10 soruda GDO – Çiftçi-Sen

Sendika.Org’un notu Çifçi-Sen’in “10 Soruda GDO” adlı broşürünü konunun güncelliği nedeniyle yayınlıyoruz.

ÖNSÖZ
Bilindiği üzere tohum, bitkisel üretimin ve gıda zincirinin ilk halkasıdır. Tarım tohumun bulunmasıyla başlamıştır. Tohum olmazsa tarım ve gıda olmaz. Toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye veya böceğe ilaç atmazsanız az da olsa bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum saçmazsanız ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle üretici köylüler ve tüketiciler için tohum yaşamla eş anlamdadır.

Şirketlerin en büyük hayali de çiftçiyi/köylüyü kendilerine bağımlı kılmak için tohumu ele geçirmektir. Çünkü tarımsal üretimi kendi denetimleri altına almak isteyen şirketler bilirler ki, eğer çiftçinin tohumu varsa dışarıdan hiçbir girdi almadan bile üretim yapabilir. Çekici gücü kendi hayvanlarıyla sağlayabilir, gübreyi hayvanlarından ve bitkilerinden elde edebilir, zararlılarla kendi yöntem ve deneyimleriyle baş edebilir. Evet, bu nedenle, şu konu çok önemlidir: Şirketlerin tarım ve gıdada egemenlik kurmaları için tohumu ele geçirmeleri şarttır.

Onun için şirketler önce hibrit tohumları geliştirdiler. Şimdi de tohumların genleriyle oynuyorlar. Bitkinin genetik yapısı, bir kere olgunlaştıktan sonra bir daha filizlenmesini engelleyen bir gen yerleştiriyorlar. Bu işlemden sonra elde ettikleri tohumlara patent alıyorlar ve tohumun sahibi oluyorlar. Şirketlerin bu tohumunu kullanan çiftçiler şirketlere her yıl para ödeyerek tohum almak zorunda kalıyor. Çiftçi şirketten aldığı tohumu ektikten sonra elde ettiği üründen tohumluğunu ayırdığında yine şirkete ödeme yapmak zorunda olacak. Çünkü şirketler patent yoluyla tohumun sahibi yapılmış durumda!

Ayrıca bitkinin genetik yapısına başka bir gen yerleştirme yöntemi sayesinde şirketler, tohumların yanında ilaçlarını da satmış olacaklar. Başka bir deyişle çiftçiler olarak bizler tohumla birlikte aynı şirketin ilacını da almak mecburiyetinde kalacağız. Bu yöntemle şirketler sömürü kalemini ikiye katlayacak ve bizleri her yıl kendilerinden tohum ve ilaç almaya mecbur edecekler. Kısacası bu işleyiş şirketlere kazandıracak. Biz çiftçileri ise sadece zarar ettirmekle kalmayacak, aynı zamanda çoğumuzun toprağımızı kaybetmemize neden olacak, şirketlere bağımlı köle haline getirecektir.

Bilmemiz gereken bir diğer önemli konu da şudur. Bugün Türkiye’de genetiği değiştirilmiş tohumların üretilmesi, satılması ve kullanılması kanunen yasaktır.

Ancak büyük tarım, ilaç ve gıda şirketleri genetiği değiştirilmiş tohum kullanmanın serbest bırakılması için “Meclis toplansın yasa çıkarsın” istiyorlar. Çıkarılacak Yasada “genetiği değiştirilmiş tohumların üretilmesi, satılması ve kullanımı serbest olsun” diyorlar.

Türkiye’de çıkarılması düşünülen Ulusal Biyogüvenlik Yasa taslağında genetiği değiştirilmiş tohumların “üretim ve satışının serbest bırakılması, bu konuda yasağın kaldırılması” amaçlı bir çalışma olduğu, bizzat Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından kamuoyuna açıklandı.

Gerekçe olarak da, genetiği değiştirilmiş tohumlar; “verimliliği arttırır, daha az ilaç kullanmayı sağlar, açlığa ve yoksulluğa çare olur” diye gösteriyorlar. Gerçek olmayan bu asılsız söylem ve propagandalarla kamuoyunu yanıltıyorlar, biz çiftçilerin de kafalarını karıştırmaya çalışıyorlar.

Bu nedenle Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak, bu broşürü hazırlayarak genetiği değiştirilmiş tohumlarla ilgili bilgi paylaşımında bulunmak istedik.

Saygılarımızla…

Çiftçi Sen Yönetim Kurulu

10 SORUDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)

Giriş
Ulusal Biyogüvenlik Yasası doğa için Anayasa niteliğinde olması gereken bir yasadır. Tohumculuk Kanunu ise doğanın anayasasına uygun bir kanun olarak çıkarılması gereken bir kanundu. Tohum şirketlerinin bastırmasıyla Türkiye’de önce Tohumculuk Kanunu çıkarıldı. Şimdi Ulusal Biyogüvenlik Yasası çıkarılmaya çalışılıyor. Tohumculuk Kanunu’nun doğayı ve çiftçiyi koruyan bir özelliği olmadığı gibi çiftçiyi de doğayı da yoksullaştıran bir yasa olduğu biliniyor.

Şimdi de çıkarılacak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nda genetiği değiştirilmiş tohumların alınması, satılması ve üretimde kullanılmasına serbestlik getirileceği söyleniyor. Peki, genetiği değiştirilmiş tohumların serbestçe alınması satılması ve genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapılması ülke ekonomisine ve üretici köylülere, çiftçilere yararlı mı yoksa zararlı mı olacak? Gelin 10 soruda buna cevap bulmaya çalışalım.

1 – Çiftçilerin hasattan tohumunu ayırma hakkı ihlal ediliyor mu?
Bilindiği gibi biz köylüler geleneksel (bilge) köylü tarımcılığında yeniden ekilmek üzere ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırabiliyor ve saklayabiliyorduk. Bu amaçla Tarım Bakanlığı tarafından köylerde kurulmuş olan selektör dairelerinde, ürünümüzden ayırdığımız tohumlukları yabani tohumlardan ayırıyor, yeterli irilikte ve olgunlukta olanları seçiyor, kullanıyorduk. Üretimimizi bu şekilde ayırdığımız tohumluğumuzla özgür bir biçimde sürdürüyorduk. Tarımı ve çiftçiyi var eden, tarımsal üretimin günümüze kadar sürmesini sağlayan bu bitki üretme hakkımız ilkönce selektör dairelerinin kapatılması, daha sonra da dışarıdan tohum alımının serbest bırakılmasıyla budanmaya başlandı.

Ardından milyarlarca çiftçiye ait olan bitki üretme hakkı şimdilerde sayıları 10’u bulmayan tohum şirketlerine tohumları patentleme izni verilerek elimizden alınıyor. Biz çiftçilerin ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırma hakkımız elimizden alınıyor.

Aslında genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapan ülkelerin çiftçileri genetiği ile oynanmamış tohumlarla üretim yapmak istiyor. Kanada’da genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapan 1.566 çiftçi arasında yapılan bir araştırma bu durumu kanıtlıyor. Araştırmada 1.566 çiftçinin % 83’ü genetiği ile oynanmış tohum kullanmaya karşı olduğunu ve üretimde kullanmak istemediğini belirtmiştir. Kanadalı çiftçiler genetiği değiştirilmiş tohumla üretime karşı olma gerekçelerini;(1)
a. Kazançlarının düştüğü,
b. Gıda arzının şirketlere geçtiği,
c. Doğal bitkilerin ve ürünlerin risk altına girdiği,
d. Piyasa kaybına uğradıkları şeklinde belirtmişlerdir.
Kanada örneğinde olduğu gibi biz Türkiyeli çiftçilere zarar ettirecek, sadece şirketlere bizim sırtımızdan kazandıracak genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapmak istemiyoruz.

2- Canlıya Sahip Olmak Mümkün müdür, Bu Mümkün Olmalı mıdır?
İnsanoğlunun tarıma başladığı ilk yıllarda buğday yabancı bir ottu. Olgunlaştığı zaman başakları çatlar, tohumları da toprağa saçılırdı. Buğdayın doğadaki devamlılığını sağlayan buydu. Ancak bu durum tohumun toplanarak üretim yapılmasına olanak vermiyordu. Kadın çiftçiler önce bu başaklar arasında tohumlarını saçmayanları seçmek suretiyle üretime başladılar. Yani doğada, tohumluğunu ekme, seçtiği tohumu tarlaya saçma yöntemiyle ıslah çalışmaları yapmaya başladılar ve böyle yapageldiler. Ekseriyetle kadınlar bu, ıslah ve geliştirme çalışmalarını laboratuarlarda değil, doğanın bağrında uygulamalı olarak yaptılar. Bu süreç ve üretim tarzı on binlerce yıldır sürmektedir.(2) Buğday, arpa
, çeltik ve daha birçok bitki kadın çiftçilerin binlerce yıldır sürdürdüğü ıslah çalışmaları ve bilgeliğiyle bugüne kadar geldi. Bu, ürün çeşitliliğini hem artırdı hem de devamlılığımı sağladı.

Bu gerçeklere rağmen şirketler bugün kendilerini yeniliklerin ve fikri mülkiyetin tek kaynağı olarak görmekte ve anlatmakta sakınca görmüyorlar.

Şirketler, aslında bir bitkiyi doğal yaşam alanı olan ortamdan alarak bitkinin genleriyle laboratuar ortamlarında oynuyorlar. Sonra da genini değiştirdikleri bitki için patent alıyorlar. Patentini aldığı “bitkinin sahibi benim” diyerek o canlının sahibi oluyorlar. Yani bir tür gen korsanlığı, “hırsızlığı” yapıyorlar. Oysa genleri ile oynadıkları bu canlı(lar) yüzyıllardır zaten doğada yaşayagelmektedir.

Ayrıca eğer şirketler istemezlerse bu bitkilerin ürününden insanlar ve hayvanlar da yararlanamayacak. Neden? Şirketlere patent yoluyla canlıya sahip olma hakkı tanındığı için!

3- Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar İlaç Kullanımını Azaltır, İlaç Fiyatını Düşürür mü?
Şirketler ürettikleri kimyasallarla topraklarımızı ve sularımızı önce kirlettiler. Şimdi de “doğa kirlendi, toprak, su, insanlar ve diğer tüm canlılar tehlike altındadır” diyor, genetiği değiştirilmiş tohum kullanmamız gerektiğini empoze ediyorlar. Böylece daha az ilaç kullanmış olacağımızı, felaketlerin de önünü alacağımızı propaganda ediyorlar.
Ancak gerçekler tohum ilaç ve gıda şirketlerinin söylediği gibi değildir.

Kanıtlar:
a) Ekilebilir tarım arazilerinin %74’ünde soya, mısır ve pamuk yetiştiren Arjantin’de, 1996 yılında 13,9 milyon litre glyphosate kullanılmış. 2008 yılına gelindiğinde Arjantin’de ilaç kullanım miktarı 200 milyon litreye ulaşmış. 1996 yılından 2008’e GDO’lu soya ekim alanı 5 kat, yabancı ot ilacı gloyphosate kullanımı 14 kat artmıştır.(3)
Bu nedenle genetiği değiştirilmiş tohumla ürün yetiştirilmesi, kullanımı ve satışının ülkemiz genelinde yasak olarak kalması önemlidir.
b)
Peki, genetiği değiştirilmiş tohumlar ve kullanılan ilaçlar ucuz mudur, bir de buna bakalım isterseniz.
Şirketler bir kez genetiği değiştirilmiş tohumla üretimi yaygınlaştırdıktan sonra çiftçiler, tohum şirketinin tohumuna, üretim modeline ve fiyat belirlemesine teslim olur. Her yıl tohumu daha yüksek fiyatla almak zorunda kalır. Yani elini bir kez veren çiftçi bir daha kolunu tohum şirketlerinden kurtaramaz.

Örnekler:
• ABD’deki genetiği değiştirilmiş tohumların başını çeken soya tohumunun ortalama fiyatı 2006-2008 yılları arası iki yıllık süreçte % 50’den daha fazla arttı.
• Roundup herbisitin perakende fiyatı Aralık 2006’dan Haziran 2008’e iki yıldan daha az bir sürede % 134 artış gösterdi.4
Biz çiftçiler biliyoruz ki, doğal denge korunabildiği oranda daha az, doğanın bozulduğu oranda daha fazla girdi (ilaç, gübre v.s.) kullanmak zorunda kalırız.
Demek ki, genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapıldığında hem ilaç kullanımı hem de ilaç fiyatı sürekli artıyor. Yani ilaç ve ecza şirketleri zenginleşiyor, çiftçiler yoksullaşıyor!

4- GDO Verimliliği Arttır mı?
Şirketler, genetiği değiştirilmiş ürünler “açlığa çare, çiftçiye bol kazanç getirir” diyorlar. Bu kocaman bir kuyruklu yalandır!

Kanıtlar:
4.1
ABD üniversiteleri tarafından yapılan testlerde genetiği değiştirilmiş soyanın diğer soyalara göre % 5,3 daha az verimli olduğu tespit edilmiştir. Nebraska Üniversitesi agroministlerinin (bitki bilimcilerinin) 2001 yılında yaptıkları çalışmalarda da veriler aynı sonuç elde edilmiştir. Kansas Devlet Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalarda ise genetiği değiştirilmiş soyanın verimliliğinin % 9 oranında daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır.(5)
4.2 ABD’de pamuk ekim alanlarının % 86’sında genetiği değiştirilmiş pamuk ekimi yapılmaktadır. ABD’de genetiği değiştirilmiş tohumla üretilen pamuğun verimi ise 933 kg/ha civarındadır. Çin’de pamuk ekim alanlarının % 68’i, Hindistan’da % 76’sı, Arjantin’de % 95’i genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılmaktadır. Çin’de verim 1.313 kg/ha., Hindistan’da 553 kg/ ha, Arjantin’de 483 kg/ha’dır.(6)
Türkiye’de ise genetiği değiştirilmemiş tohumlarla yapılan pamuk üretimindeki verimlilik hektara 1.334 kg/ha’dır. Dünya pamuk verim ortalaması ise 775kg/ha’dır.
4.3 Genetiği değiştirilmiş Roundup Ready’li kanola mahsulünde % 40 oranında artış iddialarına karşı Avustralya, “yapılan denemeler bizim ulusal ortalamamızın % 17 altında olmuştur” diye açıklamalarda bulunmuştur.(7)
Bu sonuçlardan da anlaşılacağı gibi genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılacak üretim, verimliliği arttırmayacağı ve biz çiftçilere kazandırmayacağı gibi açlığa da çare olmayacaktır.

5- Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar Yoksulluğa Çare midir?
Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar üreten şirketlerin bir başka propagandası “genetiği değiştirilmiş tohumlar yoksulluğa çaredir” söylemidir. Bu da doğru değildir!

Kanıtlar:
Paraguay,
genetiği değiştirilmiş soya ekim alanı bakımından dünyada yedinci sıradadır.
Fakat Paraguay köylülerinin % 40’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Güney Afrika’da 2000 yılından bu yana genetiği değiştirilmiş pamuk eken çiftçi sayısında 4 kata yakın bir azalma görülmüştür(8)

Arjantin’in bitkisel üretiminin%75’igenetiği değiştirilmiş tohumlarla gerçekleşmektedir.
Arjantin, 1970’lerde Latin Amerika’nın refah düzeyi en yüksek, fakirlik oranı % 5 olan
bir ülkesiydi. Genetik tohumla üretimi artan Arjantin 2002’lere geldiğinde fakirlik oranı % 51 ‘e
yükselmiştir.(9) Genetiği değiştirilmiş tohumla üretim öncesinde Arjantinli çiftçiler ve tüketiciler
zor zamanlarda kendi yiyeceklerini kendileri ekerek/üreterek karınlarını doyurabilmişti.
Ancak genetiği değiştirilmiş tohumla üretimin yaygınlaşmasından sonra kendilerine ait yerel tohumları, yerel tohumla üretim yapma bilgilerini ve araçlarını yitirdiklerinden dolayı bu mümkün olmamıştır.(10)

Hint tarımına genetiği değiştirilmiş tohum şirketleri egemen olmaya başladığından bu yana artık çiftçilerin hangi ürünleri yetiştireceğine şirketler karar veriyorlar. Şirketlerin burada uyguladığı sömürü sistemi dayanılmaz bir hal almış durumda. Hindistan’da genetiği değiştirilmiş tohumlarla pamuk yetiştiren çiftçilerden ipoteğini ödeyemeyen çiftçiler canlarına kıymaya başladılar. Hindistan’da 1997-2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı İçişleri Bakanlığı verilerine göre 182 bin 936. 2008 rakamlarının 16 bine yaklaştığı belirtiliyor. Sadece 2009’da hayatına son veren çiftçi sayısı 2000’i geçmiş.(11)
Büyük tarım ve ilaç tekelleri ürün ve pazar denetimini ele geçirdiği oranda yoksullaşmanın oranı da artıyor. Tarımsal üretim endüstrileştikçe, kimyasal kullanımı artıyor. Genetiği değiştirilmiş tohum kullanıldıkça önce toprak yoksullaşıyor, ardından da çiftçiler. Çiftçiler ya canlarına kıymak zorunda bırakılıyor, ya da kendi toprakları üzerinde köle durumuna düşürülüyor.

6- Genetiği değiştirilmiş tohum üretimi toprağa zarar verir mi?
Toprak üretimin beşiğidir. Tohum iyi bir toprak ile buluştuğunda sağlıklı gelişebilir. Ancak tohumumuzu saçacağımız toprak özelliğini kaybetmi