Marjinalden çapulcuya: Her yer isyan, hepimiz isyancıyız – Şöhret Baltaş (Red)

Bu yazının ilk adı “Normallerin Tarihini Değiştirmek İçin” idi ve İstanbul 1 Mayıs’ında çukurlar bahane edilerek devletin Taksim’e el koyma gayretini gerekçelendirmek için meydanı zorlayan kitlelere verilen addan, “marjinal”den esinleniyor, kelimenin ve işaret ettiği kavramın tarihine bakmayı, böylece üzerimize atılan fişeği yerden kapıp gerisin geri fırlatmayı amaçlıyordu. Tarihin inanılmaz ironisine bakın ki, halk bu kısacık sürede “çapulcular” ordusuna dönüşüp meydanları işgal etti ve “marjinaller” lafını tedavülden kaldırdı. Şimdi geriye dönüp baktıklarında, icat ettikleri her lafın, her aşağılamanın kendilerine misliyle geri döndüğünü fark edip stratejik olarak nedamet getiriyorlar mıdır, bilinmez ama bir on gün içinde bu halkın doğru kavramlarla konuşmasını sağladılar. Eylemin gücü, bu ülkedeki bütün ezilenlerin birbirlerini, korkak medyanın yalan aynasından yansıyan kırılmalarla değil, yüz yüze bakarak tanımalarına yol açtı. Ve şimdi bu ülkenin bütün meydanlarında herkes, birbirini yeniden keşfediyor. Gerçek, yeniden ayakları üzerine oturmaya başlıyor.

Yazının ilk halini korumayı ve “DirenGezi” ile başlayıp “DirenTürkiye”ye dönüşen isyana ilişkin eklemeleri parantez içinde vermeyi uygun gördüm; ne de olsa “bu daha başlangıç”… Yolumuz uzun, önümüz aydınlık; daha çok konuşacak, yaşadığımız bu olağanüstü dönemden edindiğimiz benzersiz dersleri onlarca kez yeniden düşüneceğiz.

Yaşasın isyan!

Normallerin tarihini değiştirmek için

“Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.”

1848’de yayınlanan Komünist Manifesto, sadece ezilenlerin yanında olduğu için devrimci değildi; dünyaya, madde ve bilince, tarihe bakarken kullandığı diyalektik materyalizm yöntemi, o güne kadarki idealist, mutlakçı, metafizik bakış açılarını yerle bir ediyor, defalarca “sonu” ilan edildiği halde hâlâ başa çıkılamayan bütünlüklü bir mücadele aracı veriyordu ezilenlere. Geçen 165 yıla rağmen bugün bile akademik dünyada ya da politikada aklı başında herkesin dönüp dönüp hesaplaştığı bir “heyula” olması, tam da bu yüzdendi. Kendisinden önce de egemenliğin karşısında, ezilenlerin yanında saf tutanlar olmuştu; ütopik sosyalistler, Hıristiyan hümanistler, idealistler… Marx’ın onlardan farkı, ezilenlere felsefeden sosyolojiye, ekonomiden tarihe uzanan, her hücresi birbiriyle bağlantılı sağlam bir perspektif ve buradan hareketle son derece tutarlı bir kuram ve politika sunmasıydı. Ludwig Feuerbach’ı eleştirirken şöyle diyordu Engels: “Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşüncenin varlık ile ilişkisi sorunudur.” Bu soruya verdikleri cevap, filozofları iki büyük kampa ayırıyordu; idealistler ve materyalistler. Düşüncenin -ruhun, özün, Tanrının-  maddeden önce geldiğini savunanlar idealist kampı; maddi gerçekliğin düşünceyi -ruhu, özü, dinleri ve düşünceye bağlanan tüm bir toplumsal-kültürel varlığı- yarattığına inananlar ise materyalist kampı oluşturuyorlardı. Bu temel soru, bilinç ile maddi gerçeklik arasındaki ilişkiyi açığa çıkarırken, insanlık tarihinin işleyiş yasalarını da ortaya koyuyordu. İlk adım, üretim ilişkilerini çözümleyen  “nasıl yaşıyorsak öyle düşünürüz” temel önermesi ise; ikinci adım tarihi yapan tüm bir insanlığın nasıl yaşadığını ve bu yaşama koşullarından doğan karşıtlıklarıyla tarihi ele almaktı. Marx’ın yöntemiyle tarihe bakıldığında savaşlar, fetihler, anlaşma ve ittifaklar baştan sona ezber edilecek bir kronoloji olmaktan çıkıyor; egemenler ve ezilenlerin arasında sürmekte olan sınıf mücadelesinin nihai belirleyici olduğu tarih sahnesinde yaşanan, bu anlamda içsel bir mantığı takip eden diyalektik bir süreç haline geliyordu.

Ancak Marx’ın düşüncesi, kuşkusuz kuramdan ibaret değildir. Gerçekliğin farkına varan bilince, bu gerçekliği dönüştürebileceğinin bilgisini de verir. Tam da bu yüzden Marksizm, akademik dünyanın sınırlarından taşar ve işçi sınıfının devrimci politik yöntemi haline gelir. Feuerbach Üzerine 11. Tez; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” derken tarihsel materyalizmin devrimci yönüne işaret eder.

Katlanılmaz dünyaya başkaldırmak

Bu yüzden, Marx’ın 1848’de dünyaya ilan ettiği Manifesto’dan bu yana devrimci olmak, gerçekliği düşünsel zenginlik olsun diye değil, dönüştürmek üzere çözümlemektir. (Taksim isyanı, tam da bu yüzden ekranlardan üzerimize her gece “özgürlükçü” sözler fışkırtan liberal yandaşlar, sözde “solcu” çokbilmişler ile özgürlüğün eyleyerek ve bedel ödeyerek kazanılacak bir dönüşüm olduğuna inananlar arasındaki derin uçurumu bir gecede teşhir etmiştir.)

Devrimci olmak, bilincimizi yaratan maddi koşulları bilerek buna karşı mücadele vermek; verili sistemin korkaklaştırma, pasifize etme, rüşvetle satın alma, sindirme çabalarına kaşı direnmektir. (Tam da bu yüzden, “vatandaş” efendiler korkuyla, aldıkları üç otuz rüşvetle ekranlarını karartır, gazetelerini bir paçavraya dönüştürürken halk köprüleri aşıp sokağa inmiştir.)

Devrimci olmak, tarihin sahnesinde sesleri duyulmayan ezilenlerden, yoksullardan yana olmak ve hayatın her alanını bu yönde örmektir. (Bir gecede ezilenlerden yana olan ve olmayanların üzerine çıplak keskin ışığını tutandır tarih.)

Her büyük kalkışma tarihteki öncüllerini arar; zalimlerin, diktatörlerin, hükümranların izini süren tarih kitaplarında sesleri duyulmayanların sesine kulak verir, onların can verdiği toprakta kök salmaya çalışır. Bizim köklerimizin en derinlerinde, 15. yüzyılda zulme karşı ayaklanan Şeyh Bedreddin ve yoldaşları, yolundan dönmediği için asılan Pir Sultan Abdal, Roma ordusuna kafa tutan köle Spartaküs ve Paris Komünü direnişçileri var. 1905 ve 1917’de umudu gerçek kılan muzaffer Bolşevikler, isyancı Romalı kölenin adıyla savaşan Rosa, Liebnecht ve yoldaşları var. Karadeniz’de boğdurulan Mustafa Suphi’ler, tütün işçisi Zehra Kosova’lar, 1970’li yılları belleklere direnişleriyle nakşeden Deniz’ler, Mahir’ler, İbrahim’ler ve Kürt özgürlük savaşçıları var. Yüzyıllardır süren bu mücadelenin, sınıflar var oldukça süreceğine duyulan inançtır devrimci olmak. Düşüp yeniden ayağa kalkmak; her yenilgide bir dahaki sefere hazırlanmaktır.

Peki neden?

“Devrimciler” dediğimizde gözümüzün önünde resmigeçit yapan onca insanın koştuğu bu ateş, çok ağır bedellere rağmen neden ısıtmaya devam ediyor onca insanı? (Soru artık şöyle de sorulabilir: On binlerce insan bile bile nasıl koşar gaz bombalarının ve tomaların, panzerlerin üzerine?)

Bu soruya Che Guavera nezdinde şöyle cevap veriyor John Berger: “Guevara’ya dünyanın içinde bulunduğu durum katlanılmaz geliyordu. (…) Guevara’nın önceden gördüğü ölümü, dünyanın bu katlanılmaz koşullarını kabul ederse, kendi yaşamının ne kadar katlanılmaz olacağının ölçüsünü sunuyordu.” (J. Berger, O Ana Adanmış)

İşte anahtar burada. Bugün dünya katlanılmaz durumdadır ve bu gerçek bilmezden gelinemeyecek boyuttadır.

(Anahtar Che’den bu yana aynı: Yalan, riya, tahakküm, yoksulluk, kendini bilmezlik ve hadsizlikle dolu bu ülke artık katlanılmaz hale gelmiştir ve bunu bilmezmiş gibi yaşamak, bizzat yaşamımızı katlanılmaz hale getirmektedir.)

Kapitalizmin insanı insan yapan her şeyi yok etmesini bir yana bırakıp, en temel ihtiyaca bakalım: Halen dünyada en zengin yüzde 20’lik dilim dünyada üretilen tüm mal ve hizmetlerin yüzde 90’ını tüketiyor. Geriye kalan yüzde 10’luk varlığı ise dünya nüfusunun yüzde 90’ı bölüşüyor! Dünyada 3 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor; her 6 kişiden biri, açlıktan ölme tehlikesiyle yüz yüze. Dünyadaki tüm servetin yüzde 40’ı dünya nüfusunun yüzde 1’ine ait; kalan yüzde 60’lık dilimi yüzde 99’a giren bizler paylaşıyoruz! Kısacası kapitalistlerin serveti ile milyonların yoksulluğunun artışı, doğru orantılı; onlar zenginleştikçe milyonlar yoksullaşıyor. Oysa bugün yeryüzü, insanlığın ulaşmış olduğu bilimsel birikimin de desteğiyle herkese ihtiyacı olanı verecek kadar büyük; “her yerde, her şeyde, hep beraber” diyebileceğimiz kadar olanaklı. Bu akıldışı barbarlığın tek sorumlusu, yoksul insanlığın üzerinden kârını artıran mülk sahibi sınıflar ve onun yasal temsilcileri.

Başka söze gerek yok. Dünya katlanılmaz durumdadır. Bunun farkına varmak ve bu dünyayı değiştirmek için mücadele etmeden yapamamak… İşte her gün tüm dünyada binlerce insanın ateşe uçan pervaneler gibi sokaklara çıkması, kurulu düzenin bekçilerinden korkmadan -ya da korktuğu halde birlik olup korku eşiğini aşarak- yüz binlerin ne polisten ne barikatların üzerine yürümesi bundan. (Taksim’de hayatında ilk defa gaz bombası görmüş insanların yan yana durarak korkudan silkinmesi ve dev bir güce dönüşmesi bundan; kendi korkusuyla dalga geçmesi, barikatlarda eylemin unutulmaz sözlüğünü yaratması bundan.)

Bu katlanılmaz koşulları kabul etmenin, yaşamı o ölçüde katlanılmaz kılacağını bilerek onca bedeli göze alması bundan. İşte bu yüzden, sınıf sömürüsü sürdükçe, egemen sınıf ezilenlerin döktüğü ter ve kanla beslendikçe, eşitlik ve özgürlük talebi sistemin duvarlarına çarpıp parçalandıkça insanın buna isyanı ve mücadelesi de sürecek.

Dinozor’dan marjinal’e (Ve oradan çapulcu’ya)

Başka bir dünya olasılığının insanlığın ufkundan uzaklaştığı son otuz yıldır, hayatını dünyayı değiştirme mücadelesine adayan insanların, düşman saflar nezdinde bile saygı uyandırdığı dönem geride kalmış gibi görünüyor. (Öyle görünüyordu ama geride, çok derinlerde bir yerde, adeta bir paralel evrende, o saygıdeğer isyancıların bize anlattıklarının ve sabırlı bir karınca gibi ördükleri hayatlarının yaşadığını birden, içimiz ürpererek fark ettik.)

Soğuk savaş yıllarındaki anti-komünizm histerisi yerini müstehzi bir yok sayma tutumuna bıraktı. Kapitalizm, gerek Sovyet blokunun yıkılmasıyla gerekse dünyada devrimci dalganın gerilemesiyle birlikte kendini rakipsiz saymaya başladı ve “tarihin sonu budur” diyecek kadar küstahlaştı. Komünistlere en hafifinden ‘dinozor’ adı takıldı, asar-ı atika muamelesi yapılmaya başlandı; Berlin duvarının ve anıt-heykellerin parçalanma görüntüleri mal bulmuş mağribi misali döne döne gösterildi; mevcut düzeni savunanların ‘değişimci’ ve değişimi isteyenlerin ‘tutucu’ ilan edildiği akıl dışı bir söylem utanmazca dillendirildi. (Tam da bu yüzden görmemiz gerekiyor ki; bugünlerde çokça dillendirilen “kibir” RTE’nin şahsına özgü değildir, bu neoliberal karşı dalgayla beraber tarihin sonunu ilan eden kapitalizmin kibiridir.)

Şimdilerde ‘dinozor’ demek yerine muhatabını daha belirsiz kılan, muğlak ve kişiliksiz bir deyim var; marjinallik. Dinozor, ‘eskide takılıp kalan’ anlamında hiç değilse kabul edilebilir bir insanlık halini anlatıyordu ve eski’den kastedilen şeyin komünistlik olduğu açıktı. Oysa marjinal’de hiçbir siyasi gönderme yok, ‘toplum dışında yaşayan eser miktarda azınlık’ olarak baştan bir dışlayıcı yargı bildiriyor ve devletin sözümona  ‘çoğunluktan yana, marjinale karşı’ imhadan yana tutumunu net biçimde ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta işçi kızı Dilan’ı ‘marjinal grup üyesi’ ilan eden ve böylece polis şiddetini aklı sıra normalleştiren valilik açıklaması, tam da bu zihniyetin dışavurumu: Devletin uygun gördüğü meydanda, uygun gördüğü sınırlar içinde ‘kutlama’ yapmayan, 1 Mayıs’ta resmi bayram balonları uçurmak yerine polisle çatışan, ‘anormal’, yani ‘norm’a uymayan bu kişiler, nizam intizamın düşmanıdır ve görüldükleri yerde sinek gibi gazlanmalıdırlar. Norm’un ne olduğuna, normal ve anormal’in nasıl tanımlanacağına devlet karar verir. Çünkü devlet iktidarın kendisidir ve zenginlerin ferah feza yürüdükleri yolda alt sınıfların çelme takmasını engellemekle memurdur.

Devletin bu her dönemdeki vazifesi, AKP döneminde oldukça genişledi. Sadece sosyalistler değil, cemaate karşı olanlar ve ‘ahlaka mugayyir’ davrananlar da hızla marjinalize edildi. Kendileri en acımasız şiddetin faili olanlar, bitmez tükenmez bir mağduriyet edebiyatını sakız gibi çiğneyip durmaktan utanmadılar. Kendilerinden olmayan, yani dindar ve kindar ve neoliberal olmayan herkesi içeri tıkarak, susturarak, boyun eğdirerek gemilerini yürütmek istiyorlar. Artık merkez’de Türk, Sünni ve Müslüman olmak var.  Bu yüzden, -şimdilik- suskun çoğunluğa hitap ederek, bu ‘vasat’a karşı sesini yükselten herkesin ‘marjinal’ olduğu algısını yaratmaya çalışıyorlar. (Karşılarında örgüt görmediklerinde de “çapulcu” dediler!)

Marjinal sözcüğünün kendisi, daha baştan bir merkez ve merkezin dışındakiler ikiliğine dayanıyor. Merkez elbette iktidardaki sınıf ve onun sistemi içinde durmaya –şimdilik- rıza gösteren çoğunluk; merkeze uzak kenarlar ise bu çoğunluğun gözünde ‘suç unsuru’, en azından ciddiye alınmaz ‘uçuk kaçık’ insanlar olarak gösterilmeli ki çoğunluk terörize edilerek merkez’den kaçmasın.

Devrimcilerin ‘marjinal’ olarak adlandırılmasının ardında yatan niyet de bu; çoğunluğun –şimdilik- kabul ettiği merkezi bir ortak paydaya itiraz eden, yığınların yoksulluğu pahasına serveti katlanan bir avuç kapitalistin düzenini sorgulayan, bu dünyanın bugünkü haliyle bir yok oluşa sürüklendiğini söyleyerek değiştirilmesini talep edenlerin gerçeği ifade ettiklerini bal gibi biliyorlar ve tam da bu yüzden onlarla merkezdeki çoğunluğun arasına kalın duvarlar örmeye çalışıyorlar. Göz yumulabilir, kabul edilebilir  ‘hata’ payını, istatistik biliminin verdiği adla ‘standart sapma’ olarak kabul ediyor, onsuz bir adım bile atamayacakları emekçi sınıfını standart bir ‘bayram’ modunda, öngörülmüş ‘hata payı’ içinde tutmaya çalışıyorlar. Verebileceklerinin en azına mahkûm ettikleri çoğunluğu, merkezde tutmanın tek yolu, itiraz edenleri marjinalleştirmek, gerçeklerin yayılmasını ve merkeze doğru ilerlemesini engellemek; bildikleri başka yol yok. Çünkü ‘marjinal’ grupların sözleri çoğunluğa ulaşırsa, meşruiyet zeminleri ortadan kalkacak ve bizzat kendilerinin dünyanın çoğunluğu karşısında arsızca savundukları azınlık çıkarları marjinalize olacak. Bunu bildikleri için gerçekleri tersyüz ediyor, konuştukça konuşuyor, lafın arkasına düşürdükleri gölgede saklanıyorlar. (Ne mutlu “marjinallere” ki, kalın duvarlar vız gelmiş ve yıllardır dayak yiyip horlanarak inatla söyledikleri sözler “çapulcular”a ulaşabilmiş!)

Ama egemenlerin kendilerini aklamak için kullandıkları sözcükler, büyük yalanlarını ifşa ediyor. Kıyıda kalanların, gün gelip merkez’i işgal ve ilga ettiğini tarih açıkça gösteriyor. Kitlesel gösterilerin, bir bayram değil, devrimci farkındalığa ulaşma provası olduğunu; kitlelerin gündelik hayatta pek de kullanmadıkları sınıfsal gücü o alanlarda fark ettiklerini ve sistemle yüz yüze geldiklerini egemenler bizden çok daha iyi görüyor. En masum, en kendiliğinden kitle gösterilerinde bile açığa çıkan şey bir sınıfa ait olmanın fark edilmesidir. Burada ortak yazgı, ortak bir gelecek tahayyülüne dönüşür. (Bugün Taksim’de oradaki insanların istisnasız tümünü etkisi altına alan, hayatı bir anda anlamlı ve güzel bir şey haline getiren, sebepli sebepsiz gülüşlerde dışa vuran tam da budur; ortak gelecek tahayyülü.)

İşte bu yüzden bir araya gelmemizi, ortak bir hayal kurmamızı önleme telaşıyla kenti gaz bulutlarına boğuyor, hedef alarak ateş ediyor, mevzilerimizi yıkmaya çalışıyorlar.

Merkez duyuyor musun, çapulcular geldi!

Eski Roma’da arenanın ön basamaklarında oturanlar yurttaş statüsündeki Romalılarmış; alt sınıftan insanlarsa ‘marjin’ adı verilen kenarlarda oturuyorlarmış ve bu nedenle onlara ‘marjinal’ deniyormuş. Bugün mimaride, kentlerin kenarındaki gecekonduların fiziki anlamda ‘marjinal bölgeler’ olarak adlandırılmasının, eski Roma’daki yoksullarla ilgisi var mıdır, bilinmez, ama marjinal’i tanımlayan merkez’in her dönemde ne mene bir şey olduğu, kendini hangi somut sınıfsal çıkarlara göre konumlandırdığı ve kimleri yaşamın kıyısına ittiği ortada.

Evet, biz merkezde değil, kıyıdayız –şimdilik-. Merkez’de olmayı, yaşamın kenarlarına itilenlere karşı kör ve sağır olan merkezciliği reddediyoruz. Düzenciliği, böyle gelmiş böyle gider’i, üç kuruşa üç maymun olmayı reddediyoruz. Merkez’in çarkına kenar’ın çomaklarını sokmaya kararlıyız. Ta ki kenar mahalleler, şehrin merkezinde halaylar çekene kadar…

(Bugün şehrin merkezinde halay çekenlerin hepsi kenar mahallelerden değil belki ama orada kurulan hayat, merkez’in bizlere dayattığı hayattan çok daha öteleri kapsıyor.)

Biz de böyleyiz işte, katlanılmaz bulduğumuz dünyayla mücadele etmemenin hayatımızı katlanılmaz kılacağını bilenler; işte böyleyiz.

Biliyor musunuz, yazılmış bir kâğıdın kenarında bırakılan boşluğa da marj deniyor. Hani kimsenin inanmadığı ama yazmak zorunda bırakıldığı satırların kenarında, kırmızı çizginin dışında kalan; şu kuş, çiçek, çocuk resimleri çizdiğimiz yerler… Biz oradayız.

Barbarlık ya da sosyalizm ikilemi olarak karşımızda duran bu keskin mücadeleyi romantizme dökmek istemem ama bu yazıyı Can Yücel’in olağanüstü şiiriyle bitirmek şart oldu:

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar

Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr

Çıplaklığında o atın yine onlar koşacaklar

O çocuklar

O yapraklar

O şarabi eşkıyalar

Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?

 

(Bu yazıyı bütün kalbimle DirenTürkiye’nin şarabi eşkıyalarına adıyorum)