Sınıf cumhuriyetinde sınıf mücadeleleri- Sungur Savran (Birgün)

Selami İnce – Selçuk Candansayar/ Birgün

Cumhuriyet kimin tarihsel mücadelesi
Dizi boyunca bu güne dek daha çok kimlikler, aidiyetler ve mezheplerin Cumhuriyetle ilişkisi ve mücadelesine dair yazılar yayınlandı. Cumhuriyet üzerine düşünüp tartışırken kerteriz olarak neyin seçildiği hem geçmişi hem de bu günü anlama biçimini tümüyle değiştirmektedir.
Cumhuriyeti kim kurdu? Bir avuç kahraman mı, yoksul ama gururlu Anadolu halkı mı? Bu resmi tarih söylencesinin artık işlevsizleştiği ve kimsenin işine yaramadığı gibi inanaların da pek kalmadığı bir gerçek. Biraz da bu yüzden neredeyse önüne gelenin kendi kerterizinden kurduğu gayri resmi tarihi resmi tarih yapma, kabul ettirme mücadelesi de şiddetlenmiş durumda.
Cumhuriyet kendinden önce gelenlerden hangisinin devamı ya da ürünüdür. Bir şeye karşı mıydı yoksa onun ardılı mı? Payanda mı oldu temel mi attı? Cumhuriyet öncesinde hiçbir şey yokken 1923 te mi kuruldu yoksa gerçekte yaşı seksen beşten fazla mı?Cumhuriyetin burjuva cumhuriyeti olduğu konusunda bu halini olumlayan da, olumsuzlayan da, karşı çıkan ve destek olan da hem fikir.
Peki ama bir cumhuriyet madem burjuva niteliği taşıyor o zaman orada olması gereken diğer sınıflar ve sınıf mücadelesi nerede? Sınıfın bir kere olduğu andan itibaren sınıf mücadelesi kaçınılmaz oluyorsa Cumhuriyet sınıf ve sınıf mücadelesi kerterizinden nasıl değerlendirilmeli?
Sungur Savran, cumhuriyetin tarihini 1923’ten 1908’e çekerek onu bir sınıf mücadelesi olarak okumayı öneriyor.

***

Bu yıl sadece cumhuriyetin kuruluşunun 85. yıldönümü değil. Aynı zamanda cumhuriyetin kuruluşuna giden yolu ilk kez açan 1908 Jön Türk devrimi de 100. yıldönümüne ulaştı. Bu iki tarihi olay arasındaki sıkı bağlar, cumhuriyeti kuran 1919-1923 devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk eski silah arkadaşı İttihatçılara sonradan düşman olduğu için resmi tarih tarafından hep görmezlikten gelindi. Onun negatifi gibi kurgulanmış gayri resmi ideoloji, yani sol liberalizm de bu bağları çok fazla deşmedi.

Gerçi son yıllarda solda resmi tarih taraftarları, yani sol Kemalistler, “ulusalcı” denen pozisyona doğru yozlaştıkça, önce “dünya Türklüğü”ne merak saldıkları için Enver Paşa’yı rehabilite etmeye kalktılar (bkz. Sarıkamış macerasına ilişkin değişen yaklaşım), sonra da Ermeni sorununda gösterdikleri şovenizmi Talât Paşa’ya sahip çıkarak noktaladılar. Böylece Kemalizm ile İttihatçılık arasındaki, gözlerden saklanan bağ güncel politikanın zorlamasıyla itiraf edilmiş oldu. Öteki yanda, gayri resmi ideoloji saflarında ise, Kemalizm’in varislerinin hep “İttihatçılık” ile suçlanması bu adı konulmamış bağa sürekli olarak işaret ediyordu.
Resmi ideoloji için hem Jön Türkler hem Kemalistler, hiçbir sınıf temeline dayanmayan, iyi niyetli, memleketini sevdiği için ileri gitmesini arzu eden sivil-asker aydınlardı. Cumhuriyet ve onu izleyen “devrimler” Türkiye’ye bu insanlar sayesinde bir “aydınlanma devrimi” yaşatmıştı. Sol Kemalizm ve bugünkü yozlaşmış versiyonu “ulusalcılık” açısından Türkiye Cumhuriyeti insanlığın başına gelmiş en iyi şeydir ve günümüzde savunulması bütün görevlerden önce gelir. Gayri resmi ideoloji yani sol liberalizm bunu tersine çevirir. Gerek İttihatçılık gerekse Kemalizm Osmanlı bürokrasisinin içinden çıkan ve devleti kurtarmaktan başka amacı olmayan kadroların ürünüdür. Cumhuriyet devleti, Osmanlı’dan sivil toplumu, kapitalizmi ve demokrasiyi bürokrasinin çıkarları adına engelleme misyonunu olduğu gibi devralmıştır. Yukarıda resmi tarihin sol liberal eleştirisine neden sol Kemalizm’in “negatifi” dediğimiz sanırız anlaşılmıştır: Burada tarihin aktörü aynı kalmakta, sadece ona atfedilen artı işareti eksiye dönüşmektedir. Her iki şemada da sivil-asker bürokrasi sanki bir hava boşluğu içinde hareket ederler. Karşıt kutuplar gibi görünen iki tarih yorumu, tarihin yazılmasında sınıfları bütünüyle dışlamakta birbiriyle yarışır.

Sol tarih yazımına ve yorumlama faaliyetine bu iki akım hâkim olduğu için 1908 Jön Türk devriminden 1923’te cumhuriyetin kurulmasına kadar yaşanan inişli çıkışlı tarihsel sürecin Türkiye’nin burjuva devriminin iki merhalesi (gerçekte Birinci ve İkinci Türk devrimleri) olduğu anlaşılmaz. Bunun sonucunda da kurulan cumhuriyetin bir burjuva cumhuriyeti olduğu, hem Jön Türklerin hem de Kemalistlerin, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin önünün açılması için mücadele ettikleri kavranamaz. Hatta devrimin ve cumhuriyetin burjuva karakteri vurgulandığında genellikle buna “ama Türkiye’de burjuvazi yoktu ki” diye cevap verilir. Bazen bu itiraz “sanayi burjuvazisi yoktu ki” gibi iyice absürd bir hal alır. Bu itirazı yapanlar, ilk büyük burjuva devrimi olan İngiliz devrimi için de, burjuva devriminin en tipik örneği olan Fransız devrimi için de benzer itirazların ileri sürülmekte olduğunun herhalde farkında değildirler. Daha da önemlisi, bir devrimin ve o devrimden doğan devletin karakteri ile o devrime hangi toplumsal grupların önderlik ettiği, devrimci kadroların hangi sınıf ve katmanlardan devşirildiği sorununu birbirine karıştırırlar.

Hiç kuşku yok: Türkiye Cumhuriyeti daha baştan bir burjuva cumhuriyetidir. 1920’li ve 30’lu yıllarda ekonomi, hukuk, kültür ve ideoloji alanlarında yaşanan büyük altüst oluş, toplumu burjuvalaştırmak için gerçekleştirilmiştir. Günümüzün en büyük holdinginin (Koç) ve en büyük özel bankasının (İş Bankası) o dönemin bir ürünü olması rastlantı değildir. Cumhuriyet’in bütün yapısı, kapitalizmin gelişmesi ve burjuvazinin hâkimiyetinin ihdas edilmesine yönelik olarak kurgulanmıştır. Cumhuriyet bir sınıf cumhuriyetidir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE SINIF MÜCADELELERİ

Cumhuriyet’in kuruluşu kapitalizm-öncesi toplumun içten içe farklılaşmakta ve oluşmakta olan sınıfları arasında bir mücadelenin ürünü olduğu gibi, cumhuriyet tarihinin kendisi de esas olarak bir sınıf mücadeleleri tarihidir. Bu 85 yıllık tarihi, ister ilerici “zinde güçler”in emperyalizme bağımlı bir takım güçlere karşı savaşı gibi (Kemalistler ve bugün “ulusalcılar”), ister bütün kötülüklerin anası devlet ile içinden demokrasi fışkıran bir sivil toplumun mücadelesi (sol liberalizm) gibi okuyun, her iki durumda da toplumun gelişmesine ve değişmesine yön veren yaşayan sosyal güçlerin yerine, politik personeli ve hayali fikirleri yerleştirmiş olursunuz.

85 yıllık cumhuriyet tarihi, sınıf mücadeleleri açısından kabaca üç evreye ayrılır. Kuruluştan 1960’a kadar büyük toprak sahiplerinden ve tüccar-tefeci tayfasından bir kapitalist sınıfın doğuşu ve köylülüğün uzun bir süreç içinde proleterleşmesi yaşanmıştır. Bu dönemde siyasi iktidara yansıyan sınıf mücadeleleri ise hâkim sınıf ve katmanlar arasında mücadelelerdir. Burjuvazi ile onun önüne düşmüş olan bürokrasi arasında otuzlu yıllarda aynı partinin içinde başlayan sessiz mücadele, 1946’dan itibaren CHP ile onun bağrından kopmuş olan Demokrat Parti (DP) arasında açık bir cepheleşmeye dönüşecektir. 50’li yılların ikinci yarısı ise DP’de yönetici güç olan tarım ve ticaret burjuvazisi ile yeni yetme sanayi burjuvazisi arasında bir farklılaşmaya ve bu sonuncunun devlet bürokrasisi ile bir ittifak kurmasına tanık olacak, 27 Mayıs, ardına gençliği ve kentsel sınıfların büyük bölümünü de alarak sanayi burjuvazisinin iktidara yükselişinin önünü açacaktır.

1961 Anayasası ile kurulan rejim, 27 Mayıs’ın ardındaki sınıf ittifakının çıkarlarını billurlaştırır, modern bir sanayi kapitalizminin gelişmesinin koşull
arını ortaya koyar. Ama sınıf mücadeleleri hızla karakter değiştirdiği için bu rejim kısa süre içinde sanayi burjuvazisinin kendisi için bir ayak bağı haline gelmeye başlar. 60’lı ve 70’li yıllar, burjuvazinin kendi iç çelişkilerinin yerine kapitalist sınıfın bütünü ile işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki mücadelelerin hâkim hale geldiği bir dönemdir. İşçi sınıfı grev ve eylemlerle mücadeleye atılır. Yoksul köylüler toprak işgalleriyle, genel olarak küçük üreticiler üretici mitingleriyle kervana katılırlar. Emekçi sınıflar bir bütün olarak radikalize olur. Fırat’ın ötesinden bu radikalizasyona Kürtler de yanıt verir. Nihayet, öğrenci hareketi kitlesel biçimde yüzünü devrime döner. TİP ve DİSK, Deniz’ler, Mahir’ler, İbo’lar hep bu militanlığın ürünleridir. Ecevit’in “Ortanın Solu” hareketi ve faşist çeteler, 12 Mart ve 12 Eylül ise burjuvazinin değişik siyasi temsilcilerinin bu yükselişe yanıtı. 12 Mart genel provası başarısızlığa uğrar ama 12 Eylül misyonunu yerine getirir. İşçi sınıfı, Kürtler ve öğrenci hareketi 60’lı ve 70’li yıllarda kazandıkları mevzilerden geri püskürtülür, köylülük ise eski ataletine geri döner.

12 Eylül tarafından açılan üçüncü dönemde, siyasi yaşamı baştan aşağı sarsan ve etkileyen Kürt sorununun yanı sıra, hem sınıflar arası hem de burjuvazi içi mücadeleler belirleyicidir. Döneme her şeyden önce burjuvazinin uluslararası burjuvazi ile elbirliği içinde işçi sınıfına ve emekçilere yönelik neoliberal, küreselci taarruzu damgasını vurur. İşçi sınıfı 12 Eylül ve neoliberal saldırıya karşı 1989-1997 arasında, 60’lı ve 70’li yılların düzeyine ulaşmasa da ciddi boyutlara ulaşan bir karşı atakla cevap verir, ama 1997 sonrasında (burada giremeyeceğimiz nedenlerle) hareket yerini yeniden durgunluğa, hatta uyuşukluğa bırakır. Buna karşılık, burjuvazinin kendi içinde iki kanat şiddetli bir “iç savaş”a girer: Biri 1930’lu yıllardan 1960’lı yıllara kadar yaşanan ilk kapitalistleşme dalgasında doğan ve hakimiyeti elinde tutan Batıcı-laik burjuva kanadı, öteki ise 60’lı yıllarda gelişmeye başlayan, 80’li yıllardan itibaren ise kendisi de adım adım finans kapital statüsüne yükselen İslamcı burjuvazi. İşçi sınıfı 1989’da yarattığı rüzgârı sürdüremeyince, burjuvazinin kendi içindeki sarsıntı politikaya damgasını vurur: 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 askeri müdahaleleri bu iç mücadelenin ürünleridir.

DÖRDÜNCÜ EVRE AÇILIYOR

Bugün, burjuvazinin iç savaşı ile Kürt sorunun yarattığı savaş bütün gücüyle sürüyor. Ama denebilir ki cumhuriyet tarihinde bir dördüncü evrenin ön habercileri de ortaya çıkmış bulunmakta. Bunun temelinde biri dünya çapında biri ise Türkiye’ye özgü iki gelişme var. Dünya kapitalizminin krizi, muhtemeldir ki, muazzam politik ve ideolojik altüst oluşların yaşanacağı yepyeni bir dönem açacaktır. Türkiye’nin bu gelişmeden nasibini almaması mümkün değildir. Türkiye’de ise 2007 ortalarından itibaren, sınıf mücadelelerinde (14 Mart SSGSS ve 1 Mayıs eylemleriyle genelleşen) bir kıpırdanış söz konusu. Meşrutiyet’in 100. yılını tam bir “beyaz Türk” cumhuriyetine dönüşmüş olan burjuva cumhuriyetinin sarsıntılarıyla karşıladık. Cumhuriyet’in 100. yılının yepyeni bir sosyalist cumhuriyetle ve bir Ortadoğu Federasyonu ile karşılanması amacı, sosyalistlerin görevlerini stratejik olarak tanımlayabilecek tek şeydir.