Siyasal İslam’ın sonbaharı I-II – Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet)

Bazen Ortadoğu’yu bir kaleydoskopa benzetiyorum. Ufacık bir sarsıntı tüm resmi değiştirebiliyor. Bu kez, önce Türkiye sallandı, ardından da daha sert biçimde Mısır. Bu sallantılardan birincisinin düşündürdüğünü ikincisi doğruladı, hatta “hakikatini” gösterdi: Siyasal İslamın kapitalist devletin demokratik biçimleriyle uyuşmayan bir “radikal çekirdeği” var. Bu radikal çekirdek kaçınılmaz olarak otoriter-totaliter siyasi projeler üretiyor.

Türkiye ve Mısır’da yaşananlardan sonra Batı’da “ılımlı İslam”a umut bağlayanların, Ortadoğu’da Müslüman kitlelerin siyasal İslamın projesine güvenleri tamir edilemez biçimde sarsıldı.

Türkiye – Mısır

Ortadoğu’da, “Mısır nereye giderse, Arap dünyası oraya gider” derler. Türkiye’de, AKP iktidara gelince, bu deyim adeta “Arap dünyası Türkiye’yi örnek alacak” biçiminde değişmişti. Siyasal İslam seçimlerle iktidara gelebiliyordu, parlamenter demokratik bir devletin laik olması gerekmeyebilirdi. Siyasal İslam, demokrasiyle (hak ve özgürlüklerle, çoğulculukla) bağdaşabiliyor, bunları güçlendirebiliyordu. Askeri vesayet kalkacaktı; Kürt sorunu çözülecek, Türkiye’nin AB üyeliğine doğru uzun yürüyüşü nihayet menziline ulaşacaktı. ABD ve AB, Türkiye’deki izdüşümleri liberaller, hatta kimi sol çevreler AKP hükümetinin, siyasal İslamın Türkiye projesinin arkasına geçtiler. Bu projeye karşı çıkan, eleştiren herkes ya ulusalcıydı ya da darbeci.

Artık AKP Türkiyesi Ortadoğu, Arap dünyası için bir örnek oluşturuyordu.“Stratejik Derinlik” tezine göre, AKP sayesinde Türkiye tarihsel-kültürel özelliklerinin tüm potansiyelini nihayet kullanarak eski Osmanlı coğrafyasında bir “Yeni-Osmanlı” ortak refah, istikrar alanı kurmaya başlayabilirdi. Komşularla “sıfır sorun”, “örnek ülke”, “pivot ülke” “dünya devleti, yükselen güç” fantezileri her yeri kapladı. Batı, özellikle “One minute” ve “Mavi Marmara” hadiselerinden sonra, AKP’nin beklenenleri karşılayabileceğinden kuşkulanmaya başlamış olsa bile seçeneksizdi; içerdeki liberallerin, soldan gelme “yararlı salakların” itikadıysa kaya gibi sağlamdı.
Sonra, Ortadoğu’da Arap kitleleri önce Tunus, sonra Mısır’da, derken Libya’dan Bahreyn’e, Cezayir’den Suriye’ye, baskıcı rejimlere karşı sokaklara dökülüp eşitlik, özgürlük, demokrasi istemeye başladılar. Bu “postkolonyal” (emperyalizmin müdahale düzeneklerini içinde taşıyan) devletlerin Batı’daki“efendileri” ne olduğunu kavrayıp sürece katılmaya “atın başını” çevirmeye başlayana kadar, Tunus ve Mısır’da diktatörler devrildi. Artık, karşımızda iki süreç yaşanıyordu. Tunus ve Mısır’da devrimci sarsıntılar devam ederken Libya’da, ardından Suriye’de emperyalist ittifakların askeri, diplomatik gücü devreye girip kendiliğinden, barışçı-devrimci muhalefet reflekslerini yozlaştırmaya, aşiret, mezhep temelli iç savaşları tetiklemeye başladılar. Bu iki sürecin kesişme noktasında da tüm Ortadoğu’da, ABD ve AB’nin potansiyel ortağı olarak hızla etkisi artmaya başlayan, siyasal İslamın en eski örgütü, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketi vardı. Bölge yine“Mısır nereye giderse Arap dünyası oraya gider” geleneğine geri dönmüştü.

AKP Türkiyesiyse, şimdi tüm komşularıyla sorunluydu, Suriye’de iç savaşa taraf olmuştu, 200 binden fazla sığınmacıyla uğraşıyor, Selefi-El Kaide tipi örgütlere yataklık yapıyordu. AKP’nin “One minute”den sonra bölgede yükselen etkisi, “Arap uyanışı”, Mısır’da Müslüman Kardeşler hükümetinin dış politika inisiyatifleri karşısında anlamsızlaşıyordu. AKP Türkiyesinin“demokrasi iddialarına” pek uymayan medya denetleme, gazeteci hapsetme, tuhaf yargılama, kürtaj, sezaryen konularına burnunu sokma, içki yasağı, ahlak polisliği pratikleri artık, Batı’da da dikkat çekmeye başlamıştı.
Bu yıl haziran başlarken AKP Türkiyesi’nde “Gezi Olayı” patlak verdi. “Gezi Olayı”na AKP hükümetinin çok şiddetli, giderek paranoyak bir boyut kazanan otoriter tepkisi Batı’nın, liberallerin AKP’ye verdiği desteğin tabutuna son çiviyi de çaktı.

Temmuz başlarken bu kez Mısır’da halk Müslüman Kardeşler yönetimine karşı meydanları doldurmaya başladı. Mısır’da tarihin tanık olduğu en büyük, kimi hesaplara göre 17-20 milyon insanın katılımıyla gerçekleşen protesto gösterileri, Müslüman Kardeşler’in başbakanı Mursi’nin uzlaşmaz tavrının sonucunda, yine bir devrime dönüşmeye, toplum hızla parçalanmaya başlayınca devletin tek işler durumdaki kurumu Mısır ordusu, yine belirleyici konuma yükseldi ve yönetime el koydu. Hem de Mursi’nin atadığı (“alını secde görmüş”, dini bütün) bir komutanın liderliğinde… Belli ki gerçek dünyada, sınıf çıkarı, “yapısal belirleyicilik” diye bir şeyler vardı…

On yılı bir yıla sığdırmaya kalkınca…

Bir organizmanın “hakikati”, en iyi, en aşırı durumunda görülebilir. Mursi yönetimi, Türkiye’de AKP hükümetinin on yılda, muazzam dış finansal destekle kat ettiği yolu bir yılda aşmaya kalkınca, siyasal İslamın “hakikati”ni de gözler önüne serdi.

Devrimci dalga, “Tahrir Olayı”, yaklaşık seksen yıldır “tek çözüm İslam”, ekonominin sorunlarını çözecek “büyük planımız var” bayraklarını sallayan Müslüman Kardeşler örgütünü hazırlıksız yakaladı, hiç anlamadığı derin bir sarsıntının içine attı.

MK “Olay”a başlangıçta uzak durdu, sonra sistemi tehdit eden bir düzeye ulaşınca, rejimi kurtarmak için Mübarek safrasını atmayı kabul eden orduyla anlaşarak ve örgütlü yapısının avantajlarıyla devrimi söndürmeye, kazanımlarını da devşirmeye başladı.

MK’nin, AKP’nin on yılda geçtiği yolu bir yılda aşma atılımı böyle başladı. MK, gerçek niyetini hem kendisine destek veren liberallerden hem de halktan sakladı; dahası verdiği sözlerin hepsinden döndü: Başkanlık seçimlerinde aday çıkardı, meclisi ele geçirdi. Anayasa yapma sürecinde mutabakat arama vaadinden döndü dinci, güçler ayrılığını ortadan kaldırmaya yönelik bir anayasa hazırladı yüzde yirmilerde kalan bir katılımla onaylanmasına aldırmadan uygulamaya koydu. Mursi, ordu üst kademesini görevden aldı. Yüksek hâkimler kurulunu işlevsizleştirdi, devlet bürokrasisine kendi adamlarını doldurmaya, atadığı başsavcının uygulamalarıyla medyayı susturmaya başladı.

Bu arada, ekonomiyi kurtarması beklenen “büyük plan” bir türlü ortaya çıkamadı. MK, toplumun sorunlarını çözmek yerine devlet gücünü elinde biriktirmekle, dinci bir rejim kurmakla meşguldü. Bu telaşın basıncı toplumun dokusunu çatlatmaya başladı, yeni bir devrimci dalgayı tetikledi.
Siyasal İslamın “hakikati” gözler önüne serildikten sonra ve toplumsal muhalefet dalgası yeni bir devrime dönüşürken, ordu yönetime el koyduğunda (darbe yaptığında) ne bölgeden, ne ABD’den beklenen tepki gelmedi. Müslüman Kardeşler hareketinin Tunus ve Türkiye’deki benzerlerinin dışında “vay seçilmiş hükümete karşı darbe…” protestolarında bulunanların sayısı garip biçimde azdı…

***

Türkiye ve Mısır’da yaşananlarla birlikte, Batı’da “ılımlı İslam”a umut bağlayanların, Ortadoğu’da Müslüman kitlelerin, siyasal İslamın projesine güvenlerinin tamir edilemez biçimde sarsıldığına işaret etmiştim. Bugün bu gözlemimi daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışacağım.

Siyasal İslamın ekosistemi

Siyasal İslamın ortaya çıkışına, büyümesine olanak veren “ekosistemi” kısaca dört alt başlıkla betimleyebiliriz.

Kapitalizmin krizi: Bir kriz yönetme modeli olarak 1980’lerin başında benimsenen neoliberal küreselleşme, “postkolonyal” devletin üzerinde durduğu ulusalcı – kalkınmacı mutabakatı yıktı. İşsizlik yoksulluk artarken devletin toplumsal harcamaları kısması, kamusal alanları özelleştirmesi, IMF otoritesi altına girmesi, toplumun en yoksul, kırılgan kesimlerinin, çalışanların, hatta geleneksel orta sınıfları da kapsayan çoğunluğun gözünde yönetici sınıfın meşruiyetini sarstı.

Hızlı metalaşma“Postkolonyal” devletin ekonomisi dış piyasaya açıldıkça ülke pazarını istila eden ithal malları, yerli üreticilere büyük darbe vurdu. Bu malların tüketimini desteklemek için yayılan imajların, özellikle kadın bedeninin, cinselliğin, “hazcılığın” pazarlama aracı olarak kullanımındaki, kadının emek piyasasına girişindeki artış, yerel“yaşam dünyalarının” kültürlerini, dolayısıyla iktidar ilişkilerini kırmaya başladı.

Solun krizi: Kapitalizmin krizi “kitlesel işçi sınıfını” parçalar, sendikaları zayıflatırken küreselleşmeci (postmodern) söylem, Doğu Bloku’nun çöküşü, karşısında uyum sağlayamayan sol hareket, sosyal demokrat, antiemperyalist/popülist ve komünist kanatlarıyla birlikte adeta çöktü.

Emperyalist restorasyon: ABD hegemonyasının sarsılmasına karşı bir restorasyon projesi olarak gündeme gelen savaşlar, hem bölge halkları üzerinde büyük bir travma yarattı hem de liberal kesimleriyle birlikte bir “ılımlı İslam” arayışını gündeme getirdi.

Siyasal İslam hem “postkolonyal” devletin hem de solun krizinin oluşturduğu boşlukta, hizmet ve proje sunan bir hareket olarak hem de yerel yaşam dünyalarının, iktidar ilişkilerinin savunma refleksini birleştirebilen, uluslararası sermayeyle uyumlu bir izlenim veren, emperyalist restorasyonun bölgedeki ortağı olmaya aday bir popülist hareket olarak yükseldi.

Her şey değişir

Neoliberal küreselleşme, hızlı metalaşma, yeni teknolojik gelişmeler, beraberinde getirdiği kültürel etkiler, uluslararası düzeyde, tüm yerel işçi sınıflarının içinde kendini gösteren yeni bir sınıf şekillenmesi (kapitalist gerçekçiliğe uygun ideolojik adıyla “yeni orta sınıf”) yarattı. Bu sınıf, kapitalizmin mali kriziyle birlikte tarih sahnesine hem kendi özgün talepleri hem de insanlık adına, evrensel özgürlük, eşitlik, kardeşlik, çevrecilik sloganlarıyla fırladı, toplumsal muhalefetin önüne geçti. Emperyalist restorasyon projesi de başarılı olamadı. Dünyanın stratejik merkezi doğuya kayarken Ortadoğu’nun enerji ekonomisi açısından stratejik önemi azalmaya başladı.

Bu ortamda siyasal İslamın Türkiye’de ve Mısır’da, bu yeni sınıfın muhalefetini etkisizleştirecek, ekonomiyi uluslararası sermayenin kullanımına uygun bir istikrarda tutabilecek yönetim becerisine sahip olmadığı ortaya çıktı.

Toplumsal muhalefet siyasal İslamın ılımlı-liberal cilasını kazıyınca, altından otoriter-totaliter, üstelik kapitalist dünyanın mantıklarına yabancı “radikal çekirdeği” ortaya çıktı.

Batı kaynaklı emperyalizm, Ortadoğu’da, siyasal İslamdan radikal kanadı etkisizleştirmesini, toplumsal muhalefeti, liberal-demokratik görüntüyü bozmadan denetim altına almasını, İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmasını ve verdiği sözleri yerine getirmesini bekliyordu. Siyasal İslam, bu alanların hepsinde, Batılı ortaklarında hayal kırıklığı, güvensizlik yarattı.

Özetle, siyasal İslamın, özellikle Türkiye ve Mısır deneyimleri bağlamında hem iç dinamikleri hem de dış dinamikleri elinden kaçırmaya başladığı görülüyor. Bu durumda, siyasal İslamın kendi yapısal özelliklerinin yanı sıra ama daha çok bu yapısal özelliklerin zaaflarını ortaya çıkaran toplumsal muhalefetin etkili olduğu söylenebilir.

Siyasal İslamın yapısal zaafları ortaya çıkmaya başladığında, henüz toplumsal muhalefet başını kaldırmamışken ABD dış politika çevrelerinde, demokratikleşme projesini bırakıp “Molla, Military, Medya” denetimi üzerinde yoğunlaşmak gerektiğine ilişkin bir tartışma başlamıştı. Bu tartışmanın, şimdi yeni bir anlam kazandığını düşünüyorum.