Ekoloji ve kapitalizmden sosyalizme geçiş -John Bellamy Foster

Foster’ın Kasım 2008’de Monthly Review dergisinde yayınlanan bu makalesi, Monthly Review Türkçe’nin Ocak 2010 nüshası için Türkçe’ye çevrildi. Monthly Review Türkçe’nin bu sayısı, ekolojik kriz ve gıda krizine ilişkin oldukça kapsamlı bir seçkiye ayrılmış.

Kapitalizmden sosyalizme geçiş, sosyalist teori ve pratiğin en karmaşık sorunudur. Buna bir de ekoloji sorununu eklemek, bu nedenle zaten içinden çıkılamaz bir konuyu gereksizce karmaşıklaştırmak olarak görülebilir. Yine de, ben insanın doğayla ilişkisinin sosyalizme geçişin merkezini işgal ettiğini öne süreceğim. Ekolojik bir perspektif; kapitalizmin sınırlarını, daha önceki sosyalist deneyimlerin başarısızlıklarını ve eşitlikçi ve sürdürülebilir bir insani kalkınma mücadelesini anlamamız için kilit önem taşımaktadır.

Ortaya koyduğum bakış açısı üç kısma ayrılıyor. Öncelikle, klasik Marksizm ile ekolojik analiz arasındaki sarsılmaz bağlantıyı anlamak çok önemli. Genellikle inanmaya sevk edildiğimiz şekliyle, sosyalizm için bir anomali olmaktan ziyade, ekoloji en başından itibaren sosyalist projenin vazgeçilmez bir bileşikti -bu anlamda Sovyet tipi toplumların sayısız kere yaşadığı başarısızlıkları hesaba katmazsak. İkinci olarak, mevcut dönemde önümüze dikilmiş bulunan küresel ekolojik kriz, sermaye birikiminin “dünyayı yabancılaştırıcı” mantığına yerleşmiştir ve kapitalizmin bir sistem olarak tarihsel köklerine dek izi sürülebilir. Üçüncü olarak, kapitalizmden sosyalizme geçiş, kapitalist dünya sistemindeki çevre ülkelerin başı çekeceği bir sürdürülebilir insani kalkınma mücadelesidir.

Klasik Marksizm ve Ekoloji
Geride bıraktığımız yirmi yıl içinde yapılan araştırmalar, klasik Marksizm’de güçlü bir ekolojik perspektifin mevcut olduğunu göstermiştir. Marx’a göre, insanın dünyayla ilişkisinin dönüşümü feodalizmden kapitalizme geçiş için gerekli bir önkoşul olduğundan, doğayla metabolik ilişkinin akılcı bir şekilde düzenlenmesi de kapitalizmden sosyalizme geçişin gerekli bir önkoşuludur.(1) Marx ve Engels, kapitalizm ve genelde sınıflı toplumdan kaynaklanan ekolojik sorunlara ve bu sorunları sosyalizm aracılığıyla çözme ihtiyacına dair ayrıntılı yazılar yazmışlardır. Bunların içinde Marx’ı doğa ile toplum arasındaki metabolik çatlak teorisini geliştirmeye iten on dokuzuncu asır toprak krizi tartışmaları da vardır. Alman kimyager Justus von Liebig’in çalışmasına dair analizine dayanarak Marx, toprak besleyicilerinin (nitrojen, fosfor ve potasyum) topraktan koparılarak suyu ve havayı kirletecekleri ve işçilerin sağlığını kötüleştirecekleri yüzlerce binlerce mil uzaklıktaki şehirlere taşınması sorununa dikkat çekmiştir. Doğa ile toplum arasındaki zaruri metabolik döngüdeki bu kırılma Marx’a göre “sonraki kuşaklar”ın iyiliği için ekolojik sürdürülebilirliğin “restorasyonu”nu zorunlu hale getirmişti.(2)

Buna ek olarak, Marx ve Engels, insan toplumunun temel ekolojik sorunlarını da dile getirmişlerdi: şehir ve köy ayrımı, toprak bozulması, endüstriyel kirlilik, çarpık kentleşme, işçilerin sağlığının bozulması ve sakatlanmaları, yetersiz beslenme, toksik atıklar, parselleme, kırsal yoksulluk ve izolasyon, ormansızlaşma, insan kaynaklı seller, çölleşme, susuzluk, bölgesel iklim değişimleri, doğal kaynakların tükenmesi (kömür dahil), enerji korunması, entropi, sanayi artıklarının geri dönüştürülmesi ihtiyacı, türler ve çevreleri arasındaki karşılıklılık, aşırı nüfusun tarihsel koşullardan kaynaklanan sorunları, kıtlık sebepleri, bilim ve teknolojideki rasyonel istihdam sorunu.

Bu ekolojik anlayış, Marx’ın bakış açısının önemli bir kısmını oluşturan oldukça derin materyalist doğa kavramından ortaya çıkmıştı. “İnsan” diye yazmıştı, “doğa sayesinde yaşar, yani doğa onun bedenidir ve ölmek istemiyorsa onunla kesintisiz bir diyalogu muhafaza etmelidir. İnsanın fiziksel ve ruhsal hayatının doğayla bağıntılı olması doğanın kendisiyle bağıntılı olduğu anlamına gelir, zira insan doğanın bir parçasıdır.”(3) Marx, hiçbir bireyin dünyaya sahip olmadığını ilan ederek kapitalizme doğrudan karşı çıkmakla kalmamış, hiçbir ulusun ya da halkın da yeryüzüne sahip olmadığını, onun birbirini takip eden kuşaklara ait olduğunu ve iyi hane halkı anlayışına uygun olarak gözetilmesi gerektiğini vurgulamıştır.(4)

Diğer erken dönem Marksistler de, her zaman tam anlamıyla olmasa da, ekolojik sorunları analizlerine eklemek ve genel bir materyalist ve diyalektik doğa kavramı geliştirmek suretiyle aynı yolu izlemişlerdir. William Morris, August Bebel, Karl Kautsky, Rosa Luxemburg ve Nikolai Bukharin Marx’ın ekolojik görüşlerinden faydalanmışlardır. Ukraynalı sosyalist Sergei Podolinsky’nin ekolojik bir iktisat geliştirme girişimi büyük oranda Marx ile Engels’in çalışmasından esinlenmiştir. Lenin, toprak besleyicilerinin geri dönüşümünü vurgulamış ve toplum ekolojisi alanında deneyler yapılmasını (nüfusların belli bir doğal çevrede karşılıklı çalışması) ve koruma konusunu desteklemiştir. Bu, Sovyetler Birliği’nde 1920’lerde ve 1930’ların başlarında o dönemin dünyasında belki de en ileri ekolojik enerjetik ya da besinsel dinamik kavramının (modern ekosistem analizinin temeli) geliştirilmesini sağlamıştır. Aynı devrimci-bilimsel iklim, V. I. Vernadsky’nin biyosfer teorisi, A. I. Oparin’in hayatın kökeni teorisi ve N. I. Vavilov’un dünya üreme hücreleri merkezlerinin keşfinin (dünyanın ürün bitkilerinin genetik kaynakları) önünü açmıştır. Batıda ve özellikle Britanya’da, 1930’larda, J. B. S. Haldane, J. D. Bernal, Hyman Levy, Lancelot Hogben ve Joseph Needham gibi Marksizm’den etkilenmiş bilim insanları doğanın diyalektiğini keşfetmeye yöneldiler. Hatta ekolojik bilimin ilk kıvılcımını tamamen soldaki düşünürlerin (sosyalist, sosyal demokrat ve anarşist) çalışmalarında aldığını söylemek de mümkündür.(5)

Öte yandan, sosyalist gelenekteki tüm başat figürler ve tüm gelişmeler ekolojik olarak değerlendirilemez. Sovyet Marksizmi, yirminci asır başlarının modernizmini şekillendirecek biçimde kendine has bir çevre katliamının önünü açarak aşırı bir prodüktivizme saplanmıştır. Stalinist sistemin yükselmesiyle birlikte, Sovyetler Birliği’nde öne çıkan ekolojik gelişmeler büyük oranda duvara toslamıştır (ve Bukharin ile Vavilov gibi ilk dönem ekolojik yönelimli Marksistler öldürülmüştür). Aynı dönemde, pozitivizme yönelik aşırı bir inkardan kaynaklanan derin bir fen bilimleri antipatisi de Batı Marksizmi’nde doğa diyalektiğini teorize etme çabalarını kesintiye uğratmış ve onun ekoloji ile bağını ciddi oranda zayıflatmıştır -yine de, Frankfurt Okulu tarafından onun bilim eleştirisinin bir parçası olarak doğanın tahakkümü sorusu ele alınmıştır. Eğer bugün, sosyalizm ve ekoloji yeniden diyalektik açıdan etkileşimli olarak görülüyorsa, bunun sebebi hem kapitalizmin ekolojik çelişkilerinin evrimi hem de sosyalizmin kendine dönük eleştirisinin gelişmiş olmasıdır.

Kapitalizmin Dünyayı Yabancılaştırması
Kapitalizmin çevreyle ilişkini anlamanın yolu onun tarihsel başlangıçlarını yani feodalizmden kapitalizme geçişi sorgulamaktan geçer. Bu geçiş, asırlar süren oldukça karmaşık bir süreçtir ve bu makalede tam anlamıyla ele alınamaz. Ben, yalnızca birkaç etmene odaklanacağım. Burjuvazi, feodal ekonominin yarıklarından yeşermiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, burjuvazi bir sınıf olarak çıkış noktasını temelde kent merkezlerinden ve t
icaretten almıştır. Burjuva toplumunun bir sistem olarak tamamen yeşermesi için gerekli olan, feodal üretim biçiminin devrimci dönüşümü ve onun yerine kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesiydi. Feodalizm, baskın biçimde bir tarım sistemi olduğundan, bu kuşkusuz tarım ilişkilerinin yani işçilerin bir üretim aracı olarak toprakla ilişkinin de dönüşümü anlamına geliyordu.

Kapitalizm, bu nedenle, gelişimi için doğayla yeni bir ilişkiye ihtiyaç duyuyordu: emeğin üretim araçlarıyla yani yeryüzüyle doğrudan bağını aşındıracak ve çevreyle ilişkili geleneksel hakları yok edecek bir ilişkiye. Sanayi devriminin örnek coğrafyası, on beşinci asırla on sekizinci asır arasında işçilerin kamulaştırma yoluyla topraktan koparılmasının bir kuşatma hareketine dönüştüğü Britanya’ydı. Sömürgecilik ve emperyalizm ile kapitalist dünya ekonomisinin eteklerinde ya da dış bölgelerinde daha gaddar bir dönüşüm de gerçekleşti. Bu yerlerde, daha önceki insanın doğayla daha önceki üretim ilişkileri Marx’ın deyimiyle “yerli nüfusun madenlerinde imha, köleleştirme ve gömme” yollarıyla parçalara ayrıldı -insanlık tarihindeki en şiddetli kamulaştırma işlemi.(6)

Sonuçta, işçi toplulukları işlerinden koparılıp şehirlere taşınarak sistemin göbeğinde proleterleştirme gerçekleşti. Şehirlerde, işçiler sermaye tarafından organize soygunculuk aracılığıyla bir araya getirildiler ve Marx’ın deyimiyle “modern sanayi”ye güç verdiler. Aynı dönemde, farklı kölelik biçimleri ve bizim bugün riskli çalışma dediğimiz kavram çevre ülkelere dayatıldı. Bu yerlerde toplumsal üretim her zaman en gaddar emperyalist sömürünün ardından ikinci plana atıldı. Çevre ülkelerden zorla elde edilen üretim fazlası dünya ekonomisinin merkezindeki sanayileşmeyi besledi.(7)

Bu yeni sistemin çalışmasını sağlayan, sermayenin ardı ardına gelen döngülerle kesintisizce birikmesi ve her bir yeni birikim evresinin bir öncekinin bitiş noktasından itibaren harekete geçmesiydi. Bunun anlamı, daha fazla bölünmüş ve daha yabancılaşmış insanlarla birlikte insanla doğa arasında daha küresel çapta yıkıcı bir metabolizmanın oluşmasıydı. Joseph Needham’ın söylediği gibi, kapitalizm dahilinde “Doğanın fethi” “insanın fethi”ne dönüşmüştü; “Doğanın tahakkümü için kullanılan teknolojik aygıtlar toplumsal tahakküm mekanizmalarında niteliksel bir dönüşüm” yaratmıştı.(8)

Bu tahakküm ve yıkım diyalektiğinin artık gezegensel çapta kontrolden çıktığı konusunda şüphe yoktur. İktisadi anlamda, dünya sisteminin çevre ve merkez ülkeleri arasındaki toplam eşitsizlik her bir kapitalist devletteki sınıfsal eşitsizliğin yoğunlaşması ile birlikte artmaktadır. Ekolojik anlamda, dünyanın iklimi ve bütün yeryüzünün yaşam destekleyici sistemleri giderek artan bir küresel ısınma süreci tarafından dönüştürülmektedir.(9)

Bu gezegensel çevre problemini ele almak için Hannah Arendt’in elli yıl önce İnsanlık Durumu‘nda ortaya attığı “dünyanın yabancılaştırılması” kavramını hatırlamak işe yarayabilir. Arendt’e göre, “dünyanın yabancılaştırılması” Kolomb, Galileo ve Luther döneminde “yeryüzünden yabancılaşma” ile başlamıştır. Galileo teleskopunu göklere çevirerek insanoğlunu basit yeryüzü varlıkları olmaktan çıkarıp evrenin yaratığına dönüştürmüştür. Bilim, dünyayı hareket ettirmek için kullanmak istediği “Arşimet prensibi”ni elde etmek amacıyla kozmik ilkelere yaslanmış ancak dünyanın ölçülemez derecede yabancılaştırılmasına neden olmuştur. İnsanoğlu artık dünyayı beş duyusundan aldığı anlık kanıtlarla algılamamaktadır. İnsanın Yunan kent devletleriyle örneklediği doğrudan dünya ilişkisindeki orijinal birlik artık yok olmuştur.

Arendt; tüm doğal nesnelerin -kereste kullanıcısının ve kereste satıcısının kerestesi- özel mülkiyete ve evrensel meta formuna dönüştürülmesi nedeniyle dünyanın “doğasızlaştırıldığına” işaret eden Marx’ın ilk yazılarından itibaren dünyanın yabancılaştırılmasının farkında olduğunu belirtir. Orijinal ya da ilkel birikim yani insanların toprağa yabancılaştırılması, Marx’a göre, dünyanın yabancılaştırılmasının temel göstergelerinden biri olmuştur. Ne var ki, Arendt’e göre, Marx dünyanın yabancılaştırılmasından öte insanın emek yoluyla kendine yabancılaşmasını vurgulamayı seçmiştir. Ancak, “Marx’ın düşündüğü gibi, (temelde) kendine yabancılaşma değil, dünyanın yabancılaştırılması” diye devam eder Arendt, “modern çağa damgasını vurmuştur.”

“Bildiğimiz adıyla, varlık birikimi süreci” diye sürdürür araştırmasını Arendt, “dünyanın artan şekilde yabancılaştırılmasına dayanır.” “Bu süreç, yalnızca dünya ve insanın aşırı dünyevileşmesi kutsallaştırıldığında gerçekleşebilir.” Modern çağdaki bu varlık birikimi süreci “insan gücünün yıkıcılığını aşırı miktarda artırmıştır” ve böylece “biz yeryüzündeki bütün organik hayatı ve belki de bir gün yeryüzünün kendisini yok edebilecek kapasiteye ulaşmışızdır.” Şüphesiz; “modern koşullar altında” diye açıklar, “yıkım değil korumacılık iflasa neden olmaktadır, zira korunan nesnelerin aşırı dayanıklılığı, hızdaki sürekli kazancı elinde kalan tek süreklilik olan devir sürecine yönelik en büyük direnci sergilemektedir.”(10)

Arendt’in, ortaya attığı zorlu soruna dair nihai yanıtları yoktur. Dünyanın yabancılaştırılmasını varlık birikimiyle beslenen bir yıkım sistemine bağlamasına karşın, onu kapitalizmden ziyade, bilim, teknoloji ve modernitenin gelişimiyle açıklama yoluna gitmiştir. Ona göre dünyanın yabancılaştırılması bir homo faber (işçi insan) ile animal laborans (çalışan hayvan) zaferidir. Bu trajik bağlam eşliğinde, okurlar Marx’ta olduğu gibi insan metabolizmasının doğayla daha yüksek seviyede bir restorasyonuna dayalı yeni bir toplumdan ziyade Yunan kent devletlerinin kaybedilmiş birliklerine bakmaya sevk edilir. Son aşamada, Arendt için dünyanın yabancılaştırılması, gezegensel bir seviyeye yükseltilmiş bir Yunan tragedyasıdır.

Bu dünya yabancılaşmasının somut tezahürlerine bugün dört bir yanda rastlandığına kuşku yoktur. Son bilimsel bulgular gösteriyor ki, fosil yakıtlardan kaynaklanan küresel karbondioksit emisyonları “2000’lerin başlarında… keskin artışlar” sergilemiştir. Öyle ki, artış hızı “1990’ların sonlarında İklim Değişimi Üzerine Hükümetlerarası Panel’de en yoğun fosil yakıt kullanımı hesaplanarak geliştirilen emisyon senaryolarını” fazlasıyla aşmıştır. Dahası, “atmosferdeki ortalama küresel karbondioksit miktarı her on yılda bir öncekini aşacak biçimde” artmaktadır. Emisyon artışlarındaki en yüksek hız Çin gibi bir avuç yeni sanayileşmekte olan ülkelerde elde edilmektedir, öte yandan dünyanın “hiçbir bölgesi” şu anda “enerji kaynaklarını karbondan ayırma” yolunu izlememektedir. Yeryüzündeki tüm ekosistemler düşüştedir, kuraklıklar artıştadır ve enerji kaynakları küresel tekeller için hiç olmadığı kadar önemli bir sorun halini almıştır.

“Küresel ısınmanın insan marifetiyle ortaya çıkan belirtileri Yeryüzünün 10 farklı alanında” ortaya çıkmıştır: “yüzey sıcaklıkları, nem, okyanuslar üzerindeki su buharı, barometrik basınç, toplam yağış, yangınlar, bitki ve hayvan türlerindeki değişim, su kaybı, üst atmosferdeki sıcaklıklar, dünya okyanuslarındaki ısı hacmi.” Mevcut gidişat değişmeyecek olursa dünyanın sırtına binecek olan yük uygarlığın ve hayatın tasavvur sınırlarının ötesinde gerilemesi anlamına gelecek: son aşamada sınırla
ra dayanacak bir yıkım ekonomisi ve ekolojisi.(11)

Sosyalizm ve Sürdürülebilir İnsani Kalkınma
Muhtemelen insan uygarlığının karşılaştığı bu en büyük soruna karşı nasıl bir tavır almalıyız? Ekolojik sorunun, Arendt’in trajik dünya yabancılaşması algısını aşan işe yarar çözümü için devrimci bir sürdürülebilir insani kalkınma kavramı -hem insanın kendine yabancılaşmasını (emeğin yabancılaşması) ve dünyanın yabancılaştırılmasını (doğanın yabancılaşması) ele alan- gereklidir. Sosyalizmin inşasında temel sorunun iktisadi kalkınma değil insani kalkınma olduğunu “Küba’da İnsan ve Sosyalizm” eserinde açıkça dile getiren kişi Ernesto “Che” Guevara idi. Bu önerme, Marx’la bağlantılı olacak biçimde, insanın emek aracılığıyla doğayla ilişkisini kapsamlı olarak irdeleyerek asıl sorunun sürdürülebilir bir insani kalkınma sorunu olduğunu kabul etmekle genişletilebilir.(12)

Sosyalizme geçiş konusuna, sıklıkla, insani toplumsal ilişkilerin ve ihtiyaçların gelişmesi değil mekanik olarak yalnızca üretim araçlarının genişletilmesi bağlamında yaklaşılmıştır. Sovyetler Birliği’nde yeşeren sistemde, vazgeçilmez planlama aygıtı yanlış biçimde üretim için üretime yönlendirilmiştir ve bu şekilde asıl insani ihtiyaçlar konusu göz ardı edilmiş ve yeni bir sınıfsal yapıya geçit verilmiştir. Kapitalizm tarafından şekillendirilen ayrıntılı iş bölümü, bu sistemde muhafaza edilmiş ve yüksek verimlilik adına genişletilmiştir. Bu tip toplumlarda, Che’nin eleştirel gözle ele aldığı gibi, “sosyalizmin inşası süreci… devletin uğruna bireyin feda edilmesiyle şekillenmiştir.”(13)

Bugün Latin Amerika sosyalizminin devrimci karakteri, gücünü Sovyet deneyiminin olumsuz (ve olumlu) örneklerinin kabul edilmesinden, kısmen de Che tarafından ortaya atılan soruna dair bakış açısından almaktadır: sosyalist uygarlığı geliştirme gerekliliği. Dahası, Chavez tarafından ortaya konan Bolivarcı bakış açısı, köklerini daha eski bir Marx öncesi sosyalizmden almaktadır. 1847’de şunları yazmış olan kişi Simon Bolivar’ın öğretmeni Simon Rodriguez’dir: “Malların üretiminde iş bölümü yalnızca iş gücüne zulmetmeye yarar. Örneğin ucuz ve kusursuz tırnak makasları üretilmesi için işçi sayısını makine sayısı kadar azaltmamız gerekiyorsa, tırnaklarımızı yiyerek kısaltsak daha iyi olur.” Kuşkusuz, bugün Bolivar’ın ilkeleri içinde en çok imrendiğimiz, onun eşitliğin “yasaların yasası” olduğuna dair sarsılmaz inancıdır.(14)

İnsanlığın eşitlikçi ve evrensel kalkınmasına aynı bağlılık Marx için de geçerlidir. Birbirlerine bağlı üreticiler toplumunun evrimi insan yabancılaşmasının olumlu anlamda aşılmasıyla doğru orantılı olmalıydı. Hedef, çok yönlü bir insani kalkınmaydı. Aynen, “tarihin insan doğasının aralıksız dönüşümünden başka bir şey olmaması” gibi, “beş duyunun yaptığı ekim tüm geçmiş tarihin çalışmasıdır.” Bu nedenle, sosyalizm insanın duyusal kapasitelerinin ve onların geniş kapsamlı gelişiminin ışığında “duyuların tam olarak serbest bırakılması” anlamına gelir. “Tam anlamıyla gelişmiş bir natüralizm olan komünizm” diye yazar Marx, “hümanizme eşittir ve tam anlamıyla gelişmiş bir hümanizm olarak da natüralizme eşittir.”(15)

Bu devrimci, hümanist-natüralist görüş ile bugünün başat mekanik-sömürücü gerçekliği arasındaki tezat daha keskin olamazdı. Şu anda tarihin potansiyel olarak en tehlikeli emperyalist gelişme süreci içindeyiz.(16) Gezegendeki hayatın tamamen mahvolması için iki yol var -ya küresel nükleer katliam ile anında ya da iklim değişimi ve diğer çevresel tahribatlar sonucu bir kaç kuşak içinde. Dünyanın en büyük gücü tarafından üretilen küresel bir güvensizlik atmosferinde nükleer silahlar yayılmaya devam etmektedir. Ortadoğu’da, dünya petrolleri üzerinde jeopolitik denetim sağlama kaygısıyla savaş sürerken fosil yakıtlar ve başka endüstriyel üretim formlarından kaynaklanan karbon emisyonları küresel ısınmayı artırmaktadır. Bugün azalmakta olan dünya petrol kaynaklarına temel bir alternatif olarak önerilen biyoyakıtlar dünya açlığını artırmaktan başka işe yaramamaktadır.(17) Su kaynakları küresel şirketler tarafından tekelleştirilmektedir. İnsani ihtiyaçlar her yanda göz ardı edilmektedir: dünya nüfusunun çoğunluğunun maruz kaldığı aşırı bir yoksunluk biçiminde ya da zengin ülkelerde, üretimi aşarak denetimli tüketim boyutuna ulaşan ve hayat boyu yabancılaştırıcı ücretli çalışmaya mahkum eden tahayyül edilebilecek en yoğun kendine yabancılaşma biçiminde. Hayat giderek artan oranlarda gerçek ihtiyaçlardan ayrı bir yapay istekler karmaşasına dönüşmektedir.

Tüm bunlar, kapitalizmden sosyalizme geçiş için düşündüğümüz yolları değiştirmektedir. Sosyalizm her zaman kapitalizmin sömürü ilişkilerini tersine çevirmeyi ve bu ilişkilerin doğurduğu çoklu toplumsal kötülükleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir toplum olarak düşünülmüştür. Bu; üretim araçlarında özel mülkiyeti kaldırmayı, her alanda yüksek bir eşitlik seviyesini, birbirleriyle ilişkili üreticilerin gerçek toplumsal ihtiyaçlar ekseninde yaptığı planlamayla piyasanın kör güçlerini yok etmeyi, köy ve kent, beyin ve beden gücü, ırk, cinsiyet ayrımları ile ilişkili bireysel farkları olabildiğince ortadan kaldırmayı gerektirir. Öte yandan, sosyalizmin temelindeki sorun daha da derindedir. Sosyalizme geçiş, yalnızca bizzat insanları devrimcileştiren devrimcileştirici pratiklerle mümkündür.(18) Bunu elde etmenin tek yolu, insan metabolizmasının doğayla ilişkisini değiştirmek, insani toplumsal ilişkilerimizi dönüştürmek ve doğanın ve insanlığın yabancılaşmasını aşmaktan geçer. Hegel gibi, Marx da, Terentius’un ünlü sözünden alıntı yapmaktadır: “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değil.” Artık bu sözü şu şekilde derinleştirmek ve genişletmek zorunda olduğumuz açıktır: Bu dünyaya dair hiçbir şey bana yabancı değil.(19)

Anaakım çevreciler, ekolojik sorunları neredeyse tamamen üç mekanik strateji ile çözmek peşindedir: (i) teknolojik yöntemler, (ii) piyasayı doğanın tüm biçimlerine uyarlama, (iii) neredeyse evrensel bir sömürünün ve doğal habitatların yıkımının hakim olduğu bir dünyada korunmalı adacıklar tabir edilen yerler yaratmak. Bunun karşısında, eleştirel insan ekolojistlerinden oluşan bir azınlık temel toplumsal ilişkilerimizin değiştirilmesi ihtiyacını anlamaktadırlar. Somut değişim modelleri peşine düşen en sorumlu ekolojistlerin bazıları da yönelim olarak hem ekolojik hem de sosyalist (piyasa güçlerinden ziyade büyük oranda toplumsal planlamaya yönelen anlamında) devletlere odaklanmaktadırlar. Bu şekilde, Küba, Brezilya’daki Curitiba ve Porto Alegre ve Hindistan’daki Kerala, en fazla Doğanın Sonu adlı eseriyle tanınmış Bill McKibben gibi en sorumlu çevrecilerden bazıları tarafından ekolojik dönüşümün öncü ışıkları olarak ön plana çıkartılmaktadır.(20) Daha yakın dönemde, Venezüella petrolden elde ettiği üretim fazlasını toplumunu sürdürülebilir bir insani kalkınma yolunda dönüştürmek için kullanmakta ve böylece üretimini çevrecileştirmenin temellerini atmaktadır. Her ne kadar Venezüella’ya özgü “petro-sosyalizm”in kendi içinde çelişkileri olsa da, petrolden elde edilen üretim fazlasının meşhur “petrol laneti”ni beslemektense gerçek bir toplumsal dönüşüm uğrunda harcanması Venezüella’yı benzersiz kılmaktadır.(21)

Kuşkusuz, sistemin merkezinde de umutlarımızı canlı tutacak güçlü çevreci hareketler vardır. Ancak güçlü sosyalist hareketlerden ve devrimci bir duruştan kopar
ılmış olan bu hareketler, başat birikim sistemine adapte olma ön kabulüyle sınırlanmakta ve bu nedenle ekolojik mücadeleye girişememektedir. Öte yandan, ekoloji ve toplum bağlamında devrimci stratejiler ve hareketler çevre ülkelerde, kapitalist sistemin zayıf halkalarında ve uçlarında tarihsel dünya güçlerini oluşturmaktadır.

Bu radikal ekolojik değişim sürecinin küresel Güney’in bazı bölgelerinde görüldüğü kadarıyla yalnızca birkaç örneğine değinebilirim. Küba’da, Che’nin başlatmış olduğu insani kalkınma hedefi geniş kesimlerce “Küba’nın yeşillenmesi” olarak tanımlanan yeni bir biçime dönüşmektedir. Bu durum; agroekoloji alanında en devrimci deneyimlerin ve bunlarla bağlantılı olarak sağlık, bilim ve eğitimde yaşanan değişimlerin bir sonucudur. McKibben’ın değindiği gibi, “Kübalılar yarı sürdürülebilir tarım alanında dünyanın en geniş çalışan modelini, dünyanın geri kalanından farklı olarak petrole, kimyasallara, büyük miktarlarda gıdanın ithal ve ihraç edilmesine çok daha az ihtiyaç duyan bir modeli yaratmışlardır… Küba’da binlerce ve yalnızca Havana’da iki yüzden fazla organoponicos -kentsel tarlalar- vardır.” Kuşkusuz, Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun Yaşayan Gezegen Raporu‘na göre “tek başına Küba” tüm dünyada yüksek bir insani kalkınma düzeyi yakalamıştır. Bu düzey 0.8’in üzerinde bir endekstir ve kişi başına düşen ekolojik yıpratma konusunda da dünya ortalamasının altındadır.(22)

Bu ekolojik dönüşüm, hep söylendiği gibi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden Özel Dönem’den kaynaklanan zorunlu bir sonuç değil, Küba Devrimi’nin köklerinden beslenen bir olgudur. Daha 1970’lerde, Küba ekolojisinin kurucularından olan Carlos Rafael Rodriguez, “ekonomi ile doğayla toplumsal ilişkilerin uyumlu biçimde gelişimi” için -ekolojist Richard Levins’in belirttiği gibi- “altyapıyı oluşturacak tamamlayıcı kalkınma” argümanları geliştirmiştir. Bunu, 1980’lerde Küba’da ekolojik düşüncenin aşamalı olarak yeşermesi izlemiştir. Özel Dönem, Levins’e göre, Küba bilimi ve toplumunun içsel gelişimi dahilinde yetişen “inançlı ekolojistler”e yalnızca “mecburi ekolojistler”e yaklaşma ve onları da inançlı ekolojistlere dönüştürme şansı vermiştir.(23)

Chavez yönetimindeki Venezüella, Bolivar çemberleri, komünal konseyleri ve işçilerin fabrikalar üzerindeki hakimiyetlerin artması gibi gelişmelerle yeni devrimci toplumsal ilişkileri geliştirmekle kalmamış, Istvan Meszaros’un üretim ve mal değiş-tokuşunda yeni bir “sosyalist zaman muhasebesi” olarak adlandırdığı bazı önemli girişimlerde bulunmuştur. Amerikalar için Bolivarcı Alternatif (ALBA) dahilindeki bu yeni temel vurgu komünal değiş tokuş, yani değerlerden ziyade etkinliklerin değiş tokuşu üzerinedir.(24) Piyasanın bütün bir ekonominin önceliklerini belirlemesine izin vermek yerine kaynakların ve kapasitelerin en çok ihtiyaç duyanlara ve nüfusun çoğunluğuna bölüştürülmesi için planlama yapılmaktadır. Buradaki hedef toplumdaki en acil bireysel ve kolektif ihtiyaçları özellikle de fiziksel olanları belirlemek ve bu sayede insanın doğayla ilişkisi sorununu ele almaktır. Bu, sürdürülebilir bir toplum yaratmanın en mutlak ön koşuludur. Kırsal bölgelerde de yeşil Venezüella tarımına yönelik hazırlayıcı girişimler sergilenmektedir.(25)

Bolivya’da, yerli halkların ihtiyaçlarıyla ve su ve hidrokarbon gibi temel kaynakların denetimiyle şekillenmiş sosyalist bir dalganın yükselişi (şu anda baltalanmış olsa da) farklı bir tür kalkınma umudu sağlamaktadır. Brezilya’daki Curitiba ve Porto Alegre şehirleri kentsel alan yönetimi ve taşımacılık konularında daha radikal uygulamalar olasılığına işaret etmektedir. Curitiba, McKibben’a göre, “birinci dünyanın kalabalıklaşan ve çürüyen şehirleri için olduğu kadar üçüncü dünyanın büyümekte olan şehirleri için de iyi bir örnektir.” Hindistan’daki Kerala, yoksul bir devletin ya da bölgenin, gerçek sosyalist planlamayla canlandırılması halinde, eğitim, sağlık ve temel çevresel koşullarda sınırsız insani potansiyellere ulaşılabileceğini göstermiştir. Kerala’da, yine McKibben’a göre, “Sol, gezegende ‘sürdürülebilir kalkınma’yı gerçek anlamda hayata geçirmeye oldukça yaklaşan ‘yeni demokratik inisiyatifler’ kurgulamıştır.”(26)

Kuşku yok ki, bunlar günümüzün temel umut adacıklarıdır. Bu şehirler, toplumsal ilişkilerde ve insan metabolizmasının doğayla ilişkisinde kırılgan yeni deneyler ortaya koymuştur. Bunlar, hâlâ kapsamlı sistem tarafından yukarıdan dayatılan sınıfsal ve sömürgeci savaşlarla karşı karşıyadır. Gezegen, bir bütün olarak, sermayenin ve onun dünyayı yabancılaştırmasının etkisi altındadır. Dört bir yanda, artık biyosfer seviyesine yükselmiş olan metabolik çatlak örneklerine rastlayabiliriz.

Bugün çevre ülkelerde yeşermekte olan adil ve sürdürülebilir bir toplum mücadelesinde toplumsal ilişkileri devrimcileştirme girişimleri bir şekilde ileri kapitalist dünyadaki ekolojik ve toplumsal devrim hareketlerinde karşılık bulmadıkça ihtiyaç duyulan küresel ekolojik devrim için çok az gerçek umut kalacaktır. Nihai ekolojik yıkımı gerçek anlamda önleme olasılığı yalnızca gezegen üzerindeki baskının asıl ortaya çıktığı sistemin merkezinde gerçekleşecek köklü değişimler sayesinde belirebilir.

Bu, kimileri için imkansız bir hedef olabilir. Ancak, artık bir devrimci değişim ekonomi politiği kadar bir devrimci değişim ekolojisi olduğunu da görmek önemlidir. Çevre ülkelerde farklı devrimci çatlaklarda sürdürülebilir insani kalkınma girişimlerinin yeşermesi hem dünyanın yabancılaştırılmasına hem de insanın kendine yabancılaşmasına karşı evrensel bir kalkışmanın ilk ayağı olarak görülebilir. Eğer başarılabilirse, böyle bir kalkışma tek bir hedefe sahip olacaktır: Doğayla metabolik ilişkilerini akılcı yollarla düzenleyen bir üreticiler toplumunun yaratılması ve bu sayede yalnızca kendi ihtiyaçları doğrultusunda değil gelecek kuşakların ve bir bütün olarak hayatın ihtiyaçları doğrultusunda da çalışılmasıdır. Bugün sosyalizme geçiş ile ekolojik bir topluma geçiş aynı şeydir.

dipnotlar:

1. Karl Marx, Capital, vol. 3 (New York: Vintage, 1981), 959.
2. Karl Marx, Capital, vol. 1 (New York: Vintage, 1976), 636-39, Capital, vol. 3, 754, 911, 948-49.
3. Karl Marx, Early Writings (New York: Vintage, 1974), 328. Paul Burkett, Marx and Nature (New York: St. Martin’s Press, 1999); John Bellamy Foster, Marx’s Ecology (New York: Monthly Review Press, 2000); Paul Burkett and John Bellamy Foster, “Metabolism, Energy, and Entropy in Marx’s Critique of Political Economy,” Theory & Society 35 (2006): 109-56. Marx and Engels, MEGA IV, 31 (Amsterdam: Akadamie Verlag, 1999), 512-15.
4. Marx, Capital, vol. 3, 911.
5 . Foster, Marx’s Ecology, 236-54. Douglas R. Weiner, Models of Nature (Bloomington: Indiana University Press, 1988). John Bellamy Foster and Paul Burkett, “Ecological Economics and Classical Marxism,” Organization & Environment 17, no. 1 (March 2004): 32-60.
6. Karl Marx, Grundrisse (London: Penguin, 1973), 471-79, ve Capital, vol. 1 (London: Penguin, 1976), 915.
7. Fatma Ülkü Selçuk, “Dressing the Wound,” Monthly Review 57, no. 1 (May 2005): 37-44.
8. Joseph Needham, Moulds of Understanding (London: George Allen and Unwin, 1976), 301.
9. Branko Milanovic, Worlds Apart (Princeton: Princeton University Press, 2005); John Bellamy Foster, “The Imperialist World System,” Monthly Review, vol. 59, no. 1 (May 2007): 1-16.
10. Hannah Arendt, The Human Condition
(Chicago: University of Chicago Press, 1958), 248-73; Karl Marx and Frederick Engels, Collected Works (New York: International Publishers, 1975), vol. 1,
224-63.
11. Michael R. Raupach, et al., “Global and Regional Drivers of Accelerating CO2 Emissions,” Proceedings of the National Academy of Sciences 104, no. 24 (June 12, 2007): 10289, 10288; Associated Press, “Global Warming: It’s the Humidity,” October 10, 2007.
12. Paul Burkett’s “Marx’s Vision of Sustainable Human Development,” Monthly Review 57, no. 5 (October 2005): 34-62.
13. Ernesto “Che” Guevara, “Man and Socialism in Cuba,” http://www.marxists.org/archive/guevara/
1965/03/man-socialism-alt.htm. Michael Löwy, The Marxism of Che Guevara (New York: Monthly Review Press, 1973), 59-73.
14. Richard Gott, In the Shadow of the Liberator (London: Verso, 2000), 116; Simón Bolívar, “Message to the Congress of Bolivia,” May 25, 1826, Selected Works (New York: The Colonial Press, 1951), vol. 2, 603.
15. Karl Marx, The Poverty of Philosophy (New York: International Publishers, 1963), 146; Early Writings (New York: Vintage, 1974), 348, 353.
16. István Mészáros, Socialism or Barbarism (New York: Monthly Review Press, 2002), 23.
17. http://www.monthlyreview.org/castro/index.php.
18. Paul M. Sweezy, “The Transition to Socialism,” Sweezy and Charles Bettelheim, On the Transition to Socialism (New York: Monthly Review Press, 1971), 112, 115; Michael Lebowitz, Build it Now (New York: Monthly Review Press, 2006), 13-14.
19. G. W. F. Hegel, Introductory Lectures on Aesthetics (London: Penguin, 1993), 51; Karl Marx,
“Confessions,” in Teodor Shanin, Late Marx and the Russian Road (New York: Monthly Review Press, 1983), 140.
20. Bill McKibben, Hope, Human and Wild (Minneapolis: Milkweed Editions, 1995), Deep Economy (New York: Henry Holt, 2007).
21. Michael A. Lebowitz, “An Alternative Worth Struggling For,” Monthly Review 60, no. 5 (October 2008): 20-21.
22. McKibben, Deep Economy, 73. See also Richard Levins, “How Cuba is Going Ecological,” in Richard Lewontin and Richard Levins, Biology Under the Influence (New York: Monthly Review Press, 2007), 343-64; Rebecca Clausen, “Healing the Rift: Metabolic Restoration in Cuban Agriculture,” Monthly Review 59, no. 1 (May 2007): 40-52; World Wildlife Fund, Living Planet Report 2006, http://assets.panda.org/downloads/living_planet_report.pdf, 19; Peter M. Rosset, “Cuba: A Successful Case Study of Sustainable Agriculture,” in Fred Magdoff, John Bellamy Foster, and Frederick H. Buttel, eds., Hungry for Profit (New York: Monthly Review Press, 1999), 203-14.
23. Levins, “How Cuba is Going Ecological,” 355-56 in Lewontin and Levins, Biology Under the
Influence
, 367.
24. Lebowitz, Build it Now, 107-09; István Mészáros, Beyond Capital (New York: Monthly Review Press, 1995), 758-60. Mészáros, Crisis and Burden of Historical Time (New York: Monthly Review Press, 2008).
25. David Raby, “The Greening of Venezuela,” Monthly Review 56, no. 5 (November 2004): 49-52.
26. McKibben, Hope, 62, 154.

[İngilizce orijinalinden Monthly Review Türkçe tarafından çevrilmiştir]