Abdullah Baştürk’ü Anıyoruz! – Ergün İşeri

Türkiye sendika ve işçi hareketi tarihinde önemli isimler arasında kimler var diye sorulduğunda ilk akla geleceklerin arasında Abdullah Baştürk sayılır.

Tam 14 yıl olmuş, Baştürk aramızdan ayrılalı. Az bir zaman değil, insan ömrünü düşündüğümüzde.

21 Aralık 1991’de durdu yüreği, geride bir ömre sığmayacak denli dolu bir yaşam bırakarak.

En son ne zaman görmüştüm onu, ölümünden kısa bir süre önceydi. 11 yıl sonra ilk kez DİSK’in kendi binasında, kendisinin yaptırdığı salonda toplanan DİSK Olağanüstü Genel Kurulu’ndaydı.

Her zamanki gibi tok sesiyle konuşuyordu, salonun sol köşesine konulmuş önünde kocaman DİSK yazan ahşap kürsüden, her heceye vurgu yaparak.

Son buluşması olduğunu kimse bilemezdi, mücadele arkadaşları, koğuş yoldaşları, sevenleri, sevemeyenleri.

İnatçı, inançlı bir insandı, ani gelen şoka birkaç gün de olsa direndi. Dostlarının her zaman öğündüğünü söyledikleri Dağistanlı damarını gösterdi.

Ama nice unutulmaz insan gibi, ardında derin bir boşluk bırakarak gitti, yeri dolmayan, dolamayacak.

21 Aralık’ta yine onu anmak için Zincirlikuyu’daki mezarı başında toplanılacak..

Kimisi gerçekten onu sevdiği için, inanarak, kimisi yalnızca sendikal görevden saydığından yasak savmak için orada olacak.

Büyük çoğunluğu aynı yüzler acaba aramızdan kim eksildi diye merakla aranacak, görülen her tanıdık sima içi rahatlatacak.

Konuşmalar yapılacak, sözler verilecek ve geriye bırakılan kırmızı karanfiller, bir iki çelenkle üzeri örtülen sessiz taşlar kalacak.

Sözler bir başka evrene doğru uzay boşluğuna dağılacak, belki binlerce yıl sonra yankılanıp dünyaya geri dönecek.

İnanıyorum ki o zaman da Baştürk hatırlanacak peki ya geride kalanlar onun gibi Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce gibi anılacaklar mı?

Bugün kaç kişi Mehmet Alpdündar’ı anıyor, hatırlıyor. Kemal Sülker’in Tuzla’daki mezarına kaç sendikacı gidip de bir karanfil bırakıyor.

Yeni kuşak sendikacılar, geçmişlerinden habersiz, geçmişlerine sahip çıkamadan, saygı göstermeden ve muhtemelen kendi hatırlanma süreleri de görevleriyle sınırlı yaşayıp gidiyorlar.

Bırakın lider olmayı, yönetici olmanın sorumluluğundan, örgüt disiplininden ve büyüklerinin tırnağı kadar bile ahlaktan yoksun olanlarla karşılaştıkça insan üzülüyor. O zaman eskiden kızdığımız Baştürk’ün, Türkler’in, Kuas’ın, Güzelce’nin, Alpdündar’ın, Sülker’in ve daha nicelerinin kıymetini daha iyi anlıyoruz. Buna Türk-İş içinden de çok sayıda örnek vermek mümkün. Onları anlatmayı da Türk-İş içinde yetişen dostlarımıza bırakalım.

Bu insanlar Türkiye’deki sendikal hareketin önünü açan, büyük kavgalara büyük güçlerle değil, yürekleriyle girenlerdi. Eğrisiyle doğrusuyla bildiği yolda kararlı yürüyen, yola düşülecekse en başta giden, kavga edilecekse ilk yumruğu atan veya yiyen onlardı.

İnce hesap yapmayan, söyleyeceğini yutkunmadan söyleyip, gidip cezaevinde paşa paşa yatanlardı.

Böyle bir kuşak bir daha gelmez, gelemez. Şimdi devir değişti, şimdi zihniyet değişti, o kuşağın öğrencileri bile değişti. İyiye mi gitti, buna evet diyecek birisi çıkabilir mi?

Baştürk sendikal hareketin içinden çıkmış liderlerin son örneklerinden biriydi.

Olayların seyircisi olmadı, olayları yönlendiren, usta bir satranç oyuncusu gibi birkaç adım sonrasını görebilen (hatta çok daha ötesini) bir yaklaşım tarzı vardı.

İlginçtir, Baştürk’ün mezarı, tam kavşaktadır, mezarlığın ana yolu üzerinde bir dört yol ağzında, orada da duruma hakim anlayacağınız.

Baştürk ilk kuşak sendikacılardan değildi, ama hemen sonrasında gelen, Türkiye’deki sendikaları büyüten kuşağın önde gidenlerindendi.

Irgat kelimesini emekçiye çeviren, yerel yönetimlerdeki emekçileri tek çatı altında örgütleyen bir lider.

BAŞTÜRK’ÜN YAŞAMINDAN BAŞLIKLAR:

1929 Yılında doğmuştu, Yalova’da Dağistan göçmeni bir ailenin üyesi olarak.

Hayat eğitimi için ilkokuldan sonrasına olanak tanımamıştı, doğal olarak yolu işçiliğe düştü, birçok işte çalıştı.

1955 yılında tesisatçı olarak İstanbul Belediyesi’nde işe başladığında hayatının akışı değişti.

1961 yılında İstanbul Belediyesi Fen İşçileri Sendikası’na üye oldu. Sendikanın ilk genel kurulunda genel sekreterliğe seçildi. Ardından ceza yasalarının maddeleriyle tanıştı, işçileri kışkırttığı gerekçesiyle 42 gün tutuklu kaldı. Mahkeme beraatına karar verdi.

Bir süre sonra “Türkiye Genel Hizmet İşçileri Sendikası, yani Genel-İş adını alan sendikanın genel başkanlığına getirildi.

1963 yılında kısa bir süre için Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu.

1964 yılında Türk-İş Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi.

1966 yılında Çorum’daki belediye yönetimi sendikalı oldukları için 72 işçiyi işten çıkarması üzerine işçilerle birlikte yalın ayak Çorum’dan Ankara’ya yürüdü. Belediye yönetimi mahkeme kararını uygulamadığı için bu kez Ankara’dan İstanbul’a protesto yürüyüşünün önündeydi.

1967 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye oldu. Aynı yıl Manisa Belediyesi işçilerinin grevinin ve Ankara’ya yaptıkları yürüyüşün önderliğini üstlendi.

1969 yılında CHP listesinden Yozgat milletvekili olarak TBMM üyesi oldu.

Türk-İş yönetiminin kararı doğrultusunda diğer Türk-İş’li milletvekilleriyle hazırladığı bir yasa taslağı ile Türkiye’nin yerinden sarsılmasına neden oldu. DİSK’i yok etmeyi hedefleyen bu yasa nedeniyle 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi yaşandı.

1971’de Türk-İş içindeki sosyal demokrat sendikacılar hareketinin önderleri arasındaydı ve bu kez ünlü 4’ler raporunun hazırlayıcısıydı. Rapor sonradan katılan sendikacılarla 11’ler raporu adını aldı.

1973 yılında yine CHP listesinden bu kez İstanbul milletvekili olarak Meclis’e girdi.

1976 yılında 4’ler raporuyla Türk-İş içinde başlayan muhalefet hareketini ayrılık noktasına taşıdı ve sendikasıyla birlikte DİSK’e katıldı.

1977 yılında toplanan DİSK 6. Genel Kurulu’nda Genel Başkanlık görevini Kemal Türkler’den teslim aldı. Aynı yıl Genel-İş Genel Başkanı sıfatıyla PSI Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi ve uzun yıllar bu görevi sürdürdü.

1978 yılında 16 Mart Katliamını protesto için yapılan eylem nedeniyle CHP ile karşı karşıya geldi.

1980 yılında toplanan DİSK 7. Genel Kurulu’nda yeniden Genel Başkanlığa seçildi. Konfederasyon içindeki büyük çatlamayı önledi. Ülkenin üzerinde dolaşan kara bulutları çok iyi gördü ama bu kez tarihin akışını değiştiremedi. 12 Eylül darbesinde yüzlerce DİSK üyesiyle birlikte hukuksuz bir sürecin mahkumlarından oldu. 4 Yılı aşkın süre tutuklu kaldı.

1985 yılında Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) DİSK’i üyeliğe kabul etti, Baştürk de ETUC Yönetim Kurulu üyesi oldu ve bu görevini ölünceye kadar sürdürdü.

1986 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü toplantısına katılması iktidar tarafından engellenmek istendi, kararlı bir mücadele sonrasında bu toplantıya katıldı.

1987 yılında Sosyaldemokrat Halkçı Parti listesinden İstanbul milletvekili olarak yeniden Meclis’teki yerini aldı. Daha önce Nelson Mandela’ya verilen İsveç Hareketi Özgürlük Ödülü, bu kez Baştürk’e verildi.

1990 yılında SHP içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle partiden ayrılarak Halkın Emek Partisi kuruluşu sürecine ka
tıldı.

1991 yılında DİSK Davasının beraatla sonuçlanmasının hemen sonrasında uzunca bir süredir, Aksaray’daki bir büroda yürütülen çalışmalar resmiyet kazandı. DİSK Tüzüğünde yeni yasalara uygun düzenlemeleri yapmak için toplanan Olağanüstü Genel Kurula başkanlık etti.

21 Aralık 1991 tarihinde geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşama veda etti. Bu ani ölümün, Özal iktidarının DİSK’in mal varlığına el koymayı amaçlayan bir yasayı Meclis’ten geçirmesi ve buna karşı Anayasa Mahkemesi’nde açılan iptal davası nedeniyle verdiği yoğun mücadele ve gerilimden kaynaklandığı söylendi.

Özal davayı Türkiye işçi sınıfı, DİSK ve Genel-İş önderleri Abdullah Baştürk’ü kaybetti.