Boğaziçi Starbucks işgali: Durum ve potansiyeller -Hasret Bingöl & Ali Aslan

İşgal demokrasisi, konsensüse dayalı doğrudan demokrasi şeklinde icra edilmekte, lakin organizasyonel birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Bu, hem çok kritik bir potansiyeli hem de ciddi bir tehlikeyi içinde barındırmaktadır

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin Starbucks işgali, bir süredir birçok farklı kesimden medya organlarının da gündemi işgal etmişe ve daha da edeceğe benziyor. Birçok farklı mecrada bu işgali anlamaya/anlamlandırmaya/görünür kılmaya yönelik yazılar ve haberler yayınlandı, söyleşiler yapıldı. Bu durum, işgalin “sembolik” anlamının bir nebze başarılı olduğunun göstergesidir. Çünkü işgal, birçok açıdan sembolik özellik taşımaktadır: Starbucks hala işlemektedir; Starbucks’un bulunduğu mekân hala şirketin kullanımına aittir; yani kısaca meta ilişkileri devam etmekte ve mekânın kullanım hakkı şirkette kalmaktadır. Fakat her açıdan ortada bir işgal vardır ve öğrenciler de “kendi yerleşkelerine” yerleştiklerini ifade etmektedir.

Burada, biraz bu sembolik anlamın içine sızmaya, bu anlamın potansiyellerini tartışmaya çalışacak; biraz da bundan sonra ne-nasıl olabilir sorusunu kendimizce ifadelendireceğiz. İşgal, birçok tartışmayı gündeme getirmiş, birçok soruyu serimlemiş, birçoğunun da üstünden atlamamamıza yol açmıştır çünkü.


1. Mevcut Durum

Şu an, Boğaziçi Starbucks şubesi, öğrencilerin “fiili” işgali altındadır. Öğrenciler, günde 15 saat çalışan bir şubeden 24 saat ayrılmıyor, gece orada yatıyor, orada toplantı yapıyor, orada ders çalışıyor, açık ders yapıyor, film izliyor, yemek yiyorlar… Bu “fiili” ifadesi, aslında Starbucks’un çalışmasının “resmen” son bulmadığını, fakat fiilen ciddi oranda engellendiğini ifade etmekte. Bu nedenle de işgalin “sembolik” olma meselesi, birçok kişinin ifadelendirdiği gibi öyle tam da sembolik değil. Bu işgal bize, kamusal olan bir mekânın kullanım hakkının şirketlere devredilmesine karşı, bu kararı kabul etmeyen öznelerin o hakkı kendilerinin tekrardan nasıl doldurduklarını gösteriyor. Bunun farklı tezahürlerini mesela bugün termik santrale karşı mücadele eden Gerze’de, HES’lere karşı mücadele eden Solaklı’da, Fındıklı’da, Loç vadisinde görebiliyoruz. Neoliberal politikalara karşı farklı öznellikler kuran farklı hareketler, bir yanda bu politikaların onların elinden aldığı çeşitli “arkaik” hakları veya değerleri yeniden anlamlandırma süreci ile karşılaşıyorlar, bir yandan da bu anlamlandırmayı fiili bir direniş içinden yapıyorlar. Üniversite mekânı içinden gelişen bir hareket, bu açıdan neoliberal politikaların hem doğrudan özneleştirdiği bir süreci ifade ediyor; fakat bir yandan da öğrencilerin kendi sözlerini oluşturmaları ve kendi “kullanım haklarını” tarif etmelerine olanak tanıyor.

Mesele, birçok açıdan ifadelendirilebilir. Bir anlamda bugün neoliberalizme karşı gelişen her mücadelenin bir yerden “yönetimsellik” (governmentality) krizi ile ilişkilendiği doğrudur. Neoliberal özne imgesi, yani neoliberal birey, küresel egemenliğin kurduğu ve sürekli olarak kurdurttuğu birey imgesidir. Bu açıdan neoliberal öznellik, sürekli icra edilen ve çok farklı yönetimsellik mekanizmalarının devreye sokulduğu bir süreci ifade eder. Üniversite özelinde bu birey, kendini bir “insan-sermaye” olarak kuran, şirketlerin yöneticisi olabilmek için kendi benliğini yöneten, bu açıdan da sermayenin istediği insan haline gelen kişidir. Oysa Starbucks işgalinde ortaya çıkma potansiyeli olan öznellik, öğrenci hareketinin farklı zaman ve mekânlarında ortaya çıkan değişik öznellikleri andırır biçimde, bu neoliberal birey mitini parçalama imkânı taşımaktadır.

Yıllardır üniversitelerde “söz-yetki-karar hakkı” talep eden öğrencilerin kurdukları hareketin bir parçası olduğunu söyleyebiliriz bu işgalin. Fakat, çok kritik bir farkla: Öğrenciler eski durumda genel olarak yalnızca bunu talep etmekle yetinmekte (ya da genel olarak ülkenin siyasal atmosferinin içinde bulunduğu konjonktürün etkisinde zorunda kalmakta) ve bu açıdan yalnızca bir “kitle siyaseti” yürütmekteydiler. Lakin bu sefer öyle olmadı: Öğrenciler, birebir maruz kaldıkları bu neoliberal mekânın kullanım hakkını (söz-yetki-karar) fiili olarak ele geçirme siyaseti yapmaktadırlar. Tam da bu nedenle, mekanın fiili ya da sembolik işgali, yeni bir siyaset pratiğine işaret etmekte, bu pratiği çağırmaktadır.

Tabii söylemek gerekir ki, Starbucks işgali bir yandan son derece “yerel” bir nitelik taşımaktadır. Hem kurulan toplumsallık içinde son derece “elit” ve “soylu” olarak bilinen bir mekânda gerçekleşmekte, hem de yine bu elitist ve soyluluğun bir göstergesi olan bir mekânla sınırlı görünmektedir. Lakin öğrencilerin şu an için bu durumu tersine çevirmeye çalıştığı söylenebilir. Tabii asıl mesele bu da değil… İşgalin yerelliği ve genelde açığa çıkarabileceği güç arasındaki diyalektik, işgalin kendisinin sınırlarını çizmemizi gerektirmektedir. Bu, işgalin sembolik anlamını teslim etmemiz açısından da elzemdir. Çünkü, işgalin pratikleşme sürecinin yaratabileceği aura, bir yandan da “dışarısı” ile kurulacak ilişkilerin kapalı bir devre içinde cereyan etmesine sebep olabilir. Yani söylemek istediğimiz, bu işgal pratiği, neoliberal öznellik dayatmasına karşı bir direniş öznelliği açığa çıkarabilir; fakat bunun yansımaları ve kendisini kurma biçimi, farklı katmanlarda çoğalma ve yayılma[1] biçimi, onun anlamını keşfetmemiz ve geliştirmemiz açısından önem kazanmaktadır. Özetle, işgale ne bugünden büyük anlamlar atfetmek, ne de onun içinde barındırdığı potansiyelleri görmezden gelmek gibi bir lüksümüz var.

İşgal, büyük oranda söz-yetki-karar hakkı ile ilişkilidir. Çünkü, neoliberal üniversitenin yönetim zihniyeti, üniversiteyi bir şirket gibi işletme üzerinden çalışmaktadır. Starbucks olmadan önce “Çarşı Kantin” olarak belirlenmiş ve birçok öğrencinin yemek yiyebildiği bir mekân olarak kullanıla gelmiş bir mekân, üniversite yönetiminin bir şirket edasıyla burayı toptan tasfiye etmesi, mekânı “mutenalaştırması” ve kendi şirket hakları üzerinden kullanımı başka şirketlere devretmesi, hem öğrencilerin, hem öğretim görevlilerinin ve hem de üniversite emekçilerinin bu mekân üzerinde bir kullanım hakkı olmadığı gerçeğini açığa çıkarmıştır. Meselenin bu kısa tarihi, özelde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan şirketleşme ve mutenalaşma politikalarıyla, genelde ise üniversitelerin bir sermaye mekânı olarak yeniden yapılandırılması projesiyle doğrudan ilişkili görünmektedir. Yine özelde Boğaziçi Üniversitesinde var olan öğrenci kantini kapatılmış, alternatif olarak çeşitli çok uluslu şirketlere dayanan ya da farklı mutena mekân pratiklerine dayanan yeni yerler açılmıştır. Bunun yanında üniversitenin yemekhane politikası ve fiyat düzenlemesi, yine bir şirketin örgütlediği beslenme politikalarından farklı gözükmemektedir: Pahalı, niteliksiz ve herkesin ulaşımına açık olmayan bir yemekhane düzeneği…

Mesele tabii ki yalnızca beslenme üzerinden okunacak kadar kısıtlı değil. Çok kısa bir zaman önce yine Boğaziçi’nde öğrencilerin yaptığı bir basın açıklaması, şirketleşme politikalarını görünür hale getirmiştir. Gerze’de Termik santral yapmak isteyen Anadolu Grubuna ait Efes şirketi Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi ile ortak proje yürütmekte ve Çoruh vadisinde DATUR isimli bir rantsal proje örgütlemektedir. Bu, kam
usal bir mekân olan ve “kamusal fayda” düsturuyla ifadelendirilen üniversitenin sermaye ile doğrudan işbirliğini açıkça ortaya koymuş, üniversitenin kendini idame ettirebilmesi için bir şirket gibi davranmak zorunda kaldığını açığa çıkarmıştır. Örnekler ne bunlarla ne de Boğaziçi ile sınırlı değildir elbette… Genel olarak öğrenci hareketinin uzun yıllardır yaptığı çalışmalar, üniversitenin, eğitimin ve mekânın sermaye tarafından nasıl yeniden kurgulandığını açıklar niteliktedir.

Duruma böyle geniş bir perspektiften bakıldığında, Boğaziçi Starbucks işgalinin yalnızca sembolik bir mekânla ibaret olmadığını, genel olarak üniversitenin durumu ve ahvaliyle ilgili bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, sembolik olan reel düzlemde birçok noktaya değinen bir anlam kazanmakta, çoklu katmanlara sahip çeşitli meseleleri zaman zaman açığa çıkarmaktadır.

Son olarak, mevcut durumun fiili yapısı, onun militanlıkta bir eksikliğe sahip olduğunu değil, aksine başka türlü bir militanlığı da kurguladığını düşündürtmektedir. Evet, öğrenciler Starbucks’u “resmen” işgal etmemiş olabilirler; fakat yaptıkları şey, hem işgal pratiğinin anlamını yeniden kurmak, işgal ile işgal edilen mekan arasındaki ilişkiyi başkalaştırmak; hem de kitle siyasetinden kurucu siyasete geçerken aradaki köprüyü inşa etmeyi deneyimsel bir süreç olarak kodlamaktadır. Farklı bir deyişle, bu fiili işgal pratiği, hem şirketin çalışmalarını büyük oranda engellemekte, hem de şirketin karşı bir politika geliştirme araçlarını kilitlemektedir. Bu politikalar, farklı şiddet unsurlarının devreye sokulması, işgalin şiddetli bir biçimde bastırılması, ülkenin var olan konjonktüründe neredeyse işgale katılan bütün öğrencilerin hızlıca “terörist” muamelesi görmesi ve tutuklanmasına kadar götürülebilir. Lakin öğrencilerin şu an bir deneyim olarak gerçekleştirdikleri pratik, şirketin ve yönetimin bu tarz bir adım atmalarına engel olmakta, fiili işgali aynı zamanda kendi güçlenmelerinin bir pratiği olarak icra etmelerinde kendi lehlerine çevirmektedir.


2. Potansiyel Durum

İşgal, şu an için bütün muğlaklığını ve potansiyelini içinde barındırmaktadır. Aslında “doğrudan” bir şekilde, fiili olarak ifade edilmiş olan talepler, daha çok öğrenciye ulaşabilecek ve daha çok öğrenciyi kapsayabilecek somut taleplere dönüşmemiştir. Bu gerekli midir? Bu sorunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle medya manipülasyonunun güçlü olduğu ve çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde aleyhte çıkan birçok yazının bir anlam oluşturduğu günümüzde, fiili olanın ifade edilmesinin işgale güç katacağını düşünüyoruz. Örneğin, öğrencilerin Starbucks’un kapatılmasına dair genel bir ortaklığı olduğu yaptıkları eylem üzerinden okunabilmektedir. Fakat, bunun nedenleri ile dile getirilmesi ve bundan güçlü bir talep çıkarılması, işgal alanı dışında kalan potansiyel bir gücün örgütlenebilmesi konusunda çok kritik olduğunu söyleyebiliriz. Yani işgal, içerisi-dışarısı ikiliğini aşmak zorundadır ve bunu yapmasının tek yolu da “dışarısı” ile olan ilişkiyi “sağlıklı” bir biçimde inşa etmektir. Bunun için de, başkalarının manipülasyonuna ve müdahalesine zaman ve imkân bırakmadan kendilerini en azından belirli bir şekilde ifade etmek zorundadırlar.

Bir başka potansiyel de, üniversitede büyük bir çoğunluğu içine alacak çeşitli kazanım politikaları geliştirmektir. Özellikle meselenin beslenme ile ilgili olduğu düşünülürse, bu mesele reel politik düzlemde ele alınıp, kurucu siyaset kitleselleşme gücü ile birlikte bir adım ileri atma potansiyeli taşımaktadır. Bu, “başkaları adına konuşma” gibi bir temsiliyet mekanizması şeklinde icra edilmek zorunda da değildir. Aksine, kendi adına konuşarak başkalarının da kendi sözünü ifade etmelerine dair bir siyasal alan açılmasının temeli burada yatmaktadır. İşgal alanı bu mekânlardan biridir; fakat işgali gerçekleştiren öğrenciler, bu mekânı yalnızca “kendilerinin” olarak kurguladıkları zaman, muhafazakârlaşma potansiyeli taşımakta; açılan alanın kamusallığını dile getirirken onun bu özgürleşme potansiyeli önünde kendileri engel olma riski taşımaktadırlar. Yani önemli olan şey, bu mekânın kendilerinin olduğunu söylerken, yalnızca kendilerinin de olmadığını söylemek; işgal mekânının ve bütün yaşam alanlarının “ortak zenginlik” olduğunu dile getirerek bu ortaklığı bütün ortaklık kültürüne dayandırabilecek insanlara açmaları gerekmektedir.

Starbucks işgalinin bir diğer önemli tarafı ve potansiyeli, hem bir özyönetim talebi hem de bir özyönetim pratiği olmasıdır. Bir taraftan, kullanım hakkının talep edilmesi (ki bu somutlaşmalıdır) bir taraftan da fiili olarak kullanım hakkının ele geçirilmesi. Bu, “aşağıdan” hareketin, “taban” demokrasisinin, “doğrudan” demokrasinin ya da her ne isimle adlandırırsak adlandıralım onun fiilen icra edilmesi, alternatif bir meclisin oluşturulmasının pratiğidir. O halde bu meclis, bir yandan üniversite yönetimiyle bir müzakere süreci içinde kalmak, bir yandan da kendi özgücüne dayanan bir alternatif inşa etmek zorundadır. Bu alternatifin ne olacağı, işgal içinde bulunan öğrencilerin kendi oluşturacakları paradigmatik formülasyonla birebir bağlantılıdır. Şu ana kadar bildiğimiz üzere işgal demokrasisi, konsensüse dayalı doğrudan demokrasi şeklinde icra edilmekte, lakin organizasyonel birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Bu, hem çok kritik bir potansiyeli hem de ciddi bir tehlikeyi içinde barındırmaktadır. Önce kötü senaryodan başlayalım. Eğer öğrenciler, bu doğrudan demokrasi ve konsensüs deneyimini çeşitli nedenlerden ötürü icra edemezler ise, farklı saldırı metotları karşısında zayıflama, motivasyondan düşme ve hatta ortaklığı parçalayarak bireysel inisiyatifi öne çıkaran tutumlara mahal verme riski ile karşı karşıya kalırlar. Bu da, doğrudan demokrasinin gizli öğesi olan çeşitli gizli hiyerarşilerin icra edilmesine, tekilliklerin değil bireylerin konuştuğu bir yer haline gelmesine ve sonuçta özgürleştirici bir deneyimden uzaklaşarak dağılmasına neden olabilir. Güzel ihtimal ise, çeşitli aksaklıkların giderilmesi şekliyle, doğrudan demokrasinin herkesin inisiyatifini ve gücünü geliştirici yönünün açığa çıkarılması ve özellikle içinde bulunduğumuz karanlık “çoğunluk” demokrasisi çağına karşı farklı ve alternatif bir özgürlük paradigmasının geliştirilmesine fiili bir katkı sunabilir. Ve bu paradigmanın en önemli katmanlarından biri, özellikle “orta sınıf” olma halini kaybeden ve aslında küresel kapitalist egemenlik içinde her daim var olan geleceksizlik nosyonunu, “gelecek yok/No future” bağlamında politikleştirmesidir.