Umut iktidar dalaşında değil, sokak mücadelesinde – Aktüel Gündem

İktidar içi gerilim eninde sonunda iktidar içinde çözülecektir ancak iktidara karşı sokaktan yükselen meydan okuma hele de Gezi’den sonra demagoji ve şiddetle bastırılabilir mi? Pek mümkün görünmüyor…

ABD’den gelen uyarılar, AKP iktidarının dış politikada ve Kürt sorununda yaptığı manevralar, iktidar içi küsler-barışlar, muhtemel kabine revizyonu, yeni Anayasa çalışmalarının resmen bitirilmesi, AKP-Cemaat kavgası, kutuplaştırma ve gericileştirme hamleleri, tekelci burjuvazinin atakları, kıdem tazminatı düzenlemesinin ikide bir gündeme getirilip geri çekilmesi, yeni TOMA siparişleri eşliğinde süren polis şiddeti ve ille de Gezi anti-propagandası… Artık bütün adımların ufukta beliren seçimlere bağlı olarak atıldığı ya da bu bağlamda anlam kazandığı bir sürece girdik.

Önümüzdeki bir buçuk yıllık seçim sürecinde, basitçe yola AKP ile devam edilip edilmeyeceği değil, Tayyip Erdoğan’ın kaderi ve ona bağlı olarak iktidar içi yeni güç ilişkileri de belirlenecek.

Mart 2014’teki yerel seçimler, Erdoğan’ın aday olmaya hazırlandığı Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminin provası olacak. Bu iki seçimden çıkan sonucun belirleyiciliğinde de en geç Haziran 2015’te genel seçime gidilecek ve iktidar içi güç ilişkileri yeniden düzenlenecek.

Bu yeniden düzenleme süreci nesnel olarak bugüne kadar söz konusu olmayan iç gerilimleri de barındırıyor. AKP tüzüğünde yer alan, bir milletvekilinin en fazla üç dönem görev yapabileceği kuralı gereği partinin önde gelen isimleri başta olmak üzere 73 vekil meclise giremeyecek ve bu vekillerin bazıları için belediye başkan adaylıkları önerilse de kaçınılmaz olarak bazıları “boşta” kalacak. Başkanlık sistemi hayalinin suya düşmesi nedeniyle Tayyip Erdoğan görece etkisiz bir pozisyon olan cumhurbaşkanlığına razı gelme ya da Abdullah Gül gibi etkili bir ismin başbakanlığı koşullarında eskisi gibi “asıl adam” olamama olasılıklarıyla yüz yüze gelecek.

Bu durum ise partide iç gerilimlere, iktidar blokunda Tayyip Erdoğan sonrası seçeneklerin değerlendirilmesine, politika değişikliği beklentilerinin AKP’ye daha güçlü bir şekilde dayatılmasına davetiye çıkarmış durumda. Dış politikada yaşadığı iflasın, Kürt sorununda yaşadığı tıkanmanın ve “Gezi” ile açığa çıkan meydan okumanın zayıflatıcı etkisi altında iç ve dış basınçlarla yüz yüze gelen Erdoğan da seçimler yaklaşırken olumsuz manzarayı tersine çevirmeye ve bu basınçları bertaraf etmeye yönelik hamlelere girişti.

Erdoğan son manevralarıyla (gerçek niyeti ne olursa olsun) şu mesajı / izlenimi vermeye çalışıyor: Dış politika yeniden düzenlenerek ABD’nin tercihleri doğrultusunda hareket edilecek. Kürt sorununda PKK’nin tıkanma noktasına geldiğini söylediği “çözüm süreci”, başka Kürt muhataplarla da olsa sürdürülecek. Sermaye programını ilerletmek için elden ne gelirse yapılacak. İktidar içi çatlak sesler bastırılacak ve Erdoğan ile iktidar çekişmesine girenlere (Fethullah Gülen Hareketi’ne) haddi bildirilecek. Sokak muhalefetine fırsat verilmeyecek.

Peki, algı yönetiminde (psikolojik harp) ve sistem içi alternatifsizlik konumunu sürdürmede bugüne kadar büyük başarı sergileyen Erdoğan, bugün yüz yüze geldiği sorunlar karşısında aynı şeyi yaparak paçayı kurtarabilir mi? İflas eden dış politika çizgisi bütünüyle terk edildiğinde, bu iflasın sonuçlarından muaf kalabilir mi? Kürt Hareketi’nin sözler eyleme geçmediği için tıkandığını belirttiği “süreç”te, aynı sözler bir de Barzani ile söylenince tıkanmanın sonuçlarından muaf kalabilir mi? İktidar içi gerilim eninde sonunda iktidar içinde çözülecektir ancak iktidara karşı sokaktan yükselen meydan okuma hele de Gezi’den sonra demagoji ve şiddetle bastırılabilir mi? Pek mümkün görünmüyor…

Burnu sürtülen yeni sömürge bakanı ABD kapısında

Ahmet Davutoğlu, “Aramızdaki soğukluğu giderelim” diye yoluna düştüğü ABD’de “Aramızdaki ‘model ortaklık’ ilelebet devam edecek” diyerek bağ(ım)lılık yemini tazeledi. NATO füzelerinin bir yıl daha Türkiye’de kalmasını rica eden Davutoğlu, Çin’den füze alacakları yönündeki kararlarının değişebileceğini, El Kaide’yi desteklemediklerini söyledi. Zaten, Türkiye’de sınırlarda geçişler denetlenmeye, Suriye’ye silah sevkiyatı “faili meçhul” ihbarlarla kısmen engellenmeye başlamıştı. Suriye’de siyasi çözüm mümkün değil diyerek 110 bin kişinin yaşamını yitirdiği çatışmaları kışkırtanların başında gelen Davutoğlu, Suriye rejimi ile muhaliflerin masaya oturacağı Cenevre 2 Konferansı’nda diplomasiyi mümkün kılmak için ellerinden geleni yapacaklarını da söyleyiverdi.

Davutoğlu, ABD ziyaretinden hemen önce Irak’taydı. Bugüne kadar bölgede bir Sünni ekseni kurmak için çalışan, mezhep çatışmasını kışkırttığı suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan Tarık Haşimi gibi Sünni siyasetçilere kol kanat geren AKP ne olduysa çark etti ve mezhep çatışmalarını eleştiren bir söylem eşliğinde, Şii yönetimle “her konuda işbirliğine hazır” olduklarını açıkladı. Irak’ta ABD’nin daha önce pek çok kez dile getirdiği “yalnızca bir kesimle değil bütün kesimlerle ilgilenin” telkinine uygun olarak hem merkezi yönetimle hem de ilişkilerin zaten sıkı fıkı olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle işbirliğini ilerletecek temaslar gelişti.

ABD ziyaretini Rusya ve İran ziyaretleri takip ediyor. Suriye’ye yönelik çatışmacı dil terk ediliyor. Vaktiyle ABD çıkarları doğrultusunda hareket eden bir Sünni ekseni oluşturmak için önden inisiyatif alan ve hızını alamayıp Suriye’de herkesin uzak durduğu bataklığa dalan AKP, şimdi de ABD’nin Şii İran ve Rusya’yla diplomasiyi öne alan yeni hegemonya tesisi çabalarına ayak uydurmaya çalışıyor.

Politika değişikliğiyle buharlaşmayan sorunlar

Peki bu durum neyi değiştirir? Urfa’dan İzmir’e demografik yapıyı değiştiren 600 bin Suriyeli mültecinin ekonomik ve toplumsal maliyetini ortadan kaldırır mı? Üstelik mülteci sayısının 1 milyonu bulabileceği söyleniyor. “Konuk” statüsünde İstanbul’dan Antep’e Türkiye topraklarında bulunan binlerce El Kaide unsurunun yarattığı güvenlik tehdidini ortadan kaldırır mı? Hele de cihatçılar Suriye’de Esad güçleri ve PYD tarafından Türkiye sınırına doğru sıkıştırılırken ve Türkiye El Kaide’ye tavır almaya zorlanırken, sadakatsizliği ve sınır tanımayan eylemleriyle meşhur bu militanların uslu durmasının garantisini kim verecek? AKP mevcut şartlarda hem El Kaide’yi hem ABD’yi nasıl idare edecek? Ve AKP’nin asıl dert ettiği mesele; Suriye sınırının öte yakası, Rojava gerçeğiyle nasıl başa çıkacak?

AKP açısından, PKK’nin uzantısı olarak gördüğü PYD liderliğindeki Rojava devrimci süreci kabul edilemez. Demokratik, laik ve sosyalizan yönleriyle hem Türkiye’deki hem de (özellikle) Irak’taki Kürtler açısından “uğursuz” bir ilham kaynağı olan bu “kötü örnek”in başarısı, Kürt Hareketi’nin bölgesel etkinliğini artıracağı gibi, “süreç” içinde AKP karşısında daha cüretkar bir tavır almasını da sağlayacak.

Diyarbakır’daki Erdoğan-Barzani buluşmasının açığa çıkaran temel neden de Rojava idi. Salih Müslim liderliğindeki Demokratik Birlik Partisi (PYD), Suriye’deki savaş sürecinde tarafsız kalıp esasen halkın bağımsız çıkarlarına yaslanarak özyönetimlerini oluşturdu ve bir süre sonra El Kaide saldırıları karşısında sergilediği direnişle hem Beşar Esad yönetimi ile hem de uluslararası düzeyde olumlu bir ilişki zemini yakaladı. Şimdi de geçici yönetimin kurulduğu Rojava’da etkisiz kalan, dört parçadaki etkinliği gittikçe zayıflayan Barzani de Erdoğan gibi, Rojava’yı bir tehdit olarak görüyor. Barzani’nin önerisiyle gerçekleşen Diyarbakır buluşması, asıl olarak bölgenin iki yalnızlaşan liderinin PKK-Rojava karşıtı bir ittifakla birbirine sarılmasıdır. Bu “büyük” liderler seslenecek kitleyi de, altın ve para vaadiyle bir araya getirilen 400 çiftin düğünü, dramatik Şivan-İbo düeti ve AKP-KDP seferberliğiyle toplayabilmiştir.

Atlamaya hazır liberallerin “işte böyle” diyerek, “çözüm süreci”nin devamına yorduğu buluşmadan çıkan asıl sonuç Salih Müslim liderliğindeki Rojava yönetimini tecrit etmek için birlikte hareket etme kararı ve Kürt Hareketi’ne karşı bir Türkiye KDP’si oluşturma temennisinin dışavurumu oldu. Barzani’nin Türkiye KDP’si kurma niyetinde olduğu haberleri basına sızdırıldı. Liberalleri heyecanlandıran “cezaevleri boşalacak” sözünün boş laftan ibaret olduğu da bizzat Erdoğan tarafından açıklandı. Erdoğan tıkanan “çözüm” sürecini ilerletmekten çok, durumu idare etmenin, kendi krizini Kürt Hareketi’ne ihraç etmenin, ulusal hareketin çelişkili doğasını fırsata çevirmenin peşinde. Bunda bir ölçüde başarılı olduğu da söylenebilir. Ancak Erdoğan’ın en azından seçimlere kadar idare etmeye çalıştığı “tıkanma” karşısında, Kürt tarafında PKK dışı etkili bir Kürt aktöre sarılıp PKK’yi zayıflatma, marjinalleştirme girişimleri işe yaramaz. Tersine hükümet karşısındaki tavrını sertleştirmesini tetikler. Benzer girişimlerle ilk kez karşılaşmayan Kürt Hareketi’nin yeni bir oyalama taktiğine kanmayacağı yönündeki beyanları ve askeri çatışmasızlığı korumakla birlikte şantiye baskını ve sokak eylemleri gibi hareketlenmeleri başlatması bu bağlamda değerlendirilmeli.

Rüyadan uyanmak

Toplamı ABD hegemonyasının yeniden tesisi doğrultusunda gerekli olan bu adımlar, ABD’nin AKP’ye eski desteğini sürdürmesi için yeterli değildir. Ortadoğu’da stratejik derinliğe gerçekten sahip, görece bağımsız bir bölge gücü olarak İran, ABD ile karşılıklılık ilkesine bağlı olarak ilişki kurabilmektedir. Bölgesel güç rüyaları gören AKP ise artık rüyadan uyanıp gerçeğe dönmeli, emperyalizmin taşeronu olduğu gerçeğiyle ve kendi elleriyle büyüttüğü sorunlarla yüzleşmelidir. Türkiye politika değişikliğine gitmekle, El Kaide belasından ve Suriye savaşının yıkıcı sonuçlarından otomatik olarak kurtulmamıştır. Kürt sorununda çözümsüzlük daha da boyutlanarak sürmektedir. Davutoğlu liderliğindeki bir Türkiye dış politikası, uluslararası alanda kredisini tüketmiştir. Tek büyük varlığı olan petrolünü Bağdat’ın izni olmadan satamayan, kendi bölgesinde iktidarı sallanan Barzani’den medet umması, AKP’nin perişanlığına delalettir.

Böylesine sıkıntılı bir konjonktüre denk gelen seçim süreci öncesinde iktidar/parti içi gerilimlerin su yüzüne çıkması da sürpriz değil. İktidarın farklı bileşenleri yeni paylaşımların yapılmasını zorunlu kılan seçim dönemlerinde kendi iktidar paylarını korumak ya da artırmak güdüsüyle hareket edecek, sıkışmanın ve başarısızlıkların faturası diğerlerinin üstüne yıkılacak. Ama en ağır sözler söylendikten, en sert hareketlere girişildikten sonra bile iktidardan kopulmayacak. (bkz. Bülent Arınç). İşte bu gerçek sayesinde Tayyip Erdoğan, iktidarın diğer bütün unsurlarının kaderini kendi kaderine bağlayarak yoluna devam ediyor.

Mavi Marmara olayı sırasında ilk işaretlerini verip MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması ile patlak veren AKP-Cemaat dalaşı, son olarak dershanelerin kapatılması tasarısının Cemaat’in gazetesi tarafından ifşa edilmesi ile zirve yaptı. İki tarafın sözcülerinin gizli yazışma ifşaatları, karşılıklı hakaretler ve medya kampanyası eşliğinde sürdürdüğü kavganın asıl olarak basit bir “eğitim” gündemi olmadığı herkesin malumu. CHP nedense basit bir “eğitim” gündemiymiş gibi davranarak “büyük” siyaset yapıyor; o büyük siyaseti yaparken de dershaneleri yani paralı eğitimin bir biçimini savunuyor. AKP de güya “paralı eğitimden” şikayet edip dershaneleri kapatarak, “paralı eğitimin” bir başka ve daha gelişkin aracı olan özel okulları yaygınlaştırmayı hedefliyor. Oysa paralı eğitimle, eşitsizlikle derdi olan ikisini de kapatmalı. Ama yerel seçim adaylarının belirlenmesine ramak kala daha da alevlenen dalaş, Cemaat’in iktidarın hem siyasi hem de ekonomik paylaşım mekanizmalarından iyiden iyiye dışlanmasının sonucu. Emniyette ve yargıda (kontrgerilla aygıtından) kilit noktalardan uzaklaştırılan Cemaat şimdi kavga en büyük meşruiyet kaynağı olan eğitim kurumlarına gelince feveran ediyor. Ama arka planda dosyaların, kasetlerin uçuştuğu kirli siyaset kapışmasında kısa süre sonra sessizliğin hakim olması da sürpriz olmaz. Fethullah Gülen’in Abdullah Gül’e, “gerekirse paylaşırız” şeklindeki mesajı ve daha önce sükutla sonuçlanan feveranları bir kenara yazılmalı.

İktidar içi gerilim eninde sonunda iktidar içinde çözülüyor. İktidarın karşı karşıya olduğu krizler, bölünmeye değil iktidar paylaşımının kendi bütünlüğünü korumak kaydıyla kızışmasına yol açıyor. İktidarın krizini onu gerilecek bir krize dönüştürmek ise ancak halkın bağımsız hareketlerine dayalı müdahalelerle mümkün.

Müdahalenin imkanları, iktidar içi kavgada değil iktidarın halka yönelik saldırılarında açığa çıkıyor. Dershane kavgası görünümü altında halkın eğitim hakkına gasp eden eğitimde özelleştirme planları; karma eğitime karşı ilkokuldan üniversiteye eğitimde cinsiyetçi ayrıştırma, çocukları 4 yaşından itibaren yoğun dini eğitime tabi tutacak sübyan okulları ve hafızlık okulları açma planları; “kızlı-erkekli ev” tartışmasıyla tetiklenen mahalle baskısına yol verme çabaları; işçilerin kıdem tazminatı hakkını gasp etme, taşeron sistemini yaygınlaştırma girişimleri; kadın düşmanlığı; kentsel yağma ve HES projeleri… toplumsal muhalefetin gözünü dikeceği asıl çatışma düzlemini işaret ediyor.

Haziran İsyanı’nda “mücadeleye devam” diyerek işçi havzalarında, üniversitelerde, kırlarda, kent meydanlarında, nerede olursa olsun sokakları boş bırakmayan direnişçiler AKP’yi durdurmanın ve geriletmenin yolunu gösteriyor.

Kıdem tazminatını kaldıracak düzenlemeye karşı Türkiye çapında kitlesel militan eylemler düzenleyen DİSK gibi… “Taşeron sorunu çözülüyor” yalanını direnişleriyle bozan ve hakları için direnen Hacettepe, BEDAŞ, GEDAŞ işçileri gibi… Ahmetler Kanyonu’nda direnen köylüler gibi… AKP’nin kadın düşmanlığını teşhir edip frenleyen ve kasımda yeniden sokaklara çıkan kadın hareketi gibi… AKP’yi üniversitelerden uzak durmaya zorlayan militan gençlik hareketi gibi… Çözüm yalanlarına karşı evlatlarının hesabını soran Kürt anaları gibi…

Ne Arınç, ne Fethullah, ne TÜSİAD, ne Sarıgüllü CHP… AKP’nin idare edemeyeceği “bela” yok. Sokaktan başka…