Charlie Hebdo: cui bono? – Alp Kayserilioğlu

Başta çok net belirteyim: Charlie Hebdo’ya yapılan saldırılar kabul edilemez ve orada katledilen, Küba’yı destekleyen Wolinski ile her zaman antikomünizme karşı tavır alan Charb’ın mirasına bütün devrimciler sahiplenmeli ve katliamın hesabını sorması lazım.

Devrimciler, Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH) Kobane’de „Siyasal İslamın“ bu tarz saldırılarına nasıl cevap verip kendi devrimci-demokratik, halkcı kimliğini savunduysa – ki şimdi „Islamofaşizm“, „yaşasın cumhuriyet“, „yaşasın medeniyet“ vs. diye haykıran pek çok örgüt ve kişi Kobane direnişi konusunda bir gık ötesine bile geçmemiştir –, bu tarz eylemlere cevap verebilmeli ve kendisini koruyabilmelidir.

Ve tabii ki –  bu tartışma konusu bile olamaz –  Wolinski, Charb vs. sosyalist olmayıp başka şeylere inansalardı bile, o zaman da demokratik haklar çerçevesinde istediklerini düşünüp yazıp çizebilirlerdi – sadece bugün değil, geleceğin sosyalist toplumunda da.

Asıl konu ama bu değil.

Çok net ve hiç tartışılacak olunmayan bu iki konuda – yani katliamların hesabının sorulacağı ve kesinlike kabul edilmeyecek demokratik haklar ihlali olduğu – noktasında odaklanmak yetmez. Şayet, sol güçler, Kapitalist Dünya Sistemindeki mevcut güç ilişkileri ve egemen stratejik ve söylemsel eğilimleri göz ardı edip, olayların kimin-nasıl işine yaradığını ve hangi toplumsal gelişmeler içinde oturduğunu analiz etmezse; dümdüz ve geri dönüşü olmayan bir alacakaranlığına doğru ilerler, kendisini üstelik kendi iradesiyle başka güçlerin çıkarı için araçsallaştırır.

1. Kimin yaşamı değerli, ne zaman insan hakları ihlal ediliyor?

Yaşam değerlidir, insanın onuru ve bedensel bütünselliği kesinlikle dokunulmazdır; ama, anlaşılan, bugünkü dünyada bazı yaşamlar daha değerli, bazı insanların onuru ve bedensel bütünlüğü daha dokunulmaz.

4 Eylül 2009’da Afganistan’daki Alman subayı Klein, güya Taliban’ı hedefleyen bir uçak saldırısı emri verdiğinde, yüzden fazla sivil uçaklardan atılan bombalarla katledilmişti, Taliban filan yoktu. Kunduz katliamıydı bu. O zaman Paris’te niye yüz binlerce insan sokaklarda değildi, niye Hollande üç günlük yas açıklamamıştı, niye Obama Afganistan başkonsolosluğuna gidip bütün ABD halkı için bir açıklama vermemişti?

Çünkü, bu düzende Afganistan halkı için insan hakları geçerli değildi. „Savaş kazasıydı“, „oldu işte, ne yaparsın“. Üstelik Klein, bir zaman sonra Alman ordusunda General seviyesine yükseltildi.

Irak’da, hatırlayalım lütfen, ABD’nin işgalinden beri ve işgal yüzünden yüz binlerce insan ölmüştü, ekonomi çökmüştü ve önceden olmayan IŞİD gibi bir şey doğmuştu.

Libya’da ise, güya „diktatör“ Kaddafi’ye karşı desteklenen „demokratik hareket/isyan“, Kaddafi katledildikten sonra Trablus’ta bir ara CIA terör listesinde bulunan ve El Kaide’nin Libya kanadı „Libya İslamcı Savaşım Grubu“ lideri Abdülhakim Belhaç’ı Trablus Askeri Konseyi lideri yapmıştı.[1] Bu karanlık adam aniden „demokrat“ mı olmuştu? Gene on binlerce insan ölmüş, Libya’nın toplumsal zenginliği topyekün yerle bir edilmişti. Gördük ki, o güya „demokratik“ isyan pek de demokratik değil, daha çok „İslamist“ idi.

Hemen belirtelim, Libya olaylarında, ilk olarak Fransa savaş uçaklarını göndermişti. İşgal ve yıkımın başlatma „onuru“ Fransa’ya aitti.

Libya’nın bugünkü durumu ise, dehşet verici: ülke, NATO’nun uşağına dönüşmüş bir sözde/uyduruk parlamento ve onlarca farklı ve çoğu „İslamist“ milisler ve savaş lordları/ağaları arasında bölünmüş durumda. İç savaş süreklilik kazandı. Libya bu haldeyken, NATO tarafından Suriye’de El Nusra ve IŞİD’in önü açılmış, hatta açıkça desteklenmişti. Fransa ise, bir adım daha atarak bu sefer de Mali’ye müdahalesini başlamıştı.

19.yy./20.yy.’da İngiliz (Subay Thomas Edward Gordon) ve Amerikan (Amiral Alfred Thayer Mahan) tarafından „Orta-Doğu“ olarak isimlendirilen bölgenin gidiş hattı, Sovyetlerin çöküşünden ve 1. Körfez savaşından sonra hep aynı şemayı izledi:

Batılı emperyalist devletlerin çıkarlarına minimal düzeyde bile karşı olan – ki, Kaddafi AB’nin işbirlikçisi haline bile gelmişti ve sadece „minimal“ olarak Batı’nın çıkarlarına karşıydı, devletler ve hükümdarlar, o pek bilinen „demokrasi“ ve „insan hakları“ söylemiyle yerle bir edildi.

Elbette, o arada koparılan onca gürültünün perdelediği bir „el çabukluğu“ içinde doğal kaynaklar, topyekün Batı şirketlerin eline geçti (Irak da bunu ABD valisi Paul Bremer yapmıştı ve soygun „Bremer shock“ olarak tarihe geçmişti), ülkeler ise ne „demokratikleşmiş“ ne de „insan hakları“ korunmuştu.

Tam tersine, Irak’ ta, Saddam’ın yaptıklarını bile komik hale getirecek devasa katliamlar, işkence hapishaneleri (Abu Ghraib) ve iç savaşlar yaşandı, halen de sürüyor. Afganistan’da ise, sürekli artan uyuşturucu üretimi, intihar oranı, yoksulluk ve, sürpriz!, sürekli güçlenen Taliban!

2. Kuaçi kardeşler ve Fransız devleti

Gelelim Charlie Hebdo katliamın tetikçilerine.

İkisi de emperyalist ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından iyi bilinen kişiler: ABD’ye girme yasakları var ve ABD’nin TIDE olarak adlandırdığı terör listesinde isimleri geçiyor.[2]

Hele, kardeşlerin genç olanı, Şerif Kuaçi (32)[3], Fransa devletince çok iyi biliniyor. 2005’de, 22 yaşındayken, mahkemeye çıkartılıyor, suçlama: „Suriye üzerinden Irak’a gidip orada savaşma planı“. O zamanki avukatı, Vincent Ollivier, diyor ki, „Kuaçi daha cok esrar, alkol ve rap müziği ile ilgileniyor ve evlenmeyip beraber olduğu bir kız arkadaşı var.“ Şunu unutmadan ekliyelim: 2005’de, iktidarda Fransa’nın en ırkçı ve sağcı partilerinden UMP vardı ve Nicolas Sarkozy o dönemde daha İçişleri Bakanıydı.

Aynı 2005 yılında, senelerdir tırmanan ve özellikle „siyah“ ve „Arap“ camiasındaki yüksek işsizlik, gettolaşma ve sürekli artan polis vahşetine maruz kalmaktan kaynaklanan gerilim patlamış ve 2005 Paris İsyanı yaşanmıştı. O zamanlar Sarkozy, isyankarları, „süprüntü, ayaktakımı“ olarak adlandırıp, „sıfır tolerans politikaları“ inşa etmişti.

İsyanda, Paris gettoları savaş alanına dönüşmüştü. Bu olayları sonra daha küçük boyutta 2007 Villiers-le-Bel İsyanları ve 2009 Fransa İsyanları takip etmişti.

2008’de, Kuaçi yine mahkemeye çıkartılıyor, suçlama: „Fransız Müslümanlarını Irak’a savaşmak için gönderme planları.“ Bu sefer, Şerif Kuaçi savunmasında şunu demişti: „Ben bunu yapma kararını, Irak’daki Abu Ghraib hapishanesinin görüntülerini gördükden sonra verdim.“ Kuaçi, 18 ay hapis yatıp, normal yaşama dönmüştü.

Büyük kardeş Sait Kuaçi (34)’ye dair[4] çok fazla bir bilgimiz yok, ama şöyle önemli bir bilgi var ve bunu ABD ve Fransa Devlet yetkililerinden öğreniyoruz: 2011’de Yemen’e gidip oradaki El Kaide’den silah eğitimi almış.

2008’den beri, iki kardeş Fransız Gizli Servislerinin sıkı takibi altında.[5] 8 Ocak 2015’de Fransa İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve Kuaçi kardeşlerin takipte olduklarını itiraf etti, ama „terörist bir eylem planladıklarına dair hiç bir ipucunun olmadığını“ söyledi.[6]

Yani, iki kardeş var ve El Kaide’den silah eğitimi aldıkları biliniyor, gizli servis takibi altındayken, roket atar, kalaşnikof ve diğer askeri donanımı edinip, tehdit altında olduğu için yeri gizli tutulan ve özel koruma altındaki Charlie Hebdo’nun binasını buluyorlar. Yetmiyor, yapacakları saldırıyı tam da haftada sadece 1 kere ve hep aynı saatte olan yayın kurulu toplantısına denk düşürüp, inanılmaz bir katliam yaparak kaçmayı başarıyorlar.

Ve böyle bir eylemi düzenlemek için gereken muazzam hazırlık, iki kardeşleri takip eden gizli servisler tarafından „fark edilmiyor“…

3. Sovyetlerden sonra Emperyalizmin stratejik hatları

Asıl tablo çok net. Orta Doğudaki kaos, emperyalizmin Sovyetlerin çöküşünden beri izlediği stratejilerin ürünü.

Sovyetler Birliği varken, Orta Doğu’da, bir dizi ayaklanmayla ulusal bağımsızlığın önü açılmıştı. Mısır, Suriye ve Libya gibi ülkeler, kısmen bağımsız ve sosyal-popülist bir siyasette konumlanıp, Sovyetler ile ABD’nin hegemonya çatışmasının yarattığı boşluklardan faydalanarak kendi çıkarlarını takip edebiliyordu.

Mısır’da Nasır’ın yenilgisi ve Sedat’ın yükselişi ile başlayan ve Sovyetlerin çöküşüyle bir eşiğe gelen bir süreçte, bu bağımsızlıkları – ve tabii ki sosyal/sosyalist söylem ve uygulamaları da –  kaybettiler. ABD ve AB’ye karşı kullanabilecekleri hiç bir kozu olmayan bu ülkeler, gittikçe ABD ve AB’nin çıkar alanı içine girdiler. Şu an düşürülmek istenen Esad, 2000’den sonra ABD ve AB’nin çok yakın bir dostu olmuştu.

Paralel olarak, laik olduklarını vurgulayan Baasçı ve Nasırcı rejimler henüz sürerken, Suudi Arabistan ve Katar dışında hemen hemen hiç rol oynayamayan sözde „Siyasal Islam“, baştan beri Emperyalistler tarafından destekleniyordu. Mesela, Mısır’daki Müslüman Kardeşler, daha 20.yy.’ın başında Ingiltere tarafından desteklenmişti. Baasçı ve Nasırist rejimlerin güç kaybıyla beraber, “Siyasal İslam” aşırı yoksul ve perspektifsiz emekçiler ve öğrenci gençler arasında güçlendi. Bu sürecin zirvesi, Sovyetlere karşı askeri-gerilla taktikleriyle ABD tarafından eğitilip donatılan Mücahitler ve Talibanlar olmuştu.

Sovyetlerin çöküşüyle beraber Emperyalizm azgınlaştı. ABD liderliği altında davranarak, Orta Doğu’nun çok önemli doğal kaynaklarını ve ticaret yollarını (Süveyş ve Körfez) „Batı“ nın çıkarları açısından pürüsüzleştirme ve hatta ele geçirme hedefleniyordu. I. Körfez Savaşı ile girişi yapılan bir süreç başladı.

Emperyalizmin o zamanki kalemşörleri (Fukuyama, Huntington, Zbigniew Brzeziński) gereken stratejik ve ideolojik hatları çizmişti:

Tarih bitmişti, artık Batı’nın hegemon olduğu sözde liberal olan kapitalist sistemin mutlak egemenlik dönemi başlayacaktı; bunu tamamlamak içinse, farklı dinler etrafında oluşan bir „medeniyetler çatışması“ yükseltilecekti. Bu da demekti ki, Orta Doğu’da İslam önce iyice yapılandırılacak, sonra düşmanlaştırılacak ve sonunda ona karşı savaş verilecekti. Emperyalizm İslamla oynamaya karar vermişti, ama bu aynı zamanda, süreç içinde İslamı sistemin çıkarlarına uygun bir yapı ve biçime sokma anlamına geliyordu.

Öbür yandan ise, Sovyetlerin çözülüşünden sonra oluşan Doğu Asya’daki „Vakum“, Rusya ve Çin’le yürütülecek hegemonyal mücadele içinde doldurulup, Rusya ve Çin çökertilecekti. Bu genel strateji, ABD’nin dış politikasının yapılandırıldığı „National Security Strategy“ nin [Ulusal Güvenlik Stratejisi] 2002 versiyonunda „Wolfowitz-doktrini“ olarak tarihe geçti.

Gel gör ki, evdeki hesap çarşıya uymadı. Her şey istendiği gibi ilerlemedi, 2001 Afganistan ve 2003 Irak savaşları, ABD’nin tek hegemon güç olma hedefinin orta vadede muhtemel olmadığını gösterdi. Ve, taktikler „kontrollü kaos“’a doğru değişti.

Artık, ABD ve onun ittifak güçleri, hedeflenen ülkeleri direkt işgal etmeyecekti. Mezhep farklılıklarını kışkırtarak ve isyanlar üretip veya kendiliğinden oluşan isyanları kullanarak, emperyalizmin mutlak çıkarlarına tam uyum gösteremeyen rejimler ve devletler (özellikle Suriye, Lübnan Hizbullah’ı ve İran) kaosa sürüklenecek, bölünecek, yıkılacaktı. O kaosun içinde oluşan, parçalanmış ve birbiriyle savaş içinde olan güçler, zorunlu olarak emperyalizme doğrudan bağımlılığa itilecek, yeniden sömürgeleştirilecekti.

Emperyalizmin bu hedefine giderkenki süreçte en iyi aracı, mezhepçilik ve „Siyasal İslam“ı pompalamak oldu.

Emperyalizmin çıkarları yönünde, dolayımlı veya dolayımsız, çalışan „Siyasal İslamcı“ örgütler – El Kaide, El Nusra, IŞİD – hem Orta Doğu’daki savaşların ve işbirlikçiliğin geniş emekçi kitlelerde yarattığı yoksulluk ve öfkeyi, sistemin çıkarları yönünde kullanılacakları biçimde araçsallaştırıldıkları bir yapıya sokacaklar; hem de, böylece, sürekli çoğalan öfkeli yoksullar, demokrat ya da devrimci olmayan ve halkların çıkarlarını temsil etmeyen bir zemine yerleştirilmiş olacaklardı.

En son eski CIA uzmanı Graham Fuller’in[7] de vurguladığı gibi, irrasyonel siyasi ideoloji gereği uzun vadede modern-burjuva-bürokratik-rasyonel devlet ve kapitalist bir ekonomi kuramayacak olan bu güçler, tam da bu yüzden tehlikeli görülmüyor ve tercih ediliyorlar. İslam Devleti gibi örgütler veya sözde/uyduruk-devletler, bu yetmezlikleri yüzünden hep dışarıya bağlı kalacaklar ve ezik, zavallı ve yoğunluklu olarak teröre dayalı varlıkları, var olmak ve yok olmak arasında gelip gidecektir.

Bu gidiş-geliş içinde ama binlerce insanın ölümünün ortamını yaratacak, daha da fazla zulüm ve ölüme yol açacak mezhepçiliği pompalamış olacaklardı. Hangi inançtan olursa olsun halkların devrimci-demokratik alternatifinin oluşmasının önüne ölülerden, kin ve nefretten örülen bir duvar kurulacaktı.

4. Emperyalist merkezlerde Artık-Hayat ve yükselen Faşizm

III. Bölümde analiz ettiğim stratejik hatlar, Emperyalizmin „dış“ politika stratejisidir. Bu „dış“ politika stratejisi ise, içsel bir diyalektik ile „iç“ politika stratejisine bağlı.

1970’lerden beri takip edilen, ama yine Sovyetlerin çöküşüyle beraber mutlak yürürlülüğe geçen neo-liberalizm, emperyalizmin merkez ülkelerinde refahın muazzam bir yeniden dağılımına yol açtı. İşçi sınıfının tarihsel mücadelesinin ve Sovyetlerle rekabetin zorladığı bütün kazanımlar (sosyal hizmetler, kamu hizmetleri, sağlık sigortaları, iyi iş koşulları, güçlü sendikalar ve işçi hakları) adım adım geri alındı, yoksulluk ve güvensiz iş koşulları yaygınlaşmaya başladı.

Yanı sıra, krizle beraber sadece daha da azgınlaşan ve derinleşen politikaların bir sonucu olarak, işçi sınıfının en alt parçasında, Max Zirngast’ın „Artık-Hayat“ olarak adlandırdığı bir toplumsal tabaka oluştu. Bu tabaka, artık hiç bir perspektife sahip olmayan, hatta çoğu zaman hiç bir iş bulamadığı ve bulamayacağı için, bir ayağıyla da işçi sınıfın dışında ve kapkaranlık bir bölgeye basan insanlardan oluşuyor. Bu insanlar, toplumun nerdeyse her yerinden dışlanan ve yoksulluk ile aşırı yoksulluk arasında gelip giden insanlar.

Ama, emperyalizm bu yoksul kitleler arasında bir ayrım yapıyor. Kendi mutlak sömürü politikalarının bütün işçiler ve emekçileri vurmasının üstünü kapatmak için, emekçileri, Huntington’un yazıp çizdiği gibi, iki ayrı bloka ayırıyor: yurttaşlar ve yurttaş bile olamayan ve düzenin dışında durup düzeni tehdit edenler. Bu yurttaş bile olamayanlar, metropollerde „yabancılar“ ve özellikle Müslümanlar oluyor.

Dünyanın her yerinde sermaye güçlerinin yaptıkları aynı şey değil mi?

Almanya’daki Oury Jalloh ve Christy Schwundeck’den, ABD’deki Michael Brown ve Eric Garner’dan, 2005 Paris isyanından 2011 Londra/Tottenham isyanına kadar senaryo hep aynı:

Toplumun bir köşesine atılmış ve ırkçı/rasist politikalar ve tavırlar yüzünden dışlanmış ve gettolaşmış, özellikle siyah ve müslüman gençler öfkeyle isyan ediyor. Ya da, sürdürmeye sistem tarafından zorlandıkları dünyalar arası, kayıt dışı/illegal yaşamlarını polis zulmü yüzünden kaybediyorlar.

İşte, emperyalist kapitalizmin ürettiği bu „Artık-Hayat“ cehennemini ve bundan yararlanan sermayeyi „Siyasal İslam“ gölgeliyor:

„Siyasal İslam“, „Artık-Yaşam“ halinde sürünerek yaşayan bu „yabancı“ ve Müslüman gençlerin öfkesine anti-demokratik, anti-halkçı bir kanal oluyor ve onların yoksulluklarına öfke duyarak halkçı, demokratik-devrimci bir isyancı kimlik kazanmalarının önünü kesiyor.

Öte yandan, „Siyasal İslam“ın varlığı ve emperyalizmin yarattığı koşullardan kaynaklanan vahşeti, sermaye güçlerine kendi toplumlarını faşistleştirmek için neden yaratıyor.

Şunu çok iyi biliyorlar ki, kendi yarattığı soygun politikalarının yoksullaştırıcı sonuçlarına maruz kalan „yerli“, ve „batılı“ emekçilerde oluşan öfkenin de, kendisinden başka bir yere yönlendirmesi gerekiyor. Ayrıca, daha fazla sömürü isteğini gerçekleştirebilmek için de, geçmişteki demokratik devrimlerin emperyalist merkezlerdeki kazanımlarını  adım adım dağıtıp, Bonapartist-faşizan bir devlet yapısını kurabilmesi gerekiyor.

Bu eğilimler, ABD’de, 11 Eylül 2001 olaylarından beri, devleti vahşi ve mutlak bir gizli servis yapısına doğru itti.

AB’nin çevre ülkelerinde, son senelerde aşırı sağcı-faşizan-bonapartist eğilimler güçlendi: Macaristan’da Orban ile aşırı sağ ve faşistler bonpartist bir rejimi kurdu, Yunanistan’da faşist Altın Şafak güçlendi ve devletleşti, Ukryana’da ise, faşistler devletle doğrudan bütünleştiler. AB’nin merkezlerinde ise, Marine Le Pen, UKIP, AfD, PEGIDA gibi sağ popülist-aşırı sağ partiler ve örgütler güç kazandı ve planlanan bonapartist-faşizan yeniden yapılanmanın kitlesel desteğini kurma parçaları oldu.

Charlie Hebdo olayları da, yapısal bir bakış açısından, tam da bu zemine oturuyor.

Emperyalizm, zaten kendi merkezlerinde kendi talan, yok etme ve düşmanı „dışarıda“, mesela Müslüman dünyada arama eğilimine karşı oluşan baştaki çok güçlü muhalefeti propaganda, manipülasyon ve umutsuzlukla ezmeyi becermişti. Afganistan ve Irak savaşına karşı milyonlar sokağa çıkarken, Libya işgalini artık kimse umarsamamıştı. Üstelik, Suriye, Ukrayna ve IŞİD olaylarıyla beraber, „Batı“ nın askeri müdahale yapmasını isteyen sesler sol içinde bile fazlaca duyuluyordu. Sürüp giden kriz ve ufukta beliren küresel kaosun tehlikelerinin, korku ve panik yaratarak insanları sermaye düzeninin sınırları içinde güvence ve ayrıcalık aramaya sürüklediği anlaşılıyor.

Fransız devleti, Charlie Hebdo olayında, her ne kadar doğrudan işin içinde olup olmadığını bilmesek de, katliamın planlanmasını görmezden gelmiş ve Sarkozy gibi aşırı rasist/ırkçı kişiler de yürüttüğü politikalarla katliama uygun bir ortamın oluşmasını sağlamıştır.

Gelelim, şu „medeni“ ülkelerin daha da „medeni“ sollarına.

Fransız değil de Müslüman, sendikada örgütlü sanayi işçisi değil de yarı-lümpen oldukları için varoşlardaki yoksullarla ilgilenmeyen, emperyalist soygunlardan önlerine atılan paylarla daha çok ilgilenerek sermayenin soyguncu ve emperyalist politikalarına hiçbir alternatif yaratamayan sözde/uyduruk-sol, Şerif Kuaçi ve Sait Kuaçi gibi binlerce yoksul ve bilinçsiz müslüman gencin çürüyüp dejenere olmasına, uyduruk -Halifeliklerin ve savaş ağalarının çarçur ettikleri, ölüme gönderip harcadıkları „aletler“ olmasına izin vermiştir.

Hollande, Valls ve Obama gibi büyük emperyalist devletlerin lider kadroları ise, elbette „işte fırsat“ dediler ve Paris katliamını hemen kapıp, kendi çıkarları için istedikleri biçimlere sokuyorlar.

Hollande, 3 gün yas ilan edip kendisi kişisel olarak hafta sonu için bir yürüyüş için çağrı yaptı. Obama, Washington’daki Fransız konsolosluğunda taziyede bulundu. Ama, hepimiz biliyoruz,  her ikisi de, hiç bir zaman böyle bir şeyi Afganistan, Irak, Libya veya Suriye’de aşağılıkça katlettikleri veya katledilmelerine yol açtıkları insanlar için yapmamışlardı. Bundan sonra da yapmayacaklar. „Onlar“ yoksullar ve üstelik „Batılı“ da değiller ve elbette „onlar“ için insan hakları geçerli değil.

Kuşkusuz, emperyalistler, Charlie Hebdo olayını kendi içlerindeki sömürü ve faşistleşmeyi artırmak için kullanacaklardır. Amaç, bonapartist-faşizan yeniden yapılanmayı ve demokratik devrimlerin getirdiği kazanımları silmek için kitlesel rıza üretmek.

Herkesin çok sevdiği sol/sol-liberal aydınların da katledilmesiyle, hala sermayenin neo-faşist eğilimlerine direnen aydın, genç, öğrenci, „solcu“ tabakanın da kolektif rızasını elde etmek istiyorlar.

Şimdi, Charlie Hebdo olayını da araçsallaştırıp, Islamofobiyi pompalayarak gelecek savaşlar için rıza üretmek için çalışacaklar. Fransa Başbakanı Valls’ın, geçmişte aynen George W. Bush’un kullandığı kelimelerle „biz artık Terörizme karşı bir savaş halindeyiz“[8] açıklaması da tam buna işaret ediyor.

Emperyalizmin Sovyetlerin çözülmesinden beri önceden yazarak ve adeta gözlerimize sokarak uyguladığı bu stratejiyi kavrayamayarak, aşırı sağcılığın ve „İslami terörizmin“ tam da bu yüzden dünya çapında yükselişte olduğunu görmeyip, Paris’deki olayları bir iki „sapık İslamistin“ işi olarak görmek veya daha da beter, „Zaten İslam onlara bunu emrediyor!“ tarzında analiz etmek, „insan haklarını“ veya „özgür basın“’ı savunmak değil; tam tersine, emperyalizmin kalemşörü olmak demektir ve hele „Sol“a bakarsak, onun alacakaranlığı olacaktır.

5. Liberallerin ve solun alacakaranlığı

Şimdi devrimcilerin görevi, Charlie Hebdo olayıyla hemen başlayan topyekün algı operasyonunda ve onu izleyecek süreçte çok keskin ve ilkesel tavır alıp, kendisini net bir şekilde dejenere liberaller ve „sol“ ya da „komünist“ görünümlü sosyal şovenistlerden ayırt etmek. Emperyalizmin diyalektiğinin içine girmeden („bizim“ medeniyet – „onların“ barbarlığı), açık bir şekilde kendi diyalektiğini (ne „medeniyet“, ne „barbarlık“, halkların ve emekçilerin bağımsız devrimci-demokrat perspektifi!) ortaya koyması gerekiyor.

Dejenere liberaller ve sosyal şovenist sol ise, dümdüz biçimde alacakaranlığa ve gün doğuşu olmayan kapkaranlık bir geceye doğru ilerliyorlar.

Alman finans-kapitaline yakın olduğu bilinen, ama liberal/liberal-muhafazakar bir gazete olan Frankfurter Allgemeinde Zeitung/ FAZ‘da yayınlanan bir yorum, Charlie Hebdo olaylarını “bütün [!] özgür insanlığa savaş açıklaması” olarak yorumluyor, artık kimsenin neden İslam’dan çok korkulduğuna şaşırmaması gerektiğini vurguluyor.[9] Aynı gazetede başka bir yorum – aynen yukarda bahsettiğim Huntington’un mantığıyla, ekliyor: “Evet, bu bir medeniyetler çatışmasıdır.“[10]

Dahası geliyor.

Fransız liberal-muhafazakar gazete  Le Figaro diyor ki: „Bize savaş açıklandı: İslam fanatizminin Batıya, Avrupaya ve Demokrasiye [!!!] karşı savaşı.“ Gene Fransız sol/sol-liberal gazete Libération ise şunu diyor: „Onlar Charlie’ye saldırdılar ve böylece tolerans ile fanatizm ve dogmatizm karşıtlığına saldırdılar.“ Ingiliz gazetesi liberal Independent ise şunu istiyor: „Bütün basın yayın organları, Arap ülkelerinde ve Batı’da, Charlie Hebdo’nun katledilen yazarlarını ve çizerlerini şehit olarak görsünler.“[11]

Türkiye’deki bir yazar, Mehveş Evin[12], şunu vurguluyor: „Ve ne yazık ki kendini ‘öncelikle Müslüman’ olarak tanımlayan kesimler, fanatik İslamcılardan kendilerini ayrıştıramıyor, mesafe koyamıyor.“

Öyle mi? O zaman, saygıdeğer Mehveş hanım, acaba telefon numaranızı verebilirmisiniz bana? Sizin belirttiğiniz ilkeyi size uygulayıp; ne zaman Batılı bir saldırı veya Batının sattığı silah yüzünden sivil katledildiğinde sizi arayıp sizden – hani siz de „Batılısınız“ ya – bu „fanatik Batılılardan“ mesafe koymanızı talep edeceğim. Aslında, boşverin cep telefonunu, aralıksız skype konferansı yapalım bence, yoksa sizi herhalde dakikada bir aramam gerekecek….

Saygıdeğer hanımefendi, siz yazdığınıza dair oturup bir dakika düşündünüz mü hiç? Ne kadar totaliter bir ilkeyi dayattığınızı hiç mi fark etmiyorsunuz? Katliamcı IŞİD çeteleri saygıdeğer rahmetli gazeteciler James Foley ve Steven Sotloff’u aynen bu totaliter mantığa dayatarak – „siz de Batılısınız, siz de Batı’nın her pisliğinden sorumlusunuz, siz de geberin!“ – diyerek katlettiklerini hiç mi görmüyorsunuz? Allah korusun!

Devamı daha da beter: „Müslümanlar, ‘suçu’ hep Batı’ya yüklemekten vazgeçip artık İslam’ın neden terörle özdeşleştirildiğine odaklansa herkes için daha hayırlı olacak.“ Bravo. „Onlar“ odaklansınlar, biz, sömürü ile elde ettiğimiz refahın içinde güzel yaşamlarımıza devam edelim, „terörist müslümanları“ kınalım, emperyalizmin sağa sola saçtığı vahşeti görmezden gelelim.

Sağcı camia Charlie Hebdo katliamına dair yorumları ve önerileriyle her zamanki gibi. Kendi otoriter-gerici politikaları için araçsallaştırmakta kararlılar.

Marine Le Pen[13] gibi aşırı sağcılar idam cezasını isterken, sağcı- popülist Alman partisi AfD‘den Alexander Gauland[14], yine sağcı- popülist ve son zamanlarda Almanyada çok güç kazanan „Vatansever Avrupalılar Avrupa’nın İslamlaştırılmasına Karşı“ (PEGIDA) hareketini Charlie Hebdo olayları yüzünden meşru kılıyor.

Sağcılar arasında orijinalite ödülü ise kesinlikle Yunanistan Başbakanı Andonis Samaras’a gidiyor: „SYRIZA bu ülkede yaşamıyor. Bir sürü illegal göçmene Yunan vatandaşlığını vermek istiyor, bunların hepsini bizim sosyal sistemlerimize ve sağlık sistemimize sokmak istiyor. […] Paris’te bugün bir katliam gerçekleşmiş, burada ise bazıları illegal göçmenleri davet edip onlara pasaport dağıtmak istiyor.“[15]

Muhafazakarların ve aşırı sağcıların böyle demeçler vermesi normal ve emperyalizmin tam da stratejik hattının ifadesi olsa da, bu seviyede demeç veren liberaller ve liberal-muhafazakarları artık dejenere olarak adlandırmamız lazım.

Onları bırakın, bu koronun içine solcular da katıldı!

Almancı sözde solcusu Deniz Yücel[16], güya sol Alman gazetesi Tageszeitung’da hiç utanmadan şunları yazıyor: „Paris Katliamının, rasizmin/ırkçılığın yükselmemesi için veya başka kaygılar yüzünden ‘İslam’la hiç bir ilgisi yok’ demek, insanı çıldırtıyor. Bu bir saçmalıktır. ‘İslam’ diye bir şey yoktur. İslam, kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanların onunla ne yaptığına bağlı bir yapıdır. Ve bu Müslümanların içinde, göz ardı edilmeyecek bir kitle [!!!???] ‘Islam’ adına barbarlık saçıyor sağa sola. […] [Charlie Hebdo’ya] saldırılar ve en sonunda artık katliam, Müslümanlar tarafından yapıldı. Onun için de bu bir Müslüman Sorunudur.“

Ünlü Alman feministi Alice Schwarzer ise, tam da sağcı-popülist AfD’den Alexander Gauland gibi, PEGIDA’nin yürüyüşlerine katılan ve İslam’dan korkan insanların korkularını anladığını söyledi.[17]

Dediğim gibi, aşırı sağcılar ve muhafazakarlardan belki başka bir şey beklenmezdi; ama şu çok „demokrat“, çok „medeni“, çok „barışçıl“ liberalleri ve solcuları, şu sorular üzerine düşünmeye davet ediyorum:

Siz tam da Huntington ve Brzeziński’nin çizdiği diyalektiğin bir parçası olarak kendinizi kendi iradenizle küçülttüğünüzü ve aşağıladığınızı hiç mi fark etmiyorsunuz? Sizin Batı’yı merkez alarak yürüttüğünüz mantığınızın öbür taraf, „Müslüman Dünyası“ için de geçerli olduğunu hiç mi düşünmüyorsunuz?

Evet, İslam adına bir sürü katliam yapıldığını ve Batı’da insanların bunun için İslam’dan korktuğunu, hatta bir düşman olarak gördüğünü düşünürken; hiç mi düşünmüyorsunuz ki, „demokrasi“, „modernlik“ ve „medeniyet“, bombalarla, işgallerle, yüz binlerce insanın öldürüldüğü katliamlarla, mezhepçilikle ve bir ağ gibi örülen işkence-hapishane sistemi ile Orta Doğu’ya dayatılınca, Orta Doğu’nun Müslüman halklarının da, „demokrasi“, „modernlik“ ve „medeniyet“ten „korktuğunu“ ve „hatta bir düşman olarak gördüğünü“?

Hiç mi fark edemiyorsunuz ki, bu yaşananların „demokrasi“ veya „medeniyet“ ile hiç bir alakası olmadığını?

Emperyalizmin kurduğu söylemsel ve stratejik sistem, diyalektik olarak birbiriyle içsel bağları olan farklı zıtlıkları barındırıyor ve bu tam da şeytanca diyalektiğin içinde konumlanma, hem Avrupa hem de Orta Doğu halklarını daha fazla zulüm, sömürü ve ölüme doğru itiyor; bunu göremiyor musunuz?

Ve açık değil mi, bu kahredici gidiş içinde, İslam dünyasında mezhepçilik/mezhep savaşları ve Avrupa ve emperyalizmin diğer merkezlerinde oluşan bonapartist-faşizan devletler daha da yaygınlaşacak?

Dünyanın bu gidiş içinde git gide daha da fazla kimsenin ve özellikle de solun kontrol edemediği vahşi bir kaosa sürüklendiğini ve sürecin galip gücü, aslında en zayıf dönemine giren emperyalizm ve onunla ittifak halinde olan bir avuç Sisi gibi işbirlikçi, zavallı yaratık-şefler/halifeler, uyduruk-devletler ve uyduruk-örgütler olacağını göremiyor musunuz?

Ama, bu konuda asıl bombayı Fransız (sözde) Komünist (özde sosyal şovenist) Partisi, PCF, patlattı.

PCF, 7 Ocak 2015’deki açıklamasında[18], „barbarlık karşısında“ „bütün cumhuriyetçi güçleri“ „ulusal birliğe“ çağırdı.

Emperyalist Fransa devleti Libyalıları ve Malileri katlettiğinde, kendi devletlerinin de içinde olduğu emperyalist devletler, Afganistan, Irak ve Suriye’yi yerle bir ettiğinde yapmadığı çağrıyı, tam da kendi yüce „Gaullist“ ve 2. Paylaşım savaşının kahraman Resistance’in komünist güçlerinden ve ’68 hareketinden nefret eden Charles de Gaulle’ün kurduğu Burjuva Cumhuriyetine saldırıldığında ve, o yetmiyormuş gibi, soyguncu ve haydut Gaullist Burjuva Cumhuriyeti savunarak yapacak kadar barbar olduğunu gösterdi.

Ama PCF kusurumuza bakmasın, bir itirazımız var.

Böyle bir „ulusal birlik“ çağrısına asla bütün cumhuriyetçi güçler katılmaz.

Çünkü, demokratik-devrimci ve sosyalist cumhuriyetçiler, sosyal şovenist cumhuriyetçilerle asla aynı cephede durmazlar. Onların sloganı “Yaşasın Fransa (Almanya, Ingiltere, Avusturya, Polonya…..)! Yaşasın Avrupa ve Avrupa’nın değerleri! Yaşasın Burjuva Cumhuriyeti!” iken ve kendilerini, isteyerek veya istemeyerek, emperyalizmin sözcü konumuna alçaltırlarken, demokratik-devrimci, ve sosyalist cumhuriyetçilerin sloganı apayrıdır. Bizim sloganımız, “Yaşasın Demokratik ve Sosyalist Devrim! Yaşasın Halkların ve Emekçilerin mücadelesi! Kahrolsun Emperyalizm ve emperyalizmin yarattığı/oynadığı dejenere yaratıklar!“’dır.

Biz bu sloganımızla Charie Hebdo’yı sahipleniriz, onların saygıdeğer hatıralarına kesinlikle sizden daha fazla layık oluruz, ve bütün sanatçıların ve herkesin söz söyleme ve düşünme özgürlüğünü, hangisi olursa olsun her düşmanına karşı kendi bağımsız-devrimci kimliğimizle gereken şekilde savunuruz, haydutların ve soyguncuların da sözcüsü olmayız, tam tersine, onların da bu pisliğe katkılarını asla taviz vermeden sürekli teşhir ederiz.

6. Charlie Hebdo’nun yöneticisi Charb’ın yolunu izleyip halkların ve emekçilerin bağımsız siyasetini yükseltmek

Charlie Hebdo ve aşağılıkça katledilen yazarları, çizerleri ve yönetmenleri sahiplenen o kadar çok sağcı-popülist, muhafazakar, muhafazakar-liberal ve sözde solcu var ki; ama bunlardan hiç biri, Charlie Hebdo’nun basın yönetmeni Charb gibi Dünya’daki asıl mücadele hatlarını ve bu mücadeleler içinde tam olarak nerede nasıl yer alınması gerektiğini netçe göremiyor ve darkafalık yüzünden hiçbir zaman da kavramayacaktır.

Charb, 22 Ekim 2014 tarihli L’Humanité deki köşe yazısında Kobane’deki KÖH’ün ve devrimci enternasyonalistlerin devrimci özgürlük mücadelesini selamlayıp savunurken şunu söylemişti:

„Ben Kürt değilim, Kürtçe bir kelimeyi bilmiyorum, bir Kürt yazarın ismini bile söyleyemem. Kürt kültürü bana tamamen yabancı. […] Ama bugün Kürdüm, Kürtçe düşünüyorum, Kürtçe konuşuyorum, Kürtçe şarkı söylüyorum. Kürtçe ağlıyorum. Suriye’deki Kürtler Kürt değil. Karanlık güçlere karşı savaşan insanlık. Hayatlarını, ailelerini, ülkelerini koruyorlar ve, isteseler de istemeseler de, DAİŞ’in ilerlemesine karşı tek kale onlar. Sadece DAİŞ‘in temsil ettiği ‘fanatik İslam’a karşı değil, barbar çeteciliğe kaşı da hepimizi savunuyorlar.

Boğaz kesicilere karşı sözde koalisyonun kimi üyeleri çeşitli sebeplerle bu boğazkesenlerle stratejik, politik, ekonomik, çıkarları paylaşırken nasıl olur da güvenilir olabilir? Sinizme ve ölüme karşı bugün Kürt halkı var!“[19]

Evet, işte!

„Boğaz kesicilere karşı“ ve sözde „koalisyondan“ ayrı olarak, Kobane’de bir tek KÖH – ve, bunu ben ekleyim, bu insanlık mücadelesinde şehit düşen Serkan Tosun, Selahattin Adın, Kader Ortakaya ve Oğuz Saruhan gibi enternasyonalist devrimciler – bugün bütün insanlığı koruyor, hatta yeni bir insanlığı inşa etme çabalarına girişiyor.

Charb’da bunu aynen böyle görürken, Charb’a ve Charlie Hebdo’ya sahiplenen sağ-popülistler, liberal-muhafazakarlar, liberaller ve sözde/uyduruk-solcular ise, o hayran oldukları özgür-eleştirel kalem gibi, bağımsız ve net tavır alamıyorlar. Tam da Charb’ın belirttiği gibi, „boğazkesenlerle stratejik, politik, ekonomik, çıkarları“ paylaşan „sözde koalisyonun kimi üyeleri“’nin bilinçli ya da ahmak sözcüsü oluyorlar.

Biz demokratlar, sosyalistler ve devrimciler de, Charb’in da görebildiği çizgiden, çok net ve sosyal şovenizme en ufak olsa bile taviz vermeden ilerlemeliyiz.

Emperyalizmin nasıl sadece yoksulluk, bonapartizm-faşizm ve El-Kaide ya da IŞİD gibi dejenere yaratıklar yarattığını ve onlardan beslendiğini göstermeliyiz. Fakat, sadece bu yetmez, her yerde ve her koşulda, bütün emekçilerin, halkların, inançların ve cinsel kimliklerin ittifakını ve ihtiyaçlarını/çıkarlarını, bağımsız ve devrimci bir zemine yerleşerek; burjuvazinin sunduğu bütün alternatiflerden ve emperyalizmin çıkarlarından bağımsız ve kendine özgün biçimde ve prensiplerle savunmamız ve pratiğe geçirmemiz gerekiyor.

Eğer kendimizi her türlü burjuva kuyrukçuluğundan netçe ayıramazsak ve kendi bağımsız hedeflerimize doğru yürümezsek, çok uzak olmayan bir gelecekte, bir karanlık gecenin sonunda doğan kapkara bir güneşin ölüm ışınları altında „Ah, yaşam ne güzeldi“ diyerek, insanlıkla beraber tarihe karışıp gidebiliriz…

[email protected]

[1]    http://www.globalresearch.ca/libya-coming-full-circle-when-a-deemed-conspiracy-theory-becomes-reality/5387468

[2]    http://edition.cnn.com/2015/01/08/europe/paris-charlie-hebdo-shooting-suspects/index.html

[3]    Serif Kuaci icin bkz.: http://edition.cnn.com/2015/01/08/europe/paris-charlie-hebdo-shooting-suspects/index.html ; http://www.wsws.org/en/articles/2015/01/08/fran-j08.html

[4]    http://edition.cnn.com/2015/01/08/europe/paris-charlie-hebdo-shooting-suspects/index.html

[5]    http://www.wsws.org/en/articles/2015/01/08/fran-j08.html

[6]    http://www.faz.net/aktuell/live-blog-zum-terroranschlag-auf-charlie-hebdo-13357645.html

[7]    http://alternatifsiyaset.net/2015/01/06/eski-cia-uzmani-fuller-erdoganin-gucu-sarsilacak/

[8]    http://www.faz.net/aktuell/live-blog-zum-terroranschlag-auf-charlie-hebdo-13357645.html

[9]    http://www.faz.net/aktuell/politik/kommentar-zum-anschlag-auf-satiremagazin-charlie-hebdo-13358326.html

[10]  http://www.faz.net/aktuell/politik/ausland/europa/anschlag-auf-zeitschrift-das-massaker-von-paris-13357697.html

[11]  Farklı gazetelerin yorumlarının derlemesi için bkz.: http://www.faz.net/aktuell/live-blog-zum-terroranschlag-auf-charlie-hebdo-13357645.html

[12]  http://www.sendika.org/2015/01/hain-bati-mehves-evin-milliyet/

[13]  http://www.welt.de/politik/ausland/article136151927/Le-Pen-fuer-Referendum-ueber-Todesstrafe.html

[14]  http://www.handelsblatt.com/politik/deutschland/alexander-gauland-afd-vize-rechtfertigt-pegida-mit-paris-terror/11198530.html

[15]  http://revolution-news.com/paris-attack-je-ne-suis-pas-charlie/#prettyPhoto

[16]  http://www.taz.de/Kommentar-Je-suis-Charlie-Hebdo/!152463/

[17]  http://www.handelsblatt.com/politik/deutschland/pegida-und-die-folgen-alice-schwarzer-zeigt-verstaendnis-fuer-anti-islam-demos/11195572.html

[18]  http://news.dkp.suhail.uberspace.de/2015/01/charlie-hebdo-massaker-stellungnahme-der-franzoesischen-kommunistischen-partei/

[19]  http://www.humanite.fr/charb-les-kurdes-nous-defendent-tous-555350