“Feminizm” derken… – Burcu Ünalan Altaş

feministBir ideoloji/söylem olan feminizme bugün olumsuz ve tiye alıcı anlamlar yüklemek çok sık rastlanılan bir durumdur. Örneğin bir kadının “feminist” olduğunu belirtmesi, “karşı cins tarafından beğenilmemiş” yani “evde kalmış”, “ileri yaşlı” , bunalımlı bir “erkek düşmanı” bir kadın algısı yaratabiliyor. Bu “kısa kızıl saçlı, garip görünüşlü kadın”, genel kadın algısına hiç uymadığı için en çok muhafazakâr erkeklerin düşmanlığını kazanır. Feministler içinde tam da bu tanıma uygun “erkek düşmanı” kadınlar vardır elbette; her gün devleti temsilen birtakım kişilerin “kadın düşmanı” açıklamalarda bulunmasından ya da “kadın düşmanı” bazı erkeklerin hayatlarındaki en yakın kadınları gözlerini kırpmadan öldürmelerinden daha garip bir durum değildir bu. Ancak feminizm erkek düşmanlığına ve elbette hiçbir ideoloji de içindeki tek bir farklılığa indirgenemez. Kadın hareketi, canı sıkılan zengin ev kadınlarının ev partileri yerine “hareket olsun” diye başlattıkları bir eğlence değildir. Hiçbir mücadele, hiçbir hak arayışı, hak gaspı/ihlali olmadan, sebepsiz başlamaz. Kimse hayatına renk katmak için dönemin muhafazakâr lanetlerini üzerine çekip, tüm toplumsal dışlamalara, düşmanlığa göğüs germez.

Ne zaman bir hak arayışını düşmanca karşılayan birilerini görsem aklıma Emiliano Zapata gelir. Yoksulluk içinde kıvranan halk isyan ettiğinde, yetkililer isyanın sebeplerini anlamak yerine “en çok sesi çıkanın” kim olduğunu öğrenmek isterler. Sorunun nedenlerini öğrenip, çözüm bulmak yerine, Zapata’nın ismini yuvarlak içine alıp, bu “düşman”ı susturmayı seçerler. Ama Zapata susmaz; halkın haklı çığlığını yükseltir ve o ses galip gelir. Bir gün gelir Zapata, isyan eden halkın karşısında bulur kendisini ve en çok sesi çıkana karşı ilk başta O da çok öfkelenir. Tam bu isyancının ismini öğrenip, işaretleyecekken durur, kalemi bırakır. Bir devrimci olarak sorunun temeline ve çözüme odaklamayı seçer. Bu algı, çok şeyi ifade eder. Bu nedenle feminizme muhafazakar algıdan daha saldırgan tepkiler sol tandanstan geliyor olması şaşırtıcıdır. “Eylem bölen”, “bir küçük burjuva pratiği”dir feministlerin en çok maruz kaldığı suçlama. Ayrı mücadele etmeye ne gerek vardır; devrim olunca zaten kadın da kurtulacaktır. Bu durumda, devrim olana kadar öldürülen, tecavüze uğrayan, taciz edilen kadınları da görmememiz için gözümüzü kapatacak siyah bandı da kendileri temin edecek olmalılar.

Tüm bu olumsuzlamalar pek çok kadının, kadınlara yönelik bir haksızlığı dile getirmeden önce konuşmalarına “öncelikle belirtmeliyim ki ben feminist değilim” gibi bir “savunma” cümlesiyle başlamalarına yol açıyor. Öncelikle belirtmeliyim ki, ben herhangi bir söylemin/ideolojinin, onu anlamayanların vicdanına terk edilmeyecek kadar değerli olduğuna inanan bir feministim. İnsanlar milliyet, sınıf gibi somut aidiyetler içindedirler. Cinsiyet de bunlardan biridir. Dolayısıyla kadın-erkek gibi cinsiyete dayalı kimliklerin varlığını vurgulamak bizi “ayrıştırıcı/bölücü” yapmaz; ama bu kimlikleri yok saymak bizi “inkârcı/homojenleştirici” yapar. Dolayısıyla “kadın-erkek yoktur insan vardır” sözü kasıtlılık değilse körlüktür. Çünkü “insan”, benliğinde pek çok kimliği, bilinci taşıyan entelektüel bir canlıdır. Onu tek bir kimliğe hapsedip, o kimliği yüceltmek nasıl yanlışsa, var olan cinsiyetini yok saymak o kadar hatalıdır. Hele ki bu sloganın arkasına sığınanların çoğunlukla homoseksüelliği göz ardı edip, “erkek” toplumsal cinsiyetini aşkınlaştırdığını düşününce, “cinsiyet”i kimin daha çok mesele haline getirdiği ortaya çıkmaktadır.

Ancak bir cinsiyet olarak kadınlığın kabulü ve ataerkil sistem içinde kadın olarak varolmaya çalışmak kolay değildir. Zira cinsiyete olan aidiyet bir farkındalıktır ve patriyarkaya dayalı bu yapı içinde bu farkındalıkla yaşamak pek çok zorluk ve çelişki barındırmaktadır. Kadın kimliğinin farkındalığı, bireysel bir alana yayıldığı ve yalnız kendi çevresini kapsadığında farkındalık olarak kalacak ve birçok ikilemi beraberinde getirecektir. Oysa feminist bilinç, yalnızca deneyime dayalı olmayan, kavramsal bir kavrayış ve pratik bir karşı duruş olduğundan kadınlığı bireysel olarak algılamanın ötesine geçer. Ataerkil ve kapitalist sistemin kadına dayattıklarına bir karşı çıkış olarak toplumun genelindeki çatışmaların nedenlerini kavramış olmaktan ötürü kadınlar arasında bir dayanışmayı içerir.

Bir bilinç olarak feminizmin kökleri de oldukça derindedir. İlk bireysel kadın hareketleri kadının kutsallığının dinsel referanslarla sağlanmaya çalışıldığı dönemde başlar. 15.yüzyılda kadın dine yapılan atıf ve anneliğin kutsallaştırılmasıyla tanımlanmaya çalışılırken, 16.yüzyılda “büyücülük”, “cadılık”, “şeytanlık”la ve Âdem’i yoldan çıkaran “günahkârlık”la suçlanan kadınların, tüm bu aşağılamalara karşı çıkışlarıyla sürmüştür. 18.yüzyılda ise Aydınlanma Çağıyla Newtoncu dünya görüşünün kadını doğayla, erkeği bilimle özdeşleştirmesi, “akıl” aracılığıyla yönetilen kamusal dünyayı erkeğe, akıl-dışı/duygusal dünyayı kadına ait kılarken, doğal ve vazgeçilmez hakların evrenselliğini vurgulayan liberalizm, eşitlik, özgürlük ve adalet gibi temel hakları kadınlara tanımaktan imtina ediyordu. Sanayi devrimiyle de ev ve işyerinin ayrılması; evin üretim birimi olmaktan çıkarak devlet ve diğer üretim alanlarının karşısında değersizleşmesi, kamusal alandan dışlanan kadının “birey-yurttaş” kavramına dâhil edilmemesine yol açtı. Kadınların, aristokrasiden alınıp beyaz erkeğe verilen doğuştan devrilmez hakların, kendilerini de kapsadığından hareketle, oy hakkı gibi siyasi haklar dışında ekonomik ve sosyal hakları için mücadele etmeye başlamalarıyla liberal/aydınlanmacı feminizm doğmuştur. Kadınların erkekler gibi “vatandaş” olmaktan ötürü, oy, eğitim, miras, boşanma, eşit işe eşit ücret hakkı olduğunu savunan liberal/aydınlanmacı feministler uzun mücadeleler sonucunda kadın ve erkeğin “eşit yurttaş” olması yönünde büyük kazanımlar elde etmişlerdir.

Yine 19.yüzyılda gelişen kültürel feminizm ise siyasal ve ekonomik değişimler dışında kültürel dönüşüm için mücadeleyi önemsiyordu. Kadının “değer” kazanmasının yolunun erkeklerle “aynılaştırılarak” olmayacağını, bu nedenle kadın nitelikleri, ahlakı, epistemolojisi, etiğini yani kadınla erkek arasındaki “farklılıklara” yapılan vurguyu; anaerkil bakış açısını; cinsel sömürü, fahişelik, şiddet ve tecavüz gibi kadının maruz kaldığı olumsuzlukların ilk ciddi tartışmalarla ortaya koyulmasını kültürel feministlere borçluyuz. Kadının sömürülmesinin bir sistem sorunu olarak kapitalizm ve ataerkinden kaynaklandığını, kadın emeğindeki yabancılaşmayı Marksist-sosyalist feministlerden, toplumsal cinsiyetin yaratımındaki psikolojik nedenleri psikanalist feministlerden öğrendik. Varoluşçu felsefe ışığında kendi “özü” kadınlık olan ancak erkekler tarafından “öteki”leştirilerek, kadının “kendi” olmasının engellendiğini varoluşçu feministler; sistemin kendisinin cinsiyetçi olduğuna işaretle toplumsal cinsiyet, patriyarka, cinsiyete dayalı iş bölümü gibi kavramları ve kadının sömürüsüne dayalı ataerkil yapının ancak kolektif bir çözümle yani feminizmle aşılacağını radikal feministler ortaya koydu.

Dünya nüfusunun yarısının toplumsal cinsiyet hiyerarşisi nedeniyle ötekileştirilmesi, ikincil konuma hapsedilmesi yani kadınların hak gaspı elbette bir direnişle karşılandı. Yüzyılları bulan kadın hareketleri “insan” olarak eşit olmak için verilen mücadelenin adıdır; daha üstün olmak için değil. 15.yüzyıldan günümüze kadar gelişen bireysel ya da kitlesel kadın hareketleri kadının konumunun kader olmadığını ve mücadeleyle değiştirilebileceğini ispatlamıştır. Öncelikle kadınların “şeytan” ya da “cadı” olmadığını kanıtlamaya yönelik çabalar netice vermiş ardından neredeyse bir asır süren bir mücadeleyle kadınlar oy hakkına kavuşmuştur. Üstelik sosyal ve ekonomik haklar da tüm bu mücadelelerin sonucunda elde edilmiştir. Kadınlar zamanla elde ettikleri haklardan sonra farklı talepler ve algılarla seslerini yükseltmişlerdir. 1960’lardan sonra kadınlar daha da “politikleşmiş” ve taleplerini özgürlük ve kadın bedeni üzerine yoğunlaştırmıştır. İkinci dalga feminizm olarak adlandırabileceğimiz 60’ların kadın hareketleri kadının konumunun patriyarkadan kaynaklandığını savunmuş, bu nedenle “özel olan politiktir” sloganıyla, “çokkültürlülük”, “vatandaşlık”, “farklılık” gibi tartışmalar üzerinde durarak kadın epistemolojisini geliştirmişlerdir. Kadının mücadelesinin kolektifleşmesi ve elde edilen yasal haklar (kürtaj hakkı gibi) belirlenen yolda ilerlendiğine işarettir. Başından itibaren Aydınlanmanın eril bakış açısını eleştiren feminizm, modernizmin eleştirisini tüm alanlara yaymıştır. Bugün toplumsal cinsiyet, aile, evlilik, aşk, cinsellik gibi kadının konumunu doğrudan etkileyen kavramların ve konumların daha çok dillendiriliyor oluşu, feminist hareketlerin kadınların bilinçlenmesi konusunda etkili olduğunu göstermektedir.

Günümüz Türkiye’sinde kadınların halihazırda maruz kaldığı onlarca hak ihlali bizim feminist mücadele ve kazanımlarını hatırlamamızı gerektiriyor. Zira tecavüze uğraması ve öldürülmesi kanıksanan, istihdamdan dışlanan, iş kazalarında “yok sayılan”, kayıt dışı ve esnek çalışma saatlerine dayalı işlerde çalışmaya mahkum edilerek emeği ucuzlaştırılan, 3 çocuk doğurması emredilerek, anneliği yüceltilerek, 4+4+4 eğitim sistemiyle okumaya değil evlenmeye teşvik edilerek aile içine hapsedilen kadınların, bu sorunlara yönelik mücadelesi de yine feminist mücadeleyle mümkün olacaktır. Daha gidilecek çok yol vardır ve hayata geçirilmeye çalışılan muhafazakar toplum algısındaki kadın profiline karşı durmanın en etkin yolu feminist bilinç ve kadın dayanışmasından geçecektir.