Umudun, Coşkunun Sempozyumu Ve Tüsam – Yüksel Akkaya

Bir tek cümle ile TÜSAM’ın sempozyumu anlatılabilir mi? Bilemiyorum. Ancak, ilk günkü oturumların ilkini izlerken yüreğimden geçen duyguyu aklımın düşünceye dönüştürdüğü “şey” şu oldu: sermayenin parası varsa, bizim de yüreğimiz var…

Bir kez daha, biraz gecikmeli de olsa (!), düştük yollara. Türkiye Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (TÜSAM) düzenlediği sempozyuma katılıp, umudumuzu yenilemek, coşkumuzu artırmak için…

Vardık ve gördük ki, TÜSAMcılar yine iyi, güzel bir iş yapmışlar. Öyle olduğu için bir hafta sonunda salon doldu, geç saatlere kadar da öyle kaldı. Bu türden toplantıları izleyenler bilir, genelde boş ve ilgisiz geçer. Örneğin Mayıs ayında Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, TMMOB ve TTB gibi ülkenin köklü kurumlarının düzenlediği “özelleştirme” gibi hayati önemdeki bir toplantıya katılanlar, kurum temsilcilerinin sayısına bile ulaşmamış, salon boş kalmıştı. Bu hafta sonu gördük ki, genç TÜSAMcılar emeklerinin karşılığını da almışlardır. Zira, salon, coşkusunu, umudunu, heyecanını yitirmemiş eskiler kadar ve onlardan çok gençler ile dolup taşarken, toplantılara, konuşmalara yönelik ilgi de yoğun idi. İlk günkü toplantıda saat 18:30’da salonun hala ilk saatlerdeki heyecan ve kalabalık ile tartışmaları izlemesi bunun en önemli kanıtı olsa gerek.

TÜSAM, bu sempozyumlarla sınıf mücadelesinde önemli mevzi savaşlarının başarısının kanıtı olarak varlığını göstermekte, büyük bir mücadele için, işçi sınıfı adına umut vermektedir. Böyle olduğu için de sınıf mücadelesinin sadece işyerlerinde, sokaklarda değil, bu dolu ve ilgi gören salonlarda da sürdüğünü göstermektedir. Zira, bu sempozyumlar ve onlara gösterilen ilgi sınıflar arasındaki mücadelede, akıntıya karşı kürek çekenlerin inadını, coşkusunu, umudunu gösteriyor, deneyimlerini paylaşarak, onları zenginleştirip, çoğaltıyor. Dün ile bugünü, farklı ama anlamlı deneyimleri birleştirip, bir büyük zenginlik olarak yarına ışık taşıyor, umut taşıyor, coşkusunu artırıyor.

Sempozyumların ikincisini düzenleyen TÜSAM, bu yıl “Türkiye’yi sınıf gerçeğiyle anlamak” istiyor, “Türkiye’de sınıfların algılanışı, temsili, sınıf çalışmaları ve sınıf kavramının kullanımına bakış”ı sorguluyordu. Kuşkusuz, bunları bir sempozyum ile “halletmek” mümkün değil, ancak tartışmak ve anlamak için oldukça önemli. Yurdun dört bir yanından olmasa da pek çok kentinden katılımcının bu sempozyumu önemseyerek, gelmeleri de bunun önemli bir göstergesi olsa gerek.
Sempozyumdaki tebliğleri ve içeriklerini burada dile getirmeyeceğim. Çünkü, bunları değerlendiren gazete yazıları çıktı. Ben daha çok, bu sempozyumların önemi ve anlamı üzerinde durmak istiyorum.

Sempozyum açılışlarının, bir gelenek olarak, işçi sınıfına emeği geçenlere yaptırılması bir kadirşinaslık olmanın ötesinde, bir emeğe saygı da. Bu nedenle çok önemli. Geçen yıl Tülin Öngen’in yaptığı açılışı, bu yıl Nail Satlıgan yaptı. Her iki açılış konuşmacısının seçimini anlamlı bulduğumu belirtmek isterim. Umarım bu sempozyumlar devam eder, böylece pek çok emek yanlısı insan, sadece baskı, sindirme ile değil, bu türden “taltiflerle”, “onur veren” davranışlarla da karşılaşır. Şimdilik, iki açılış konuşmacısının akademisyenlerden oluşmasını belki, bir entellektüel faaliyet olarak “hoş” görelim, ama, bundan sonra ki sempozyumlara, akademisyenlerin dışından da açılış konuşmacılarının davet edilmesini dileyelim.

Bu sempozyumun, güzel yanlarından biri işçi sınıfına emek verenleri de anmak oldu. Bir ilk, başlangıç olarak, oturumlardan biri, ” İşçi sınıfının sosyal gerçekliğine bakmak: saha araştırmalarından örnekler” oturumu, “yakın” zamanlarda kaybettiğimiz İlyas Köstekli’ye adanmıştı. İlyas Köstekli, çalışmaları ile bunu hak etmiş bir emek yanlısı araştırmacı, sendika uzmanı, emekçi idi. Belki, diğer oturumlar da bu türden bir anmayı hak etmiş başka kişilere de adanabilirdi. Örneğin Zehra Kosava, Şoför İdris, vb. Sadece “kaybettiklerimize” mi? Hayır, bugün sembol olmuş, yaşayan genç, yaşlı emekçilere de bazı oturumları adayıp, bugünden onlara olan saygı göstermek ne güzel olur.

Pek çok olanaksızlığı, zorluğu aşarak bize umut veren, coşkumuzu artıran TÜSAMcılara gösterdikleri emek için borcumuz var. Umudunu, coşkusunu yitirmemiş, gelecekten umutlu olarak gelip salonu dolduran “kıdemli” gençler ile “kıdemsiz” gençlere borcumuz var. Zira her ikisi birbirini besleyerek, bir kar topu gibi, bir suya düşen taşın yarattığı halka gibi çoğalıyorlar. Bir de, emek sarf edip, bu sempozyuma katılan konuşmacılara borcumuz var. Kuşkusuz, hiçbir “komplekse” kapılmadan bu sempozyumda yerini alan siyasal yapılara da borcumuz var. Borçlarımızın çoğalması dileği ile, “sermayenin parasına karşı, bizim de yüreğimiz var” dedirten herkese teşekkürler.

Bu emeğin daha sonra bir kitap olarak somutlaşması da bir başka önemli kazanım. Zira, bugün kitapçıların raflarını dolduran kitaplar daha çok sermaye yanlısı. Bu nedenle, işçi sınıfının, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak ihtiyaç duyduğu moral kazanımlardan biri olarak, raflardaki emek yanlısı kitap çeşidini artırıp, sonra da hızla bunları “tüketmek” gerekiyor. Geçen yıl yapılan sempozyumun bir kitap olarak raflarda yerini alması, sınıf mücadelesi cephesinde, önemli bir mevzi “savaşı”nın da başarı ile yerini getirildiğini gösteriyor. Çoğalmaları dileği ile…

1 ) www.sendika.org bu gazete haberlerini bir dosya adı altında toplayarak, sempozyum ile ilgili bilgi ihtiyacını giderebilir diye düşünüyorum. Bunu da bir dilek olarak iletiyorum.
2 ) Bu sempozyumları ve bu kadirşinaslıkları önemseyen biri olarak, bu teklifimde ısrarlı olacağımı belirteyim. Zira, TÜSAM’ı TÜSAM yapan güzel davranışlardan biri idi bu. Her oturumun bir işçiden akademisyene, siyasetçiye adanmasından daha anlamlı ve güzel bir şey olmasa gerek.
3 ) TÜSAMcılara ayrıca teşekküre gerek yok, zira bu yazı onlara bir teşekkür yazısı.