Asgari Ücret ve Davete İcabet: Kavgaysa Kavga!.. – Yüksel Akkaya(Kızılbayrak)

Kapitalist bir sistemde asgari ücret tartışmaları her zaman bir sınıf mücadelesi çağrısıdır. Zaman zaman kapitalistler çeşitli etkenler nedeni ile bu mücadeleye çağrıda geri adım atarlar, zaman zaman da çok gözü kara olurlar. Bu davet ya da geri adım, farklı tutumlardan/anlamlardan kaynaklanır. Gelişimi açısından bakıldığında asgari ücretin kapitalist sistem içinde üç temel anlamı bulunmaktadır.

İlki, işçinin yaşamını sürdürmesi için gerekli ve zorunlu olan araçları almaya yetecek kadar bir paranın ücret olarak belirlenmesidir, ki bu en düşük ücret düzeyidir, bir doğal ücret olarak da kabul edilebilir. Burada sömürü oranı yüksektir, üretilen değerin büyük bir bölümüne kapitalist el koymaktadır. Bu ücret düzeyi ile kriz dönemlerinde olduğu kadar yıkıcı bir rekabetin yaşandığı her dönemde de karşılaşılır. İşsizlik baskısı, korkusu, kaygısı bu ücret düzeyini iyice aşağı çeker. 19. yüzyıl ücretleri ile 21. yüzyıl ücretleri bu tür ücretlerdir. Bu dönem işçi hareketleri de etkisizdir, kapitalist sistemi tehdit eden bir dış etken de yoktur.

Asgari ücretin ikinci temel anlamı kapitalistler arasındaki ücret farkından kaynaklanan “kirli” rekabetle ilgilidir. Gerek ülkeler arasında gerekse işletmeler arasındaki bu ücret farkı, taraflar arasında, maliyetleri ve fiyat düzeyini belirlediği için, bir “haksız”, “kirli” rekabete neden olur. “Düşük ücret”, “yüksek ücreti” kovar, tıpkı kötü paranın iyi parayı kovması gibi! Böyle olduğu için, “yüksek ücret” ödeyen kapitalistler, “düşük ücret” ödeyenlerle rekabet edebilmek için standart bir ücret talebinde bulunurlar, ki bu da asgari ücret olur. Kuşkusuz, bu anlaşmada kabul edilmek istenen en düşük olan ücret olacaktır, ancak somut durum buna el vermediğinden bir pazarlık ile mümkün olduğunca en düşüğe yakın bir ücret üzerinden anlaşılır. İşçi sınıfının potansiyel tehlike/tehdit düzeyine bağlı olarak da bu ücret biraz daha yüksek tutulabilir. Böylesi bir ücret, refah dönemlerinin yanısıra kriz dönemlerinde de benimsenebilir.

Üçüncü temel anlam, asgari ücretin sosyal politikanın bir aracı olması ile ilgilidir. Bu aslında işçi sınıfına teklif edilen bir “rüşvettir” de. Kapitalist sisteme karşıt olmak ve onu değiştirmek yerine, sistemle bütünleşmeyi ve onunla varlığını sürdürmeyi önerir, bunun karşılığında da daha “iyi”, “adil” bir ücret önerir, ki bu öneriyi de asgari ücret olarak yapar. Bu daha çok refah dönemlerinde başvurulan, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra benimsenen bir politikadır. Burada işçinin “normal” ihtiyaçlarını karşılayan bir ücret gözetilmeye çalışılır. Geçimden çok, “insanca yaşam” gibi bir kriterden sık sık sözedilir. ILO’nun tanımı ile “asgari ücret işçiye uygun yaşama normları sağlayacak bir ücret” olarak kabul edilir, ettirilmeye çalışılır.

IMF’nin namlı ve bir o kadar heybetli hatun kişisinin (hadi merak edenler için ilk adını söyleyelim; Anne, ki Fransızca’da okunuşu eşşek anlamına gelen sözcükle aynıdır) asgari ücret yüksek fetvasından sonra, bu yüksek asgari ücreti düşürmek için bölgesel asgari ücret önerilerinde bulunulmaya başlanıldı. Sermaye cephesi buna çok büyük bir iştahla sahip çıkarken işçi sınıfının örgütlerinden kıymet-i harbiyesi olan bir ses seda çıkmadı, zira onların üyeleri bunun dışında kalıyordu! Asıl ses kapitalistlerden geldi. Büyük bir iştahla bu öneriyi benimsediler. Aslında bu öneri daha ileriye götürülerek işçi sınıfının büyük kentlerdeki kesimi tarafından tartışılabilir, bir rüşvet olarak kabul edilebilir, tıpkı kapitalist sistemin refah dönemlerinde işçilere önerdiği görece yüksek ücretler gibi. Ancak IMF’nin güzide insanı Madame’ın teklifi ile bizim kapitalistlerin teklifini iyi “okumak”/değerlendirmek gerekir. İlki yüksek derken, diğerleri evet yüksek, ama bunu çok kurnazca düşürebiliriz demektedir. Ve, asıl sorun da Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) rüşvet teklifini kabul edecek “Üçüncü Bölge” işçileri ile ilgilidir. Zira, ASO çok akıllıca işçi sınıfını bölüp, parçalayarak “teslim” alacağı ciddi bir rüşvet önerisinde bulunmaktadır. ASO’nun “İşsizlik ve Bölgesel Gelir Dağılımı Eşitsizliğiyle Mücadele İçin ‘Yerel Asgari Ücret’ Uygulaması” raporu oldukça önemlidir ve ciddiye alınmalıdır. Marmara bölgesindeki işçilere, ki bunlar önemli bir orana sahiptir, yönelik bir parça daha yüksek asgari ücret önerisi aslında işçi sınıfı ve emekçiler için büyük bir tuzak ve rüşvet teklifidir. Hem tuzak hem de rüşvet olması öze bakıldığında bir çelişki oluşturmuyor! Zira, kriz dönemlerini iyi değerlendiren ASO, asgari ücret felsefesine uygun olarak, “işçi sınıfı adına mutlak eşitliğe” karşı çıkmakta, İstanbul’daki bir işçiye giderleri daha yüksek bir maliyet oluşturduğu için biraz daha fazla yüksek bir ücret önermekte, Diyarbakır’daki bir işçiye de giderleri daha düşük olduğu için daha düşük bir ücret önermektedir. Aslında İstanbul ve Diyarbakır’daki işçiler açısından bakıldığında her iki teklife itiraz etmek için bir neden yok. İstanbul’daki daha yüksek bir ücret alacağı için, Diyarbakır’daki de, (anketin de gösterdiği gibi) daha fazla iş imkanı olacağı düşüncesi ile buna sıcak bakacaktır. Üstelik işsizlik baskısının büyük bir kaygı ve korku yarattığı bir ortamda bu iki gruptaki işçiler için buna rıza göstermemek için bir neden yoktur!.. Ve, asıl sorun da bu düşüncede başlar. Dolayısıyla bu duyguya, bu düşünceye karşı çıkmak gerekir, sınıf mücadelesinin acımasız işleyişini, bu teklif üzerinden somutlaştırmak gerekir.

ASO çok akıllı ve zekice, bir o kadar ikna edici raporu ile bir pazar olarak 1. ve 2. bölge içinde yer alan “gelişmemiş”, “yoksul” kentleri Çin ile rekabete izin verecek bir asgari ücrete tabii tutmak istiyor. İşsizlikten “kırılan” bu bölgenin yedek işçi ordusu da bu teklife sıcak bakıyor. Bu çok doğaldır. Yukarıda dile getirilmeye çalışılan tutumlarla da uyumludur. Bir kriz döneminde işsiz kalmaktan ise ücretin her türlüsüne rıza gösteren, iş bulmak için büyük çaba sarfeden büyük bir yedek işçi ordusunun olduğu her yerde ASO’nun bu teklifi büyük kabul görür. Anket sonuçları da bunu gösteriyor.

ASO’nun bu “ahlaksız teklifi” karşısında ne yapılabilir? Bir, İstanbul gibi işçilerin büyük çoğunluğuna sahip olan 3. bölgedeki işçiler bir rüşvet olarak bugünkü asgari ücretten daha yüksek olan bu teklife evet diyebilir. 1. bölgedeki yoksullar işsizliğin yarattığı kaygı ve korku ile “iş olsun da kaça olursa olsun” teklifini reddetmezler, ki İSO’nun yaptığı anketler bu rızanın çok büyük bir oranda olduğunu gösteriyor. 2. bölge için yapılan teklife de itiraz edecek pek kimse çıkmaz. Aslında ASO’nun bu teklifi, kendi içinde tutarlı bir tekliftir, kapitalist sistem açısından. Zira bu sistemde “asgari ücret” bir işçin yaşamını sürdürmesi ve emek gücünü yeniden üretmesi için gerekli olan araçlara ödenecek para ile sınırlıdır. Bu araçlara ödenen para İstanbul’da başka Diyarbakır’da başka ise ve sonuç itibari ile ASO’nun teklifinde olduğu gibi her iki kentte yaşayan insanlar aldıkları para ile aynı yaşam düzeyini sürdürüyorsa, burada bir eşitlik yakalanmıştır. Yani hem İstanbul’daki hem de Diyarbakır’daki insan aynı kahvaltıyı, aynı öğle ve akşam yemeğini yiyecek, ailesini geçindirecek zorunlu masraflara denk düşen bir para almaktadır. Buradaki temel sorun, mevcut durumdan daha iyi yaşam sürecek olan 1. bölge üzerinden 2. ve 3. bölge emekçilerinin terbiye edilmesidir. ASO’nun raporuna göre başlangıçt
a 1. bölgede yer alan Diyarbakır gibi kentlerde yaşayanlara daha düşük ücret teklif edilirken, İstanbul gibi 3. bölgedeki işçilere daha yüksek ücret teklif edilmektedir. Kısa vadede bu 3. bölge işçisinin daha iyi bir ücret adına, 1. bölgedekilerin yatırımlar aracılığı ile oluşturulacak istihdam imkanları nedeniyle razı oldukları bu sistem, daha sonra bir bumerang gibi tüm emekçileri vuracak, sadece 1. ve 2. bölgeyi değil daha yüksek ücret teklif edilen 3. bölge işçisini de daha düşük bir ücrete rıza gösterecek hale getirecek, Türkiye’nin her tarafını “Çinlileştirecektir”! Hatta daha kötü bir konuma getirecektir. Zira, Çin ile rekabet daha kötü koşullarda ve daha düşük ücret karşılığı çalışmayı gerektirir. Nihayetinde ASO’nun önerisi bir “Çinlileştirme” önerisidir ve her şeyin emek adına tersine çevrilmesidir. ASO’nun bölgeler arasındaki eşitliği sağlamak üzere önerdiği bu teklif “ahlaksız” bir teklif olmanın ötesinde Türkiye’de ücretleri bir “Çinlileştirme/Çinizasyon” teklifidir. Ki, Türkiye için bu yoksulluktan ve bütün bölgeler için bundan daha yoksul bir yaşam teklifinden başka bir şey değildir.

Türkiye’deki asgari ücretlere ve belirlenmesine yönelik politikalara ASO’nun da yukarıda belirtilen düşünceleri açısından bakıldığında, artık kapitalizmin gözü karalığı da görülecektir. Tarihsel gelişim seyri ve bugünkü durumu açısından bakıldığında, emekçilere şimdiye kadar bu kadar büyük bir “ahlaksız” teklifin yapılmadığı da görülecektir (Türkiye’de ilk asgari ücret uygulaması başlangıç ve deneme açısından iller itibari ile farklı olmuştur, ama daha sonra genel uygulamaya geçilmiştir). Bugün asgari ücret, yıkıcı rekabetin acımasız ücreti olarak kabul edilmekte, bunun bir parçası olarak da bölgeler arasında daha farklı bir şekilde uygulanması önerilmekte, daha iyi yaşam koşulları sunulacağı söylenen iller için daha düşük bir asgari ücret teklif edilmekte, düşük asgari ücrete rıza göstermenin karşılığı olarak da yatırımlar sonucu oluşacak istihdam rüşveti teklif edilmektedir. ASO’nu anketine göre de bu işçiler tarafından kabul görmektedir. Anlaşılan odur ki, bir rüşvete teslim olarak büyük bir dünyayı kaybeden işçiler henüz bir sınıf bilinci ile donanmamış durumdalar. Bu da sınıflar arası mücadelede bu büyük asgari ücretliler ordusuna bilinç taşınmadıkça, birer sosyal kontrol aracına dönüşmüş sendikalarda örgütlü olan “mutlu azınlık ve de bilinçli” işçilerle bir şeyler yapılamayacağını gösterir.

ASO’nun bu üç bölgeli asgari ücret teklifi hem sendikalı işçileri “kemirecek”, hem de işçileri bölerek aralarındaki büyük rekabeti körükleyecek, böylece yönetilmelerini kolaylaştıracaktır. Bu nedenle emekçilere, “adil” gibi görünen bu “ahlaksız” teklifin gerçek yüzü gösterilmeli ve buna radikal köklü bir karşı çıkış örgütlenmelidir. ASO’nun bir kölelik ücreti bile olmayan bu teklifi F. Engels’in 150 yıl önce söylediği gibi “Üretim araçlarının: hammaddelerin, fabrikaların ve makinelerin emekçi halkın eline geçmesi” şiarı ile siyasal bir harekete ve mücadeleye dönüştürülerek, tersine çevrilmelidir.

Not: Bu yazıdaki değerlendirmelerin bir kısmı Evrensel Gazetesi’nin Pazar eki Evrensel Hayat’taki yazımızda da yeralmıştır.
Bu yazı Kızılbayrak Gazetesi’nin 17 Aralık 2005 tarihli sayısında yayınlanmıştır