamanlarında, kapitalizmin merkezlerinin/metropollerin çevreyi ne kadar sömürge haline getirebildiğini görmüştük. Ama, ND ve PASOK, baştan itibaren tümüyle teslim olmuş ve gönüllü kölelerdi. SYRİZA ise, hakikaten bir şeyler değiştirmek istiyordu. Ve ama şimdi, kimsenin artık görmezden gelemeyeceği bir netlikte görülmüş oldu ki, kapitalist sistemin bugünkü hali, emekçilerin çıkarları yönünde küçük bir adım bile attırmaz ve aslında, soluk alma izni bile vermez.

Yaşananlar, Avrupa soluna ve halklarına/emekçilere, sadece müzakere, anlaşma, hümanist ahlak ya da rasyonellik bazında ikna çabaları, vs.’nin gerçek bir değişim elde etmek için asla yetmediğini göstermiş olmalıdır.  Daha militan, çatışmaya hazır, olup bitenleri birbiriyle uzlaşmayan ve çatışmak zorunda olan yapısal çıkarların mücadelesi olarak gören ve ona göre hareket eden siyasal örgüt ve tutumların geliştirilmesi gerekiyor. Bu, bir tercih değil, zorunluluk ve sermaye güçleri bu gerçekliği netçe kavrayıp uyguluyor. SYRİYA’nın yenilgisi, bu dersleri Avrupa soluna da öğretmiştir umarım.

Üçüncü olarak, SYRİZA dışındaki partiler, benim dışardan görebildiğim kadarıyla, zaaflarından arınamıyorlar. SYRİZA’ya alternatif olamıyorlar ve aslında, onun üzerinde doğru düzgün baskı bile kuramıyorlar. KKE ve ANTARSYA’yı örnek göstermek istiyorum.

KKE, dediğim gibi “sadece sosyalist devrim çözümdür” sloganını kalkan yaparak, gerçekte halkın mücadelesinden ve güncel taleplerinden uzak durmayı tercih ediyor. Bu tavırlarla, özünde olan sımsıkı düzenci-reformist tavrını gizlemiş oluyor. (KKE eski Genel Sekreteri Paparega’dan alıntı aldığım “gerçek bir devrimde bir cam bile kırılmaz” sözünü ve partinin benzer sokaktan kaçan tavırlarını hatırlatıyorum.)

Aslında, Nazilere karşı yürüttüğü hakikaten kahramanca ve muazzam savaşı dışında, düzencilik, parlamentarizm ve reformculuk ona hep eşlik etti. Bu kimliğini, 1989’da iyice açığa vurmuştu: AB’yi ve kamu ve özelin işbirliğini kabul eden bir parti olan Synapismos ve ana sermaye partisi ND, ve sonra da, ND ve PASOK ile hükümet kurmuştu.

KKE; bu hükümet denemelerinde, sosyalist devrimin tam zıttı olan parlamentarizm (yani parlamento oylamaları ve parlamenter hükümetlerle değişim elde etme inancı) ve sol sosyal demokrat (yani kamu ile özelin partnerliği, ama halkın haklarının korunması ve kısmen katılımıyla) bir zeminde, başarısız olup ellerini yakmıştı. Sonra, öbür uca zıplayarak şimdiki tutumuna, “sadece KKE devrimci, öbürleri gerici; sadece sosyalist devrim, başka her şey ihanet” zeminine yerleşti.

Aslında, şimdi de, hala sürdürdüğü düzen içi-parlamentarist-reformist hattının üstünü radikal söylemlerle örtmeye çalışıyor. Geçmişinde güncel politikaya düzen içi zeminde girdiği zaman eli bir kez yandığı için; şimdi, halkın sokakları zapt eden gerçek güncel mücadelesinin öncüsü olarak, siyasal ittifakların ve geçici talepler uğruna mücadelenin sonucu açık olan belirsizliğiyle uğraşmaktan kaçıyor. Bu “temiz kalma” taktiği de onu hiçbir yere götürmedi, götürmez de.[85]

Öbür yanda, ANTARSYA var. O, KKE gibi “sosyalist devrim” sloganları atmakla yetinmedi ve halkın güncel mücadelesine katıldı. Güncel talepleri benimsedi, ama kendisini SYRİZA’dan ayırmak için, O’nun sunduğu reform programın bir dizi maddesini alıp bir kademe daha radikal reformlar önerdi. Böylece, muhtemel parlamenter sorumluluklardan kaçınmış oluyordu.

Evet, sadece parlamenter başarılarla devrim gerçekleşmez; ama, Yunanistan gibi burjuva demokratik toplumlarda – eğer ki ani bir darbeyle Bonapartist veya Faşist bir rejim kurulmadıysa ya da devrimci bir isyanın momentumu yaşanmıyorsa, parlamento önemlidir.

Parlamento içinde muhalefet yaparak ya da sermayeyi zorlayacak bir programla, kriz anında halkın rızasıyla ve oyuyla güçlü bir konum elde edilirse, aktif bir parlamenter sorumluluğu da yerine getirmek gerekir (bu parlamenter sorumluluk hükümete katılım olsun, koşullu destek olsun). Bu sorumluluktan kaçılırsa, başka zaafların yanında, halkın rıza ve güveninde kayıp yaşanır ve mücadelenin akışında inisiyatif kaybedilir.

ANTARSYA, SYRİZA’dan kendisini ayırmak konusunda çok kararlıydı.

Ama, sokaklardaki güncel mücadele içinde yürüteceği çatışmayı göze alan ve parlamentoyla kendisini sınırlamayan tavırlarla ayırmak yerine, istisna bir momentumda kurulan sol hükümete parlamento dışı muhalefet olma tutumuyla ayırmakla yetindi. Ve, şu an için inisiyatif kaybetti.[86]

Dördüncü ve son nokta olarak ise, bütün olayların geliştiğinden sonra yapılan ve ders çıkarmak için yararlı eleştiriler bir yana, tabii ki önümüzde Yunan halkının güncel yaşamını belirleyip etkileyen bir siyasi gerçeklik var. Bu siyasi gerçekliğin tablosu, epey kötü: SYRİZA boyun eğerek yenildi, elinde hiçbir güç tutmuyor ve Troyka/”kurumlar” tarafından denetim halen sürüyor.

Ama, halkın bir kez yükselip güçlenen mücadelesi, o kadar kolay bir şekilde mutlak olarak kaybedilmez.

SYRİZA’nın sol kanadı artık uyanmaya başlıyor ve AB ile müzakerenin hiçbir şekilde bir yere varmayacağını netçe söylüyor. SYRİZA liderliğinin başta desteklediği taktiklerinin de topyekün yenilgiye uğradığını ve artık başka taktiklerin zamanı olduğunu savunuyor.

Bu yorumlarıyla birlikte, sol kanat daha saldırgan tavırlar sergilemeye başladı.[87] 27 Şubat’taki Parlamento grubu toplantısında, orada olan milletvekillerin (içinde 6 bakanın da olduğu) %33 civarı, anlaşmaya ve Varoufakis’in reform listesine karşı çıktı.

Sonraki hafta sonunda yapılan MK toplantısında ise, sol kanadın liderlerinden ve Üretken Yeniden İnşa Bakanı Lafazanis, Avro Grubu anlaşmasını ve Varoufakis’in reform listesini ret ederek,  alternatif bir planın ve SYRİZA’nın acilen kendisini yeniden canlandırılmasının gerekliliğine vurgu yaptı. Ve, halkın mücadelesine dayanılmasını da içeren önergesi, 41% civarında, yani Sol Platform’un ötesini de kapsayan bir destek gördü.

Stratoulis ve Lafazanis gibi sol kanadın bakanları, ” uygulayacağımız reformlar için bizim kimseden izin almamız gerekmez” diyerek, iş başına geçtiler. Mesela Lafazanis, bir dizi özelleştirmeyi durdurdu ve bakan olarak kontrol ettiği enerji sektöründe hiçbir özelleştirme olmayacağını vurguladı.[88]

Tabii ki, sol kanat mutlak çoğunluğu bile elde etse, artık kendisini seçimlerden öncesine nazaran daha da kötü bir pozisyonda bulacak. Çünkü 1 aylık hükümet etme süreci içinde hem zaman hem de inisiyatif kaybedildi.

Ayrıca, yazı çok uzadı, burada artık sadece kısaca değinebilirim; SYRİZA’nın Poulantzascı sol kanadının tıpkı Poulantzas gibi çok ciddi bir zayıf noktası var: Devletin içine girip hem içinden hem dışardan hamle yaparak, farklı fraksiyonların koalisyonundan oluşan iktidar bloğunu parçalamayı savunarak, Lenin’in „İkili İktidar“ stratejisini ret ederken; o farklı sermaye fraksiyonlarının her ne kadar farklı olsalar da, bir konuda her zaman hemfikir olduklarını yeterince ciddiye almıyorlar.

Onların hepsi, kapitalizmin temellerini ve işleyişini (kapitalist üretim biçimi, kültürü ve burjuva siyaset biçimini) kabul ediyor, bu temeller etrafında bir çekirdek oluşturuyor. Güç ilişkileri, kapitalistlerin karı ve/veya burjuva siyasal elitin ayrıcalıklarının tersi yönünde bükülmeye zorlandığında, normal zamanlarda gerçekten birbirinden ayrı duran sermaye fraksiyonları, anında birleşip tek bir “düzen partisi” (Marx)oluyorlar.

Sol kanadının teorisyeni Stathis Kouvelakis, Allende’ye ne olduğunu iyi bildiklerini ve gerektiğinde sosyalist hareketin kendisini savunacağını söylüyor.

İlkin, sadece savunma değil saldırmaya da hazır olunması gerekiyor. Ve ikincisi, Kauvelakis’in sözlerinde, savuma ya da saldırı yapacak gücün niteliğine ve nicelliğine dair ipucu bulamıyoruz.

İşte, aslında,  Lenin, sosyalist hareketin kendisini savunabilmesi ve saldırıya geçebilmesini olanaklı kılan şeye, “İkili İktidar” diyor. (Mücadele, sadece devletin dışında mı, yoksa hem dışında hem içinde mi yürütülür, taktiksel bir durumdur).

Şimdi, burjuvazinin iktidarının yanında sosyalizm hedefiyle uyumlu bir yapıda oluşan halkın iktidarının tohumlarının (halkın kendince siyaset yürütmesi, kendince güncel yaşamını örgütlemesi ve kendince öz savunmasını örgütlemesi, vd.) atılması ve o noktadaki kazanımların birleştirilerek bir bağımsız halkçı-özgürlükçü zeminin inşa edilmesi gerekiyor.

Bu noktaların ciddiyetini göremediği ve ona göre hareket etmediği sürece, SYRİZA ve onun sol kanadı çok hassas bir noktada zayıf kalır. Sol kanat, bunu her ne kadar teorik ve yapısal seviyede bence ciddiye almıyorsa da, en azından pratikte,  partinin siyasetinin, acilen halkın mücadelesinin yeniden canlanmasına bağlanması gerektiğine vurgu yapıyorlar.

Halkın nezdinde ise, direniş hala güçlü bir onay görüyor. Süreç, herhangi bir yöne ani hamleler yapabilir veya yeni ittifaklar oluşabilir, yaratılabilir.

Sonuçta, gelecek için çıkardığımız derslerin ve yaptığımız eleştirilen öbür yanında, kalbimiz ve öfkemiz Yunan halkının tarihsel ve en derinden etkileyici olan mücadelesinde.

Yunanistan’da bu tarihsel dönemde ve bu kadar kötü koşullarda dövüşenlere güçlü bir irade ve güçlü bir yumruk diliyoruz. Yenilgiye uğrandı, ama mücadele daha kaybedilmedi.

Şimdi, Yunan halkıyla dayanışmaya daha da fazla yüklenmeliyiz.

7 Mart 2015

[email protected]

Dipnotlar:

[1]    Bkz. https://rwer.wordpress.com/2015/02/17/reforms-in-greece-an-exemplary-record-but-the-wrong-track-3-graphs/, Graph 1.

[2]    ILO Global Wage Report 2014/15, p. 6-8.

[3]    https://rwer.wordpress.com/2015/01/27/greek-tragedy-to-triumph-9-charts/ .

[4]    https://rwer.wordpress.com/2015/01/27/greek-tragedy-to-triumph-9-charts/ .

[5]    ILO, WSPR, s. 129, Figure 6.8.

[6]    http://alternatifsiyaset.net/2015/01/27/syrizayi-zafere-goturen-faktorler/

[7]    http://mosaik-blog.at/sozialdemokratie-griechenland-helfen-und-sich-selbst/ . Sağlık sistemindeki dehşet verici gelişmeler için detaylı bkz. Kentikelenis, A.; Karanikolos, M.; Reeves, A.; McKee, M.; Stuckler, D. 2014. “Greece’s health crisis: From austerity to denialism”, in The Lancet, Vol. 383, Issue No. 9918, pp. 748–753. Online: http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(13)62291-6/abstract .

[8]    SYRİZA’nın tarihi için bkz.: https://www.jacobinmag.com/2015/01/phase-one/.

[9]    http://www.etha.com.tr/Haber/2015/02/20/dunya/syriza-hukumeti-ve-kke’nin-devrimci-lafazanligi-alp/.

[10]  http://www.socialistproject.ca/bullet/866.php.

[11]  Yine Alp Altınörs’ün yazısına bkz.

[12]  Burda özetlediğim gelişmeler ve özellikle AB süreci ve Yunanistan için bkz: Stavros Mavroudeas (2010) Greece and the EU: capitalist crisis and imperialist rivalries, MPRA Paper No. 25080, online: http://mpra.ub.uni-muenchen.de/25080/ ; Ritsa Panagiotou (2013) The Greek crisis as a crisis of EU enlargement: how will the Western Balkans be affected?, in: Southeast European and Black Sea Studies, 13:1, 89-104.

[13]  Lapavitsas et al. (2010), s. 16, Fig. 4; s. 17, Fig. 6; s. 18, Fig. 7.

[14]  Bkz. Lapavitsas C., Kaltenbrunner A., Lindo D., Michell J., Painceira J. P., Pires E., Powell J., Stenfors A. Τ Teles N. (2010), ‘Eurozone in Crisis: Beggar Thyself and Thy Neighbour’, Research on Money and Finance, Occasional Report, online: http://researchonmoneyandfinance.org/media/reports/eurocrisis/fullreport.pdf, s. 27, Fig. 14. Yunanistan’ın cari işlem açığının detaylarına baktığımızda, servisler (yani dışa yapılan işler) bakış açısından aslında pozitif, mallar bakış açısından ise sert bir şekilde negatif olduğunu görürüz. Kısaca: Yunanistan’ın cari işlem açığı ithal edilen mallardan geliyor, servisten değil. Cari işlem açığın detayları için bkz.: https://rwer.wordpress.com/2015/01/26/greece-at-this-moment-competitivety-is-not-the-main-constraint/ , Graph 1.

[15]  „… that the competitiveness of the Greek economy has deteriorated significantly since EMU. Estimates of this deterioration in terms of relative unit labour costs, for the period 2000-9, vary between 9% (IMF) and 27% (Bank of Greece). Based on relative prices, the competitiveness of the Greek economy has deteriorated since 2000 by between 18% (ECB, Bank of Greece) and 21% (IMF). In a nutshell, Greek capitalism’s accession in the European integration dismantled its previous coherent and competitive productive structure without replacing it with another equally or more successful.“ Mavroudeas (2010), s. 18.

[16]  Bkz. Lapavitsas et al. (2010), s. 28-30, Fig. 15, 16, 17 ve 18.

[17]  Lapavitsas et al. (2010), s. 38-40, Fig. 23, 24 ve 25.

[18]  Bkz. TÖ Gazetesi Sayı 45’deki makale, s. 12-13 (online: http://issuu.com/tozgur/docs/sayi45/12 )

[19]  Lapavitsas et al. (2010), s. 34-35, Fig. 22.

[20]  Mavroudeas (2010), s. 19, dipnot 4.

[21]  Rakamlar için bkz. Panagiotou (2013), s. 93-94.

[22]  Maaşlar, üretkenlik ve emeğin gelirini GSYİH’e oran için bkz: Lapavitsas et al. (2010), s. 22-26, Fig. 10, 11, 12 ve 13. Yükselen hanehalkı borçlanması için bkz. Lapavitsas et al. (2010), s. 18-19, Fig. 8.

[23]  Bkz. yukarda bahsettiğim TÖ gazetesindeki makale.

[24]  https://rwer.wordpress.com/2015/02/23/the-largest-bild-lie-ever-factchecking-bild-zeitung/ ; özellikle Graph 2.

[25]  Greece backtracks on Privatisaion, Financial Times, 4. Şubat 2015.

[26]  http://www.handelsblatt.com/politik/international/griechenland-krise-es-wird-kein-euro-vorher-bezahlt/11424368-2.html ve http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59045.

[27]  Güney Işıkara Dünya Krizi, 2015’deki olasılıklar ve perspektiflere dair kapsamlı bir makale yazmış, bkz. http://www.sendika.org/2015/02/kuresel-krizde-sona-dogru-mu-guney-isikara/.

[28]  Bir ara Troyka ile ND hükümeti arasındaki E-mailler yayınlanmış ve Troyka’nın kulisler arkasında ne kadar acımasızca ve antidemokratik çalıştığını herkese göstermişti. Wall Street Journal, Samaras hükümeti ve Troyka arasındaki bazı görüşmeleri kapsamlı bir şekilde aydınlattı: http://www.wsj.com/articles/how-greece-and-germany-brought-europes-long-simmering-crisis-back-to-a-boil-1421890324.

[29]  2012 Ana Noktalar metini için bkz.: http://left.gr/news/main-points-syriza-proposals. Çipras’ın 2012 Seçim Programı’nın sunuşu için bkz.: http://www.griechenland-blog.gr/2012/06/regierungsprogramm-der-radikalen-linken-syriza-in-griechenland/8293/. 2012 Ekonomik Program için bkz.: http://www.socialistproject.ca/bullet/653.php. 2013 Kongre Kararları: http://left.gr/news/political-resolution-1st-congress-syriza. 2014 Selanik Programı: https://left.gr/news/syriza-thessaloniki-programme.

[30]  http://socialistworker.org/2013/07/30/the-battle-for-syriza-goes-on.

[31]  “Even the minimal platform presented at the Thessaloniki congress and slightly updated by Tsipras recently: even sticking to that means going to a major confrontation […]” https://www.jacobinmag.com/2015/01/phase-one/.

[32]  Bkz. https://greekanalyst.wordpress.com/2015/02/25/the-juicy-interview-of-greek-finance-minister-yannis-varoufakis/.

[33]  http://www.newleftproject.org/index.php/site/article_comments/is_syriza_radical_enough ve https://edrooksby.wordpress.com/2015/01/05/a-rejoinder-to-paul-blackledge-on-left-reformism/.

[34]  Bkz. http://www.jungewelt.de/2013/07-16/039.php ve http://socialistworker.org/2013/07/30/the-battle-for-syriza-goes-on.

[35]  http://www.wsws.org/en/articles/2014/07/08/gree-j08.html.

[36]  „The very conception [the Left within Syriza] has of the party and what the political process is about is oriented toward activism, to put it briefly. It’s quite clear that the type of political approach which has been put forward by Tsipras or the majority of the leadership during this last period tended to give a much more limited role to social movements and mobilizations. […] On the other hand, we should also say that the whole atmosphere in Greece has changed dramatically since: there has been a decline in social movements, combined with an atmosphere of relative demoralization and passivity […]“ https://www.jacobinmag.com/2015/01/phase-one/.

[37]  Bkz. http://www.wsws.org/en/articles/2014/07/04/gree-j04.html.

[38]  Bkz. http://www.wsws.org/en/articles/2015/01/16/olig-j16.html.

[39]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/01/16/olig-j16.html.

[40]  Bkz. http://www.spiegel.de/wirtschaft/soziales/griechenland-fuenf-oekonomen-fuer-syriza-a-1014655.html.

[41]  Alexis Tsipras, End austerity before fear kills Greek democracy, FT, 20.01.2015 (http://www.ft.com/intl/cms/s/0/da236d24-9ff9-11e4-9a74-00144feab7de.html?siteedition=intl#axzz3PaUXRj2p).

[42]  http://www.theguardian.com/news/2015/feb/18/yanis-varoufakis-how-i-became-an-erratic-marxist.

[43]  http://www.sendika.org/2015/01/syrizanin-iktisat-politikalarindan-sorumlu-milletvekili-efklidis-tsakalotos-ile-soylesi-e-ahmet-tonak/.

[44]  http://blockupy-goes-athens.tumblr.com/post/109384200575/blitzschnell-die-ersten-schritte-nach-der.

[45]  Bkz. http://www.reuters.com/article/2015/01/30/greece-politics-idUSA8N0UD01J20150130.

[46]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/02/gree-f02.html.

[47]  http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59045 ve https://www.jungewelt.de/2015/02-02/049.php.

[48]  http://www.counterfire.org/articles/analysis/17667-greece-a-deal-approaching.

[49]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/24/gree-f24.html.

[50]  „Greece must pay back €3.5 billion in the course of February and March. If it fails to reach an agreement with the nation’s creditors by the end of February, the ECB could cut off credit to Greek banks, threatening their collapse. Further payments of €1.5 billion are due in June. In July, €4.7 billion is up for repayment, as is €3.6 billion in August.“ http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/02/gree-f02.html.

[51]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/02/gree-f02.html.

[52]  http://www.cnbc.com/id/102420187.

[53]  „That is not up for debate. We will never ask for financial assistance in Moscow.“ http://www.zeit.de/wirtschaft/2015-02/yanis-varoufakis-greece-finance-minister-eng/komplettansicht.

[54]  https://www.jungewelt.de/2015/02-12/063.php.

[55]  https://www.youtube.com/watch?v=1KSmcUyAZwU, dk. 1:47-2:05.

[56]  http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59045 ve http://www.zeit.de/wirtschaft/2015-02/yanis-varoufakis-greece-finance-minister-eng/komplettansicht.

[57]  http://www.versobooks.com/blogs/1849-greece-towards-a-head-on-crash.

[58]  www.wsws.org/en/articles/2015/02/02/gree-f02.html ve http://greece.greekreporter.com/2015/02/08/tsipras-greece-needs-bridge-loan-not-bailout-full-list-of-new-greek-govt-policy/.

[59]  www.wsws.org/en/articles/2015/02/13/gree-f13.html ve https://www.jungewelt.de/2015/02-14/063.php.

[60]  www.wsws.org/en/articles/2015/02/06/gree-f06.html ve http://ekathimerini.com/4dcgi/_w_articles_wsite2_1_14/02/2015_547278.

[61]  http://money.cnn.com/2015/02/09/news/world/greek-finance-minister-reform/.

[62]  http://www.spiegel.de/wirtschaft/soziales/griechenland-so-will-giannis-varoufakis-den-schuldenstreit-loesen-a-1016385.html.

[63]  http://www.neues-deutschland.de/artikel/962397.chronik-einer-erpressung.html.

[64]  http://www.cepr.net/index.php/op-eds-&-columns/op-eds-&-columns/whos-extorting-whom-its-all-about-coercion.

[65]  http://bestanuce1.com/haber/168410/Fransa.

[66]  https://www.jungewelt.de/2015/02-03/051.php.

[67]  http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/06/gree-f06.html ve https://www.jungewelt.de/2015/02-06/034.php.

[68]  http://www.ekathimerini.com/4dcgi/_w_articles_wsite1_1_19/02/2015_547433.

[69]  Orijinal metini burdan okuyabilirsiniz: http://www.dw.de/read-varoufakis-letter-to-the-eurogroup/a-18268774.

[70]  https://www.wsws.org/en/articles/2015/02/20/germ-f20.html.

[71]  http://www.zeit.de/politik/deutschland/2015-03/schaeuble-widerspricht-varoufakis.

[72]  Metinin orijinalini burdan görebilirsiniz: http://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2015/02/150220-eurogroup-statement-greece/.

[73]  http://www.sendika.org/2015/02/uzlasma-mi-yenilgi-mi-korkut-boratav/

[74]  Orijinal metin için bkz. .http://clamo.ftdata.co.uk/files/2015-02/24/GREEK%20GVT%20REFORM%20AGENDA.pdf.

[75]  http://www.spiegel.de/politik/deutschland/schaeuble-und-griechenland-lob-fuer-varoufakis-und-tsipras-a-1021129.html#ref=veeseoartikel

[76]  Varoufakis, 20 Şubat anlaşmasından sonra çok ilginç bir söyleşi yaptı. Retorik ve kelime oyunu konusunda duayenlik seviyesinde bir örnek: https://greekanalyst.wordpress.com/2015/02/25/the-juicy-interview-of-greek-finance-minister-yannis-varoufakis/.

[77]  http://money.cnn.com/2015/02/23/news/economy/greece-bailout-austerity-varoufakis/.

[78]  „The Minister of Finance is a member of the government, but he is not a member of SYRIZA.“ https://greekanalyst.wordpress.com/2015/02/25/the-juicy-interview-of-greek-finance-minister-yannis-varoufakis/.

[79]  „First and foremost, the ‘Thessaloniki program’ is really a four-year program.“ https://greekanalyst.wordpress.com/2015/02/25/the-juicy-interview-of-greek-finance-minister-yannis-varoufakis/.

[80]  http://www.socialeurope.eu/2015/02/greek-deal/.

[81]  http://www.sodap.org/yazarlar/ayse-tansever/syriza-anlasmasi/.

[82]  http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/feb/27/new-left-europe-greece-democratic-capitalism-nato.

[83]  http://www.versobooks.com/blogs/1885-syriza-wins-time-and-space-by-etienne-balibar-and-sandro-mezzadra.

[84]  „Well, my sense is that the Left Platform plus the left wings of the majority bloc are actually the majority inside the party […]. So despite the fact that the question of the euro still works to prevent a more cohesive attitude in what we can now call the broad left of the party, it is nevertheless the case that the room for maneuver for the leadership has become much more limited. Unfortunately, the majority of the leadership has autonomized itself yet further from the party and disregarded the party decisions.“ https://www.jacobinmag.com/2015/01/phase-one/.

[85]  Yunan komünist partinin kısa bir tarihi için bkz. https://www.jacobinmag.com/2015/01/understanding-the-greek-communists/.

[86]  Bütün yorumlarına katılmasamda, ANTARSYA konusunda bilgilendiren bir makale için bkz.: https://www.jacobinmag.com/2015/02/antarsya-syriza-greek-left/.

[87]  Bkz. https://www.jacobinmag.com/2015/03/greece-syriza-eurogroup-tsipras-varoufakis/.

[88]  http://www.wsj.com/articles/yannis-palaiologos-its-time-for-greeces-left-to-get-on-board-1425585013.