Üniversite/bilim/iktidar – İbrahim Özden Kaboğlu (BirGün)

“21. yüzyıl Türkiye’sinin yükseköğretim alanı 1980’ler koşullarında oluşturulan bir yasayla yönetilemez”(YÖK Başkanı Prof. G. Çetinsaya, 05.11.2012).

AK Parti’nin atadığı ilk YÖK Başkanı Prof. Y. Z. Özcan, Yükseköğretim adına ne yaptı? Yanıt açık: Üniversitelerde “başörtüsü kullanımı”nı yaygınlaştırdı. “Türban misyonu”nu ifa eden Özcan, iktidar tarafından büyükelçilik payesi ile ödüllendirildi; kendisine, Yemen ve Varşova arasında tercih ayrıcalığı da  tanınarak.

Liyakat yerine yandaşlık
Bu arada, 2547 sy.lı yasa hükümleri, YÖK ve üniversite yöneticileri tarafından, öğrenciler ve öğretim üyeleri üzerinde “damoklesin kılıcı” gibi kullanılmaya devam ediliyor. Herhalde seçilmiş hükümetler sırasında, özgürlüğünden alıkonulan öğrenci ve öğretim üye sayısının bu denli yüksek olduğu  bir başka dönem yok. Liyakat ve uzmanlık konusunda, doçentlik jürilerinin oluşumundan yönetimi paylaşmaya kadar hâkim kılınan “yandaşlık ve kayırma”, askerî döneme bile yabancı bir uygulama.
Yeni söylemi: araç mı, amaç mı?
AKP, Anayasa değişiklikleri yoluyla kendi sorunlarını çözünce veya hedeflerini birer birer gerçekleştirince, bu kez gözleri, “yeni anayasa” ile kamaştırmaya koyuldu.  Dikkatleri, büyük ölçüde“sanal hale getirilen” anayasa sorununa yönlendirmeyi başardı başarmasına, ama demokrasi ve insan hakları önünde engel oluşturan yasaları ayıklamak bir yana, bu değerlere ve Anayasa’ya açıkça aykırı bir düzine yasayı yürürlüğe koymakta sakınca görmedi…
Bu yasal aykırılıklar zinciri devam ederken, YÖK, “üniversite reformu” adına, yasa taslağı hazırladığını beyan etti. Milli Eğitim Bakanlığına sunulan Yükseköğretim Kanun Taslağı, YÖK sitesinde yayımlandı.
Kuşkusuz, YÖK,  yasa taslağını hazırlama konusunda elverişli konumda değil. Ama amaç, tepeden  yönlendirmek ve güdülemek olduğuna göre, anlaşılabilir bir girişim.

Taslak mı, 2547 mi?

Önce, iktidar eksenli siyasal yapılanma ile üniversite yapılanmasını  hatırlamakta yarar var: 12 Eylül düzeninde, nasıl ki, siyasal iktidar yapılanmasında “cumhurbaşkanı-başbakan” eksen alındı; benzer şekilde, üniversite yapılanmasında da, “YÖK başkanı-rektör” ekseni belirleyici oldu.
Yıllardır neredeyse unutulan, bilimsel-malî ve yönetsel özerklik bir yana, Taslak, üniversitelerin niteliği üzerine soruları beraberinde getiriyor. Kamu kurumu ve hizmeti, liyakat ve uzmanlık kavramları ikinci plana kayıyor; daha çok, iktidar-iktisat ve işletme odaklı bir yapılanma öne çıkıyor.
Tıpkı Anayasa için söylediğimiz gibi, aslında mevcudu yenileyerek üniversiteleri, uluslararası standartlar ışığında ileriye götüren bir yapıya kavuşturmayacaksa, varsın 2547 sayılı yasa yürürlükte kalsın!

“Şeffaflık” ve “örtü”

YÖK’ün ve rektörlerin gücü tartışılırken, YÖK’e  sanal saldırı, muktedirlerin kirli çamaşırlarını gün yüzüne çıkarmaya başladı. Görünen o ki; Türkiye üniversitelerini hukuk değil, teknolojik ürünlerin amaç dışı kullanımı ancak “şeffaf” hale getirmeyi “başaracak”!
Saklanan diğer konu ise, bu kez Taslak yoluyla “şeffaf” hale geldi: “örtü”. Dört yıl önce, öğrencilerin “örtüsü”nün ateşli savunucusu baylar, “onlar hizmet veren değil, hizmet alan” sloganı ile, hizmet verenlerin örtüsünü telaffuz etmeye cesaret edemezken, şimdi Kurul üyesi erkekler, öğretim elemanı hanımların örtünebilmesi konusunda “ittifak” yapmış!
Kılık kıyafet serbestisini, “giysi renkliliği-çeşitliliği” şeklinde tanımlayıp, çağdaş dünyayı buna indirgeyen YÖK Başkanı, şunları görmüyor mu?
–  Alevilerin,  Sünni İslam karşısında, “farklı olma hakkı”;
-Her ikisi dışında kalanların inanmama hakkı;
-Daha genel olarak, bilim ve araştırma özgürlüğünün düşünce ve ifade özgürlüğünü gerekli kıldığı.

Bilimi iktidarın hizmetine sokma yarışı devam ediyor. Oysa çağdaşlık, tam tersini gerekli kılıyor… Bu yapılamadığı sürece, statükoyu savunmak, olası tasfiyelere karşı durmak şeklinde de  anlaşılmak durumunda.