“Gezi Olayı”nın yarattığı yeni “zaman” üzerine düşünürken – Ergin Yıldızoğlu

“Olay”, zamanın, aynı içeriği tekrarlayan, birbirini izleyen homojen birimler (tesbih taneleri gibi…) olarak akışını kırar, Hamlet’in deyimiyle “zaman eklem yerinden çıkar.” Daha önce olmayan olasılıklar zamanın içine girmeye, zaman sonsuzlaşmaya başlar. Yeniden homojen akışına geri döndüğünde artık yeni bir içeriği tekrarlayan bir zaman olacaktır. Ta ki bir daha kırılana kadar…

“Gezi Olayı”nın devrimci bir kriz dönemi başlatıp başlatmadığını henüz bilemiyoruz, ama yeni bir zamanı başlattığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Gezi Parkı’nda ortaya çıkan “yaşam dünyasına”, “yeni insana”,  “Duran Adam” ve “Abbasağa  Forumu” (mantar gibi biten yerel forumlar) fenomenine, zamanın değişen hızına ve içine giren yeni olasılıklara, tartışmalara bakmak yeterli…

Ben bu yazıda, bu “yeni zaman” üzerinde düşünmeye çalışıyorum. Düşünmeye de Karl Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’i başlıklı denemesinin ilk sayfalarındaki, bugün bizi doğrudan ilgilendirebilecek bir paragrafla başlamak istiyorum.

Marx, zamanın kırıldığı ve tarihin yeniden yapılma olasılığının zamana girdiği “anlarda”, örneğin devrimci kriz dönemlerinde, tarihi yapmaya kalkanların, “yeni zamanın” özgünlüğünü değerlendiremeyerek, taklitçiler konumuna düşme olasılığına, şu saptamayla işaret ediyordu: “İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar, ama canları istediği gibi ve kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan içinde bulundukları ve geçmişten bugüne devrolunan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve tam kendilerini ve şeyleri devrimcileştirmeye, yepyeni bir şey yaratmaya başlamış gibiyken bile, özellikle böyle devrimci kriz dönemlerinde, aceleyle ve endişeyle geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin bu yeni sahnesini bu saygın görüntünün arkasına gizleyerek sunmak (anlamlandırmak – E.Y) için, bu ruhların isimlerini, sloganlarını, kostümlerini alırlar.” Sonra da ekliyordu: “Yeni bir dili öğrenmekte olan kişi başlangıçta, onu hep kendi anadiline çevirir. Ancak, ne zaman yeni dili, eskiyi anımsamadan, ana dilini unutarak konuşmaya başlar, o zaman o dilin ruhunu özümser, içinde yolunu bulabilir ve kendini özgürce ifade etmeye başlayabilir.”

Bizler de benzer bir durumla karşı karşıyayız. “Gezi Olayı”na, geçmişten bize devredilenlerle, “eski dilin” içinden gelen sorularla yaklaşıyoruz. Bu belki kaçınılmaz ama, hızla eleştirel aklın süzgecinden geçirilip işlenerek aşılması gereken bir durum oluşturuyor.

Örneğin, çoğu kez bir “kopuş” noktasında olduğumuzu unutup, ya da olduğumuzun ayırdına varamayıp, “Gezi direnişinin/isyanının” vb., hazırlıklı, örgütlü olmadığından, hatta örgütlenmekte isteksizliğinden, gelecek vizyonu, program yokluğundan, bir sonraki adımı tasarlamadaki beceriksizlik ya da isteksizliğinden yakınabiliyoruz.

Diğer bir deyişle, “Gezi olayı” ile başlayan zamanın dilini henüz tam olarak öğrenemediğimizden, kaçınılmaz olarak “eski”, önceki zamanın diliyle konuşmaya çalışıyoruz. Örneğin kendiliğinden hareketin önemini vurguluyoruz ama, abartmamak gerektiği konusunda kendi kendimizi uyarmadan da edemiyoruz.

Halbuki, “Gezi Olayı”nı doğası gereği maddenin hareketi, siyasete konu edilecek nesnel durum olarak düşünürsek, bu soru ve kaygıların çoğundan kurtulur, “Gezi Olayı”nın başlattığı zaman içinde “biz” ne yapacağız, yapmalıyız diye düşünmeye başlayabiliriz. Diğer taraftan, dikkatle bakarsak, “Gezi Olayı”nın ve forumların çok belirgin örgütlenme ve iletişim biçimleri yarattığını görebiliriz. Burada sorun bir örgüt yokluğuyla, örgüt karşıtlığıyla değil, şekillenen örgütlerin doğasının ve potansiyellerinin anlaşılabilmesiyle ilgilidir diye düşünüyorum.

“Gezi Olayı”nı bir durumun içinde patlak veren olay, tarihin maddesinin bir hareketi, “Forumlar”ı onun izleri, “dışımızdaki nesnellik” olarak düşünürsek, Lenin’in  felsefe defterlerinde Hegel’in diyalektiğini çalışırken yaptığı şu kısa özet üzerinden hareket edebiliriz: “İnsan dünyayı tatmin edici bulmaz onu pratiğiyle değiştirmeye karar verir.” (sf 213). “Kendisi için, dış dünyanın nesnel bir resmini oluşturan insanın pratiği, dışsal güncelliği değiştirir, belirlenmişliğini yıkar (niteliğinin şu veya bu yanını değiştirir), ondan izlenimselliğin izlerini çıkarır…”(218)

Bu kısa alıntıda iki noktaya dikkat çekerek ilerlemeye çalışacağım. Birincisi, dış dünyadan tatmin olmuyorsak, onu idrak etmenin ve değiştirmenin yolu pratikten geçiyor (Pratik-İdrak- Pratik). İkincisi, dış dünyanın kendimiz için, bizim pratiğimize olanak verecek bir nesnel resmini oluşturmamız gerekiyor. Burada  insanın aklına, ister istemez Hegel’in, Tinin Fenomenolojisi kitabındaki, “Güzel Ruh” kavramını getiriyor: “Güzel Ruh”, dünyayı müdahale etmesine olanak sağlayacak biçimde tanımlamayı başaramayarak kendini pasifliğe, sürekli yakınan, mükemmeli arayan ama bir türlü pratiğe geçemeyen, davranamayan bir konuma sokar.  Bu bağlamda, ilk adım adeta, nesnel dünyayı değiştirmeye yönelik pratik eylemden önce, simgesel sistemi değiştirmeyi hedef alan bir eylem olarak çıkıyor.

Bu nedenle Gezi Parkı’nda yaşananları nasıl tanımlayacağımız büyük önem kazanıyor… Ben  Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazılarımda da vurguladığım gibi Gezi Parkı’nda yaşananları “Olay” olarak tanımlıyorum.

Burada biraz daha ilerleyebilmek için, dış dünyadan hoşnut olmayan “biz” ve pratiğe neden olan “amaç” kategorileri üzerinde düşünmek gerekiyor. “Biz” kategorisinin, Türkiye sol hareketini, geleneğini, sosyalist örgütleri, grupları içerdiğini kabul edebiliriz. Diğer bir deyişle, “Gezi Olayı” boşlukta olmadı, nesnel gerçekliği değiştirmek için sürekli bir pratik içinde olan öznelerin var olduğu bir “durumun” içinde patlak verdi.

“Olay” patlak verdikten sonra, “bize” yeni olayla değişen “durumun”, zamanın özelliklerini, iç çelişkilerini sergileyerek, tarihsel özelliklerini, patlak verdiği “olay alanının” maddi yapılarını kavramaya başlamak, sonra da, bir “amaç” ile müdahale etmek düşüyor.

Hemen tüm gözlemciler, “Gezi Olayı” içindekilerin, bildiğimiz (verili, geçmişten devralınan) örgüt yapılarına, kimliklerine ve iradelerine tavırlı olmasından hareketle, örgütlenmekten yana olmadığını saptıyorlar. Ama aynı anda da, yeni bir yaşamı kurmaya başlayan “yeni örgütlenmelerden” konuşmaya başlıyorlar. Bu çelişkiyi nasıl aşabilir,  Gezi’den sonra devam eden hareketin enerjisini nasıl arttırabiliriz?

Sanırım şöyle bir yaklaşım bize yardımcı olabilir.

1- Kapitalizmin temel çelişkisi, hareket ettirici gücü emek sermaye çelişkisi ve bunun üzerinde yükselen sınıf mücadelesidir. Bu uzlaşmaz, hatta çözümü olmayan bir çelişkidir. Bu nedenle, kapitalizmin aşılması (beğenmediğimiz yanlarını içermeyen, yeni bir üretim tarzına ve toplum örgütlenmesine geçiş), önce bu çelişkinin yönetilmesi, giderek her iki tarafın da yok edilerek ortadan kalkmasıyla gerçekleşebilecektir.

2- Kapitalizm kriz ve büyüme dalgalarıyla kendini yeniler ve hayatta kalır. Ancak her kriz bir yeniden yapılanmayı, yeni teknolojik altyapıyı, üretimin yeni örgütlenme biçimlerini, yeni sınıf şekillenmelerini, bu yapılanmalara uygun ideolojiyi, bu ideolojiyle şekillenmiş öznellikleri de yaratır. Ya da daha doğrusu kriz içindeki sınıf mücadeleleri, sermayenin kendi arasındaki rekabet ve bu zeminde yaşanan teknolojik gelişmeler toplumda sınıfların örgütlenmesinde yeni yapılanmalara yol açar.

3- Kapitalizmin her genişleme, her kriz döneminde, sınıf yapıları değiştikçe bu sınıfların örgütlenme, kendi iradelerini yaratma biçimleri de değişecektir. Buradan hareketle, bir dönemde geçerli, etkili olan örgütlenme biçimleri ve öznellikler, bir başka dönemde geçerli ve etkili olamayacaktır. Buradan Marx’tan yaptığım alıntıya dönersem, “devrimci kriz”, ya da “olay” başladığında “yeni bir zaman” oluşurken,  geçmişin hayaletlerini yardıma çağırmaktansa, bu yeni zamanda geçerli ve etkili örgütlenme ve söylem biçimlerini, bu ilgili sınıfın “bu zamandaki” maddi koşullarından ve kültüründen türetmeye çalışmak , “devrimci diyalektiğe” daha uygun olacaktır. İdealist, Hegelci diyalektik dünyanın gerçek varlığını ve gelişme süreçlerini, Mutlak  Aklın kendi bilincine varma ve gerçekleşme süreci olarak görür ve onaylar. Burada doğa, insan, toplum, Mutlak Aklın kendini gerçekleştirme sürecinin araçlarıdır. “Devrimci diyalektik”, insanın dış dünyayı iç çelişkilerini ortaya koyarak tanımladıktan sonra bu çelişkilerden hareketle, kendi projesi yönünde değiştirmeyi ifade eder. Burada esas önemli “düzeltme” bence, Aklın yerine maddeyi koymak değil, onaylamanın, açıklamanın yerine, dış dünyanın çelişkilerinden hareketle onu değiştirme pratiğini koymaktır.

4- “Gezi Olayı”nda hareket eden  nüfusun, önce “el yordamıyla”,  bildiğimiz sanayi işçisine pek benzemediğinden hareketle “orta sınıf” olarak tanımlandığını gördük. Ancak, dışımızdaki nesnel gerçeklikle daha yakın bir pratik-teorik ilişkiye geçtikçe, kendimiz için “nesnel bir resmini” yaratmaya çalıştıkça, giderek bir çalışanlar tabakası, bir yeni işçi sınıfı fraksiyonu ile karşı karşıya olduğumuzu görmeye başladık.

5- Öyleyse, “Olay” sonrası dünyada geçerli örgütlenme biçimlerini, etkili söylemlerini, bu “yeni sınıfın” maddi koşullarından (bu maddi koşulların içine hareket etme tarzı ve kültürü de girer), pratiği yön veren amacın ışığında türetmeye çalışmak gerekir sonucuna ulaşabiliriz.

Sınıfların türlü halleri

Çok kısaca, ortaya şöyle bir hipotez atılabilir diye düşünüyorum: Bir önceki dönemde, kapitalizmin krizinde ve onu izleyen genişleme döneminde (kabaca 1890’lar’dan 1970’lere kadar) şekillenen ve egemen olan örgütlenme biçimlerinin esas olarak dikey, bürokratik, merkeziyetçi yapıların ve araçsal mantığın ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dönemde, kapitalizm artık-değeri büyük işletmelerde kitlesel işçi kullanan sanayide ve hizmetlerde üretiyor, kitlesel pazara satarak gerçekleştiriyordu. Daha akademik bir dil kullanırsak, 19. Yüzyıl’ın yaygın birikim arzının krizinin içinden çıkan 20. Yüzyıl’da giderek şekillenen Fordist sermaye birikim modeline gönderme yapabiliriz.

Böyle bir dünyada şekillenen işçi örgütlerine baktığımızda bu dünyanın sınıf şekillenmelerinin (iktidar ilişkilerinin, devlet biçimlerinin) damgasını taşıdıklarını görmek hiç de zor olmayacaktır: İşçi sınıfının en etkili ve ekonomik açıdan önemli kesimi büyük üretim birimlerinde istihdam edilmektedir. Bu işçilerin yaşam alanı, ya bu üretim birimlerinin etrafında ya da onun hinterlandındadır. Bu işçi sınıfı içinde,  sanayi işçisi, en son teknolojiyle, yönetim teknikleriyle, yeni örgütlenme, iletişim biçimleriyle en sıkı hatta yapısal ilişki içindeki kesimi oluşturur.

İşçi sınıfın en ileri kesimi olarak öncelikle bu fraksiyona yönelik siyasi partiler, komünist partileri, hatta sendikalar, bu fraksiyonun maddi koşullarını yansıtırlar: Bunlar, demokratik-merkeziyetçi, (daha çok merkeziyetçi) uzmanlaşmalara dayalı, işyeri, dolayısıyla fabrika odaklı örgütlenmelerdir. Bu dönemde sınıf mücadelesi içinde “sanayi üretiminden gelen güç” kapitalizmi sarsmak hatta aşmak söz konusu olduğunda en belirleyici etkendir.

Henüz kapitalizmin simgesel üretimi kültür endüstrisi, birikim ve iktidar süreçleriyle tam olarak bütünleşmediğinden, “vatandaş” bir “sosyal devlet” kavramını benimsemiş durumdayken, “Gösteri Toplumu” henüz egemen yaşam biçimi olmadığından, siyasetin devleti doğrudan hedef alması daha verimli ve başarı olasılığını yükselten bir pratiktir.

Bugün sanayi işçisi, hala belli ölçülerde önemini korumakla birlikte, giderek sayısı azalan, yaşam alanları yok edilen,  mutasyona uğrayan bir kesimdir. Uzmanlığı, becerileri ve yapılanmaları, kapitalizmin aşılması söz konusu olduğunda, dünkü kadar etkili ve yeterli değildir. Bu sınıfın kimi kesimlerinin mücadelesi çoğu kez haklarını, toplumsal etkisini genişletmeye yönelik değildir; daha çok “yok olma ve tasfiye edilme sürecine direnme” mücadelesine indirgenmiştir. Bu mücadele biçimlerinin muhafazakar bir ideoloji ve öznellik üretmesi eğilimi giderek güçlenmektedir.

Buna karşılık, henüz yeni, sayıca sınırlı  olmakla birlikte kapitalizmin ekonomik ve siyasi örgütlenmesi, artık-değer üretiminin artması ve hızlandırılması, toplumsal denetim rejimlerinin yeniden üretimi açısından önemi, etkisi ve tavır aldığında toplumda sarsıntı yaratma kapasitesi hızla artan bir sınıf fraksiyonu şekillenmektedir. Dijital ağlara, bilişim sistemlerine, duygulanımsal emekle üretim yapan hizmet alanlarına bağlı bir kesimdir bu. Bu kesimin,  kapitalizmin örgütlenme biçimlerine uyumlu olarak, etkinliği ve mücadelesiyle ülke sınırlarını aşan, III. Enternasyonal çöktüğünden bu yana ilk kez, tüm insanlığı hatta gezegenin ekosistemini ilgilendiren konularda uluslararası siyasi mücadele ağları kurmaya başladığı da bir gerçektir. Dahası sanayi işçisinin  üretim ve yaşam koşulları bu kesimin üretim ve yaşam koşullarına bağımlı hale gelmektedir. Egemen sınıfın disiplin ve kontrol süreçleri, bu sınıfın iletişim, bilişim alanlarındaki hatta simgesel üretim alanındaki etkinliğine dayanmaktadır.

Daha fazla uzatmayacağım (ama üzerinde daha çok çalışılması gereken bir alan olduğu da bir gerçek). Birincisi bugünün siyasi ve ekonomik örgütlenmelerinin uygun biçimlerinin ancak bu sınıfın özelliklerinden türetilebileceğini düşünüyorum. İkincisi, bu sınıfın yaşam koşullarını, kültürünü, egemen öznellik biçimlerini daha iyi anlamak ve “kendiliğinden sınıf” olmaktan hızla çıkarak “kendisi için sınıf” olmasına – kapitalizmin burjuva özgürlükleri bile hedef aldığı bir dönemde, özgürlük, eşitlik, hak ve adalet mücadelesi üzerinden- yardım etmek, bunu örgütlenmenin en önemli işlevi olarak görmek gerekiyor diye düşünüyorum. Dış dünyanın, müdahaleye uygun nesnel bir resmini kurarken bu sınıfa özel bir yer tanımak gerektiğini düşünüyorum.

Somut durum üzerine bazı gözlemler

“Gezi Olayı” sırasında yaşananlara bakanlar, bir direniş-itiraz zemininde bir araya gelenlerin, hemen sağlıktan barınmaya, gıda, temizlik, hatta eğitici eğlendirici kültürel etkinliklere kadar, gönüllü katılım esasına, katılanların aldığı kararlara göre işleyen yapılardan söz ediyorlar. Diğer bir deyişle, Gezi ana kümesi içinde bir çok alt kümenin kendiliğinden, hem her biri tanımlanabilir bir özgünlükte hem de diğer kümelerle  işleve göre belli noktalarda kesişir biçimde ortaya çıkmış olduğunu gördüler.

Bu alt kümeler birbirleriyle ya doğrudan ilişki ağları ya da, elektronik-dijital ortamın sağladığı olanaklardan yararlanarak, “bilişim ağları” üzerinden haberleşiyor, bilgi, eylem, irade paylaşımı düzlemleri yaratıyorlar. Dahası bu yaratılan ilişkiler, ağlar, uluslararası alanda benzer yapılarla (kümelerle) buluşuyor, karşılıklı iletişim ve dayanışma alanları oluşuyor.

Birçok gözlemcinin örgütsüzlük olarak nitelediği bu durum aslında, yukarıda değindiğim “yeni sınıf fraksiyonunun” yaşam ve şekillenme koşullarıyla yakından ilişkili bir örgütlenme biçimiydi. Bunu içinde birçok düğüm noktaları olan ağlara bağlı bir örgütlenme olarak düşünebiliriz. Peki nasıl oldu da bu yatay, ağlara bağlı merkezsiz örgütlenme, zaman zaman, adeta bir merkezi varmış gibi, birlikte davranabildi? Burada, bu yeni dünyanın diline dönmemiz, simgelerden, “mem”lerden, kanaat ve düşünceleri üretenlerin paylaşılmasına, tartışmasına olanak veren sanal ortamdan, yine bilişim ağlarından söz etmemiz gerekiyor.

Benim bu noktada, geçici olarak çıkarttığım, çıkardığım ilk sonuç, ortak hareket etmeyi sağlayan “merkez” in bürokratik, fiziki bir yapıdan daha çok simgesel-kültürel bir özelliği olması gerektiğidir. Bu gereklilik üç noktaya ışık tutar: Birincisi, bu ağlara bağlı yapıyı yönlendirmek isteyen siyasi yapıların, projelerinin, önerilerinin bu simgesel kültürel alanda yaşayabilmesi, buraya girip çıkan özgür bireyler tarafından benimsenmesi için çalışmaları gerekiyor. Yeni sınıf fraksiyonunun özelliklerine uygun kurulacak yapılanmalar, oluşturulacak strateji ve taktik projeler ancak bu yolla etkili olabileceklerdir.

İkincisi, bu ağlara bağlı ve esas olarak simgesel bir özelliğe sahip, “sanal merkez” kaygan değişken ve tekel altına alınamayacak, her aşamada yeniden kazanılması gerekecek bir “merkez” olacaktır. Bu nedenle, tek bir siyasi partinin varlığı egemenliği noktasına ulaşmaya çalışmaktan artık vazgeçmek gerekir. Şimdi, birçok sol/sosyalist partinin, tartışma ve işbirliği içinde, kendi projelerini kabul ettirmek için simgesel alanda eleştirel bir alışveriş içinde var olduğu çoğulcu bir yaşamı kabul etmeyi içselleştirmek gerekmektedir.

Üçüncüsü, bu dinamik ve değişken, fiziki olarak yok edilmesi neredeyse olanaksız, bu anlamda, kalıcılığı, sürekliliği korumak açısından çok dayanıklı bir “merkez” olacaktır.

Bitirirken, bu düşüncelerden hareketle  “forumlar” üzerine de bir uyarıda bulunmak istiyorum. İzleyebildiğim kadarıyla, sanırım, bu forumlarım seçeceği temsilcilerden oluşan merkezi bir forum oluşturma eğilimleri var. Bence bu forumları merkezileştirme projesi, tabii ki ve haklı olarak, hızlı ve etkin davranma arzusundan kaynaklanıyor ama, ne yazık ki geçmişin hayaletlerinin etkisini de taşıyor.

Burada alınan modelin Sovyet deneyimi olduğu besbellidir. Birincisi, bu deney, gerçekten de dünya-tarihsel bir boyuta sahiptir, köle ayaklanmalarından bu yana emekçi sınıflar, ezilenler kitle halinde davranmaya başladıklarında hep meclis, forum, toplantıda birlikte karar alma yolunu “içgüdüsel” olarak seçtiklerini görüyoruz. Forumlar da böyle ortaya çıktı. Ancak Sovyet deneyimi modern toplumun, özellikle kitlesel merkezi bürokratik sınıf şekillenmelerinin etkisiyle hesapta olmayan bir yan sonuç yarattı, adeta ikincil hasar yarattı. Yerel-bölgesel, sonunda ulusal düzeyde merkezileşen konsey, en son aşamada bir kişinin on binlerce birey adına kart kaldırarak oy verdiği garip bir duruma yol açtı. Bu noktada, Sovyetlerin savunma ve özyönetim örgütleri olarak çalıştıkları ikili iktidar döneminin, aynı zamanda en canlı, en etkin oldukları dönem olduğunu da anımsamakta yarar olabilir.

Bu, dün belki kaçınılmaz olarak alınması gereken bir riskti. Bugün, bu sorunu yeni teknolojik olanakları, ağlara bağlı yaşam biçimlerini de göz önüne alarak düşünmek gerekiyor.

Ben, bugün, bu forumların bu aşamada merkezileşmeye başlaması halinde iki yan sorunun ortaya çıkacağından kaygı duyuyorum. Birincisi, yerel forumların katılımcıları iradelerini, merkeze devrettiklerini düşünerek yerel foruma ilgilerini kaybedebilirler, ya da, ulusal-küresel olan sorunları merkeze havale edip kendi yerel sorunlarına odaklaşmayı öne çıkarırlar. İkincisi, merkezi forum, tüm forumlar ağını, buna bağlı katılımcılardan oluşan hareketi, bir merkezden yönetebileceğini sanmaya başlayınca, bu merkeze egemen olma, projesini kabul ettirme mücadelesi hızla, siyasi gruplar arasında fraksiyon savaşına, iktidarı ele geçirmeye yönelik sonu gelmez pratiklere yol açar, dış dünyayı yanlış tanımladığından sonuç almadan debelenip durur. Nihayet, bu merkez, en siyasi, tecrübeli katılımcıları içereceğinden, fiziki olarak ortadan kaldırılması halinde, tarihsel olarak uzun bir süre doldurulamayacak bir boşluk oluşur.

Hareketten öğrenmeye ve düşünmeye, pratik yoluyla durumu idrak etmeye, değiştirmeye çalışmaya devam etmek gerekiyor.