Kriz Konjonktüründe İşçi Eğilimleri Araştırması Ön Araştırma Raporu – Nicel İşçi Araştırmaları Merkezi

2.1. Demografik ve Toplumsal Göstergeler

Örneklemenin (255 işçi) biri dışında tamamı (244 işçi) erkektir; dolayısıyla, cinsiyet kategorisini bu çalışmada açıklayıcı bir değişken olarak kullanmak mümkün olmayacaktır. Metal işkolunda kadın oranı % 10’lar civarındadır; Birleşik Metal-İş üyeleri içindeki oranının ise % 5’ler civarında olduğu söylenebilir. Bu çalışmada kadın işçilerin yok denecek bir oranda kalması (% 0.5), anketlerin fabrikaların imalat bölümlerinde uygulanmış olmasından kaynaklanmış olabilir.

Yanıtlayıcıların en küçüğü 16, en büyüğü 52 yaşındadır; yaş ortalaması ise 34.5’dir. İki yıl önce 817 üye ile yapılan araştırmada Sendika üyelerinin yaş ortalaması 33 idi. Bu çalışmada, 1995 araştırmasındaki ortalamaya (34.5) yeniden dönüldüğü anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi, krizle birlikte işyerlerinde kıdem süreleri düşük olan genç işçilerin işten çıkartılması yönünde genel bir işveren politikası yürürlüğe konmuştur. 25 yaş ve altı yaş grubunun 1999 araştırmasındaki oranı %14,4 iken, bu çalışmada %10 seviyesine gerilediği gözlenmektedir. Toplam işgücü içinde gençlerin göreli ağırlığı artarken, sendika üye kompozisyonu içinde genç üye payının azalması, ileriye dönük olarak üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir gelişmedir.

Yanıtlayıcıların % 85’i evlidir; üyelerin medeni durumları bakımından bu çalışmadaki oranlar 1999 Araştırmasının sonuçlarıyla örtüşmektedir.

Öğrenim durumuna bakıldığında, ilk ve ortaokul mezunlarının (ilköğrenim) kısmi bir ağırlığı (%59) göze çarpmaktadır. 1999 Araştırmasında bu grup % 50 civarında bir orana sahip gözüküyordu. Genç üye kayıplarıyla birlikte, üye kompozisyonu içinde lise ve üzeri dereceye sahip eğitimli grubun payında da tedrici bir gerilemenin yaşandığı söylenebilir.

İşçilerin toplumsal kökenleri söz konusu edildiğinde, belirgin bir ikinci kuşak işçi profili ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki tablonun sütun toplamında da görüldüğü gibi, babası işçi olanların oranı % 52.2’dir. Babası memur olanlar da dahil edildiğinde işçilerin %61’nin, işçileşmiş bir aile biriminde doğup büyüdükleri ve yaşama aynı toplumsal sınıf konumunda atıldıkları anlaşılmaktadır. Babası çiftçi olanlar, %30 düzeyindedir; ihmal edilebilir oranda da (%5.5) esnaf kökeninden gelenler mevcuttur.

Yukarıdaki tablodan da izlenebileceği gibi, yaş dilimleri ile toplumsal köken arasında güçlü bir ilişki mevcuttur. Yaş grubu düştükçe, İşçi kökenli ailelerden gelenlerin oranı belirgin bir biçimde yükselmektedir; örneğin, 25 yaş ve altı grubun yaklaşık % 70’i işçi kökenli ailelerden gelmektedir. Bu bulgulara paralel olarak, aşağıdaki tablodan da izleneceği gibi, işçilerin yarıya yakını (%43.8) yaşamlarının ilk 15 yılını çoğunlukla bir büyük şehir ortamında geçirmiştir. 1999 Araştırmasının sonuçlarıyla benzerlikler taşıyan bu bulgular ışığında şu söylenebilir; Sendika bünyesinde, işçileşmiş aile birimlerinde ve büyük şehir ortamında yetişen işçilerin belirgin bir ağırlığı söz konusudur; bu ise, sosyolojik olarak maddi yaşam koşullarını, babası gibi köy ile değil, doğup büyüdüğü şehir ortamındaki farklı yaşam tarzlarıyla kıyaslayan, geçimlik üretim alanları büyük ölçüde ortadan kalkarak gündelik yaşamı tümüyle nakit paraya bağlı hale gelen bir üye tipini resmetmektedir.

Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi yanıtlayıcı hanelerde nüfus ortalaması 4.1’dir; bu rakamın 1999 Araştırmasındaki ortalama ile aynı olması, metal işçilerinin hane büyüklükleri konusunda belirli bir netleşmeyi ortaya koymaktadır. Türkiye’de hane büyüklüklerinin bir-iki kuşak içinde dramatik bir inişe geçtiği bilinmektedir; yanıtlayıcıların hane büyüklükleri genel eğilime paralel bir özellik sergilemekle birlikte, beş ve üzeri nüfusa sahip görece kalabalık hanelerin 1/3’lik bir paya sahip oldukları da gözlenmektedir. Öte yandan, çalışarak ev bütçesine katkıda bulunanların ortalaması, aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, 1.3’dür. Yüzde ile belirtmek gerekirse, yanıtlayıcı hanelerin %74’ü bir tek kişinin kazancına bakmaktadır. Üstelik bu oran, evli işçilerde (n.179) % 82.1 gibi yüksek bir seviyeye çıkmaktadır.

Aşağıdaki grafikten de çıkarsama yapılacağı gibi, iki kişinin çalışarak aile bütçesine katkıda bulunduğu haneler % 20 dolayındadır ve bunlar içinde bekar işçiler (n.32) belirgin bir ağırlığa sahiptir. Bekar işçiler içinde aile bütçesine tek başına katkıda bulunanlar %28 düzeyindedir; % 70’i aşkın bir bölümü iki veya daha fazla çalışanın bulunduğu hanelerde yaşamaktadır.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, yanıtlayıcılar içinde hane büyüklüğü 3-4 kişiden oluşan büyük çoğunluğun aylık ev bütçeleri 250-500 milyon TL. civarında yığılmıştır. Nitekim aylık ev bütçesi ortalaması, Temmuz 15-Ağustos 2001 tarihleri itibarıyla 431.65 milyon TL olarak hesaplanmıştır. Evli ve dolayısıyla tek bir kişinin ücret gelirine daha büyük oranda bağımlı hanelerde aylık ev bütçesi ortalaması 417.32 milyon TL’ye gerilemektedir. Aylık geliri 750 milyon TL sının üzerinde olanlar enderdir. Büyük çoğunluk, dört kişilik bir ailede yoksulluk sınırı olarak hesaplanan 600 milyon TL.’sının altında bir gelirle yaşamını sürdürmektedir

Bu çalışmada işçilere aylık ev bütçesinin yansıra, “sizin gibi bir evin rahatça geçinebilmesi için ayda ev bütçesine ne kadar paranın girmesi gerekir?”, şeklinde bir soru da yöneltilmiştir. Aşağıdaki tabloda, evli, bekar ve toplam olarak, yanıtlayıcıların bekledikleri, gerçekleşen ve sonuçta gereksinim duyulan aylık ev bütçesi ortalamaları verilmektedir. İşçi ailelerinin rahatça geçinebilmelerine olanak sağlayacak aylık gelir beklentisi ortalaması 735 milyon TL civarındadır; aylık ev bütçesi ise beklenen miktarın ancak %59’una denk düşmektedir; bir başka ifade ile işçiler mevcut ev bütçe ortalamasının % 70’i oranında bir miktara daha gereksinim duyduklarını ifade etmişlerdir.

II.2. İşçilik Deneyimi, Kriz ve Sendikalar

İşçilerin çalışma yaşamına atılma yaş ortalaması, aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi 16’dır. Bu yaş ortalaması ilköğretim dönemi bitimini denk düşmektedir. Söz konusu yaş ortalamasında, yaş dilimlerine göre anlamlı farklılıklar göze çarpmamıştır. Bununla birlikte, genç yaş gruplarına indikçe çalışma yaşamına başlama yaşında kısmi bir yükselişten söz edilebilir.

Örneğin, çalışma yaşamına 15 ve daha küçük yaşlarda atılanlar içinde 40 yaşından büyük olanların oranı % 26 iken, 31-35 yaş diliminde aynı oran %20’ye, 25 yaşından küçüklerde ise % 8’lere inmektedir. Metal sektöründeki işletmelerin lise mezunu (özellikle de meslek lisesi) istihdam etmek yönündeki stratejilerinin, bu sektörde çalışanlar içinde “çocuk işçilik” deneyiminden geçenlerin oranlarını yıldan yıla düşürdüğü anlaşılmaktadır.

Çalışma yaşamına ortalama 16 yaşında atılan işçilerin çalışma süreleri ortalaması 18 yıldır. 18 yıl gibi, uzun sayılabilecek bu işçilik deneyimi içinde, işçilerin yarıdan fazlasının ortalama iki kez 3 aydan fazla süreyle işsiz kaldıkları ve ortalama 4 işyeri değiştirdikleri söylenebilir. İşyeri değiştirmeyen işçi oranı % 10 gibi düşük bir seviyededir. 25 ve altı yaş diliminde bile, işçilerin ortalama 3.3 işyeri değiştirdikleri; bu kısa işçilik süresi içinde ortalama 1.6 kere üç aydan
fazla işsiz kaldıkları anlaşılmaktadır.

Metal gibi, nitelikli işgücü istihdamının ağırlıkta olduğu bir işkolundaki örgütlü işyerlerinde, kaotik addedilebilecek bir işgücü piyasasından sıyrılıp gelenlerin sayılarının arttığı anlaşılmaktadır. Ne var ki, işçiler görece güvenceli bir işe ve sendikal örgütlülüğe kavuşmuşken, ülkenin içine yuvarlandığı kriz ortamının bu güvenceyi büyük ölçüde ortadan kaldırdığı ya da tehdit ettiği söylenebilir.

Bu çalışmada, finanslaşan iktisadi sistemin çökmesiyle son 6 aydır derinleşerek devam eden kriz ortamında işverenlerin işletmelerde ne tür politikaları devreye soktukları da araştırıldı. Önceki deneyimler ışığında, kriz ortamlarının, istihdam ve ücretlerde esneklik politikalarının fiilen hayata geçirilmesini meşrulaştıran bir işlev gördüğünü bilinmektedir. Son krizin de benzer uygulamaları devreye sokmak için işverenlere elverişli koşullar sunduğu anlaşılmaktadır. Yanıtlayıcıların % 61’i krizle birlikte işyerlerinde yeni uygulamaların devreye sokulduğunu bildirmiştir. Yeni uygulamaların başında “yıllık izinlerin öne alınması” (% 24), “işçi çıkarmalar” (% 13.6), “taşeronlaştırma” (% 9), “ücretsiz izne çıkarma” (% 5.3) ile “ücretlerin ve çalışma saatlerinin birlikte azaltılması ya da ücretlerin ödenmemesi” (%4.2) gibi uygulamalar gelmektedir. Yeni uygulamaların en çok İstanbul’daki fabrikalarda hayata geçirildiği (işletmelerin yaklaşık % 80’inde), bunu Bursa’daki işletmelerin izlediği (yaklaşık % 75) anlaşılmaktadır. İşletmelerde esnek istihdam ve ücret politikalarının en az uygulandığı il İzmir’dir (%48). Ücretlerin ödenememesi politikası sadece İstanbul’daki işletmelerde gözlenirken, ücretsiz izne çıkarma, yarı ücretle izne çıkarma ve yıllık izinleri öne alma gibi esneklik uygulamalarına da yine ağırlıklı olarak (% 80 – 85 düzeyinde) İstanbul’daki işletmelerde rastlanmaktadır. Kriz sonrasında esnek istihdam ve ücret politikası uygulamaları ile bu uygulamaların illere göre dağılımları sırasıyla aşağıdaki iki tabloda yer almaktadır.

Başka bir çok temel kurum gibi, işçi sendikalarının da tarihlerinin en bunalımlı dönemlerinden birini yaşadıkları bilinmektedir. Kriz gerekçesiyle, toplu sözleşme düzenini tahrif eden fiili esneklik uygulamaları bu bunalıma yeni boyutlar katmaktadır. Bu çalışmada işçilere, son 6 aydır yaşanan kriz çerçevesinde, gerek bağlı oldukları sendikanın (Birleşik Metal İşçileri Sendikası) gösterdiği etkinliklerde, gerekse de Sendikaya duydukları güvende bir artış olup olmadığı soruldu. Aşağıdaki grafikten de izleneceği gibi, krizle birlikte Sendikanın sergilemiş olduğu etkinlikler de bir azalma olduğunu düşünenler çoğunluktadır (%53).

Bununla birlikte, aşağıdaki grafikten de anlaşılacağı gibi, işçiler Sendikalarına duydukları güveni aynı ölçüde yitirmemiştir; güven duygusunun azaldığını söyleyenler % 49 düzeyindedir.

Bursa ve İstanbul’daki işletmelerde çalışanlar arasında Sendikanın son 6 aydır etkinliğinin azaldığını düşünenler genel ortalamanın üzerindedir; sırasıyla Bursa için bu oran % 63, İstanbul için ise %58’dir. Aynı tablo, sendikaya duyulan güven baremi için de geçerlidir. Bursa’da sendikaya duyulan güvenin azaldığını beyan edenler % 61, İstanbul’da ise % 50’dir.

İzmir ve Kocaeli’nde ise sendikal etkinliğin azaldığını ve arttığını düşünenler aynı oranlardadır (İzmir için %49, Kocaeli için %42). Sendikaya duydukları güvenin arttığını beyan edenler her iki kentte de azaldığını beyan edenlerden kısmen fazladır. Sendikal etkinlik ve sendikaya duyulan güven ile işyerlerinde istihdam ve ücret esnekliği politikalarının uygulanıp uygulanmaması arasında güçlü bir ilişkinin varolduğu söylenebilir. Taşeronlaşmanın, tensikatların,ücretsiz izne çıkarma, ücret vermeme gibi politikaların uygulandığı işyerlerinde sendikal etkinliğin azaldığını belirtenlerin oranları % 60 ila % 75 arasında değişmektedir.

İşçilere, bağlı oldukları sendikanın yansıra, konfederasyon düzeyinde de bir değerlendirme yapması istendi ve DİSK, Türk-İş ve Hak-İş’ den hangisinin işçi menfaatleri doğrultusunda daha etkin bir çalışma yürüttüğü soruldu. İşçiler, “daha etkin bir çalışma” yürüten konfederasyon olarak, çoğunlukla (%65.7) kendi üst örgütlerini, DİSK’i görürken, istatistiksel olarak ihmal edilebilir düzeyde olsa da, Hak-İş’i, Türk-İş’e kıyasla daha fazla onayladıkları söylenebilir; Hak-İş’i etkin görenler %2.3, Türk-İş’i etkin görenler ise sadece % 0.5 oranındadır. İşçilerin %2 gibi küçük bir kesimi her üç konfederasyonu bir arada olumlarken, % 29.5 gibi dikkat çekici bir oranda da, üç işçi konfederasyonun hiç biri olumlanmamaktadır. Aşağıda, DİSK’e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikasına üye işçilerin yaş dilimlerine göre işçi konfederasyonlarını değerlendirdiği tablo yer almaktadır.

II.3. Siyasal Tutum ve Davranışlar

İşçilerin siyasal tutum ve davranışları, ön araştırma niteliğindeki bu çalışmanın temel konularının başında gelmektedir. Bu günlerde yapılan kamuoyu araştırmaları, vatandaşların parti tercihlerinde önemli alt-üst oluşların gerçekleştiğini; şu aşamada, oy verme davranışındaki büyük gerileme dışında netleşmiş parti tercihlerinin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, siyasal parti tercihlerindeki belirsizliği yansıtmakla yetinmeyip, mevcut belirsizliği irdelemeyi ve öngörülerde bulunmayı amaçlamıştır. Bu açıdan Birleşik Metal İşçileri Sendikasına üye işçiler, amaca oldukça uygun bir örnekleme kümesini oluşturmaktadır. Zira, 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinin hemen öncesinde Sendika üyeleri üzerinde kapsamlı bir araştırma yapılmış, bu araştırmada ortaya çıkan parti tercihleri, Genel Seçim sonuçlarıyla büyük ölçüde örtüşürken, işçilerin tipik bir Marmara Bölgesi seçmen davranışı sergiledikleri gözlenmiştir. 1999 Araştırmasının siyasal parti tercihleri ile ilgili belli başlı sonuçları şöyle özetlenebilir: (a) İşçiler arasında DSP ve MHP oyları artarken, başta CHP olmak üzere, sırasıyla DYP, FP ve ANAP tercihleri gerilemişti. (b) DSP, işçilerin % 43,2 gibi, Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde ilgi gösterdikleri parti iken, 52. Koalisyon Hükümetini oluşturacak olan üç partinin oy desteği % 62,4 seviyesindeydi. (c) İşçilerin “her durumda kesinlikle oy vermeyeceklerini” belirttikleri partiler sıralamasında kimlik siyaseti yürütmüş olan HADEP, FP ve MHP ilk üçü alırken, DSP karşıtlığı yok denecek kadar azdı. Sonuç olarak 1999 Araştırması, 18 Nisan seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlarla paralellik arz eden, DSP lehine nispi sapmaları içinde barındıran bir tabloyu ortaya koymuştu.

Bugünkü tabloyu, “yarın bir seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna verilen yanıtların yer aldığı aşağıdaki grafikten izlemek olasıdır.

Yukarıdaki tabloyu izlerken, aynı örnekleme kümesinden seçtiğimiz yanıtlayıcılar içinde, 18 Nisan seçimlerinde DSP’ye oy verenlerin birkaç puan düşük temsil edildiğini, MHP ve ÖDP’nin ise birkaç puan fazla temsil edildiğini belirtmek gerekir. Dolayısıyla, grafik genelini izlerken, (+, -) % 3’lük örnekleme yanılma payının, % 5’in altındaki oy oranlarında birkaç puan daha sapma yapabileceği hatırda tutulmalıdır. Bir başka ifade ile, yukarıdaki grafiği, “yarın yapılacak bir seçimde” sandıktan çıkacak oy oranları olarak değil, sandığa yansıyacak temel eğilimler şeklinde okumak, yöntemsel olarak daha anlamlı olacaktır. Bu grafiğe
yansıyan temel eğilimler hakkında şunlar söylenebilir:

(a) İşçiler, merkez siyasal yelpazede yer alan geleneksel partilerden olduğu kadar, merkeze yönelen siyasal partilerden de hızla uzaklaşmaktadır.

(b) Başta DSP olmak üzere 52. Koalisyon hükümetinin işçiler arasındaki desteği, iki yıl içinde % 62.4’lerden % 6,9’a kadar gerileyerek bitme noktasına gelmiştir; öte yandan, bu itibar kaybını dengeleyecek toparlatıcı bir muhalefet odağı da belirmiş değildir.

Aşağıdaki tabloda, işçilerin 18 Nisan seçimlerinden günümüze siyasal parti tercihlerinde gerçekleşen dramatik altüst oluş sergilenmektedir.

Yukarıdaki tablo, DSP tercihlerindeki dramatik değişiklik, Tayyip Erdoğan’ın yeni parti girişimi ve büyük bir kütleyi oluşturan kararsız ve protestocu eğilimlerin incelenmesini gerektirmektedir.

DSP tercihindeki büyük değişim:

18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde oyunu DSP’ye verdiğini söyleyenlerin örneklememiz içindeki oranı %28.4’dir. Önceki seçimde DSP tercihi yapanların günümüzdeki politik tercihlerine bakıldığında son derece çarpıcı bir tablo ortaya çıkmaktadır. 18 Nisan Genel Seçiminde DSP tercihi yapanlar 100 kabul edildiğinde, yaklaşık 1/4 oranındaki yanıtlayıcı “her durumda kesinlikle oy vermeyeceği parti” listesine DSP’yi dahil etmiş gözükmektedir; bu listeye tek başına DSP’yi ekleyenler %15, iktidar partilerinin tümünü ilave edenler %8.2 oranındadır. DSP’ye oy vermiş işçilerin kesinlikle oy vermeyecekleri partiler listesinde MHP tek başına %23, ANAP ise %9.8’lik bir orana sahipken, Fazilet ve DYP karşıtlığı % 5’ler düzeyinde gözükmektedir. CHP karşıtlığı ise yok denecek kadar azdır (% 1.6). İşçiler arasında en büyük düş kırıklığını yaratmış gözüken DSP’ye, bir önceki seçimde oy verenlerin sadece % 8.2’si yine oy vereceklerini ifade etmişken, asıl büyük kitleyi % 50 gibi bir oranla “hiçbir partiye oy vermeyeceğini” belirtenler oluşturmaktadır. Eski DSP oylarının, parlamentodaki hiçbir partiye yönelemeyeceği görülmektedir; yöneleceği yerler arasında CHP (%11.5) ve İnönü’nün girişimi (%5), dikkat çekerken, AK Partiye de % 5 oranında bir kayış söz konusudur. Bugün % 15 seviyesinde olan DSP karşıtlığının 1999 Araştırmasında sadece % 0,7 olduğu hatırlanacak olursa, işçilerin DSP’ye “küsmekle” kalmayıp, onu deyim yerindeyse, “mahkum ettikleri” de anlaşılmaktadır. Aşağıdaki tabloda, işçilerin her durumda oy vermeyeceklerini beyan ettikleri parti dağılımları yer almaktadır.

Bir yeni oluşumun analizi: AK Parti:

Bir süre önce Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) adını alan Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının girişimine örneklememizin yaklaşık % 25’i sempati beslediklerini belirtmişlerdir. AK Parti henüz girişim aşamasındayken yapılan bu çalışmanın ortaya koyduğu dikkat çekici kimi sonuçlar vardır: Her şeyden önce “Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışmaya” sempati besleyenlerin ancak % 54.7’si “Erdoğan ve arkadaşlarının kuracağı partiye” oy vereceklerini söylemişlerdir. Bir başka ifade ile, kuruluş aşamasında duyulan ilginin tümüyle ya da çoğunlukla oya dönüşmesi zor gözükmektedir. Kuruluşunun ardından “AK Partinin aslında değişmediği” yönündeki yoğun medya propagandası, muhtemel ki, bu partinin uyandırdığı ilginin oya dönüşmesini daha da zorlaştıracaktır. AK partiye sempati besleyenler arasında, DSP ve ANAP’a tepki duyan sağ muhafazakar eğilimler belirleyici bir ağırlığa sahip gözükmektedir.

Yeni girişim ve oluşumlar DSP seçmeni işçileri nasıl etkilemiştir?18 Nisan 1999 seçimlerinde DSP’ye oy verenlerin yaklaşık % 65’i yeni girişimlerden her hangi birine sempati duymadıklarını ifade etmiştir; bunun dışında kalanlar içinde, sırasıyla E. İnönü (% 11.5) ve T. Erdoğan’ın girişimleri (AK Parti, % 9.8) ilgi uyandırmış gözükmektedir.

Ancak genel olarak bakıldığında, son genel seçimlerde DSP’yi tercih etmiş olan işçilerdeki baskın eğilimin, büyük bir düş kırıklığı ve öfke olduğu söylenebilir; hiç bir partiye oy vermemek şeklindeki bir tutuma yol açan bu öfke selinin dışında kalanlar da henüz net ve blok bir yöneliş sergilemiş değillerdir.

Aşağıdaki tablo, yeni parti girişimlerinin işçilerde uyandırdığı ilgiyi göstermektedir.

Kararsız ve protestocu eğilimlerin çözümlenmesi:

Her seçim döneminde, ülke seçim atmosferine henüz girmemişken yapılan kamuoyu araştırmalarında parti tercihi belirtmeyip “kararsız” ya da “protestocu” olduğunu söyleyenler genellikle %15 ila %25 arasında değişen bir büyüklükte olurdu ve seçim menziline girildikçe bu belirsizlik büyük ölçüde dağılırdı. Günümüzde yapılan kamuoyu araştırmaları ise, ” Meclisteki partilerin hiçbiri % 10’luk barajı aşamaz” gibi ifadelere kaynaklık eden farklı bir tabloyu ortaya koymaktadır. Bugünkü tabloda, parti tercihini belirlememişlerin oranının dramatik ölçüde yükseldiği; parti eğilimi belirtmeyenler içindeki ağırlıklı kesimi de hiçbir partiye oy vermeyeceğini beyan edenlerin oluşturduğu görülmektedir.

Bu araştırmanın örneklemesini oluşturan işçilerin yaklaşık yarısı, kararsız ve protestoculardan oluşmaktadır; bu grup içinde asıl büyük pay % 73.5 ile protestoculara aittir. Dolaysıyla, siyasal eğilimlere ilişkin tabloyu kavramak ve öngörülerde bulunabilmek için % 49.4’lük grubu daha yakından irdelemek gerekecektir. Her şeyden önce % 49.4’lük “belirsizliğin” 3/4’ünü oluşturan protestocuların, bu eğilimlerini seçim döneminde blok olarak sürdürmeyecekleri şimdiden söylenebilir; hiçbir partiye oy vermeyeceğini belirten protestocuların yaklaşık %60’ı “kendilerine yakın hissettikleri bir partinin olması” durumunda oy vereceklerini söylemişlerdir. Bir başka ifade ile,”kurulu ya da kurulacak hiç bir partiye oy vermeyeceklerini” söyleyenler, örneklememizin bütünü içinde %12’ler seviyesindedir. Kararsızların genel içindeki oranı da %10’lar seviyesindedir. Bu çalışmada kararsızlara “hangi partiler arasında kararsız kaldığı” da sorulmuştur. Bu soruya verilen yanıtlar irdelendiğinde, yeni girişimlerle mevcut partiler arasında ve yeni girişimlerin kendi arasında kararsız olduğunu belirtenler çoğunluktadır; bunlar içinde sağ parti ya da oluşumlar arasında kararsızlık çekenler, sol kararsızlara kıyasla daha fazladır.

Parti eğilimi belirtmeyen bu büyük gruba daha yakından bakılacak olursa, bunların yarıya yakınının 18 Nisan seçimlerinde başta DSP olmak üzere (%32.7) koalisyon partilerine oy verenlerden geldiği anlaşılacaktır. Bu grup içinde bir önceki seçimde sol partilere oy verenler % 12.4 gibi dikkat çekici bir orana sahipken, DYP ve Fazilet’e oy verenler yok denecek kadar azdır.

Oy vereceği parti tercihi belirsiz olan bu grup içinde “her durumda kesinlikle oy vermeyecekleri” partileri belirlemiş olanlar çoğunluktadır. Buna göre, “kesinlikle oy verilmeyecek parti” listesinin başında % 20.4 ile MHP, % 12.4 ile DSP ve % 6.2 ile ANAP gelmektedir; koalisyon partilerinin üçünü bir arada anarak “iktidar partilerine oy vermeyeceklerini söyleyenlerin oranı % 12.4 ‘dür.

II.4. Temel Kurumlara Güven Notu

Kamuoyunda “temel kurumlara duyulan güveni” ölçen çalışmalara duyulan ilgi artmış gözükmektedir. Bu çalışmada, gündelik yaşamımız üzerinde belirleyici etkilerde bulunan kimi iktisadi aktörlere de yer verilmiş ve böylece bütün araştırmalarda siyasi partilerle birlikte sonuncu sırada yer alan Parlamento üç basamak yukarı çıkabilmiştir (!). Parlamento ile en dipte yer alan siyasi parti
ler arasına giren yeni aktörler, aşağıdaki grafikten de izleneceği gibi, piyasalar, bankalar ve borsadır. Sıralamanın üst tarafında ise, genellikle ordunun hemen altında yer alan polis teşkilatının bu konumunu kaybettiği göze çarpmaktadır.

Sonuç

Ön araştırma raporunda altı çizilmesi gereken noktalar şöyle özetlenebilir:

– Yöntemsel olarak, siyasal belirsizliklerin başat olduğu kriz konjonktürlerinde mevcut belirsizliği yansıtan araştırmalardan ziyade, mevcut tablonun altında yatan dinamikleri irdeleyen ve öngörülerde bulunmaya olanak sağlayan araştırma türlerine yönelmek gerekir.

– Siyasal tutum ve davranışlar konusunda, işçilerin örgütlü kesimlerinde belirginleşen eğilimler, belli bir süre sonunda kamuoyunun ortalama eğilimleri haline gelmektedir; bu özelliği ile örgütlü işçiler toplumun habercileri işlevine sahiptirler. Dolayısıyla da, yukarıda belirtilen ihtiyacı karşılayacak araştırmalar için en uygun örnekleme kümesini oluşturdukları söylenebilir.

– İşçiler, iktisadi krizlerin kahredici sonuçlarını, patlak verdiği şok anlarında değil, bir süreç içinde yaşamaktadır. İşçiler, şok anlarını da bir süreç içinde kavrayan ayırt edici bir yaşam deneyimine sahiptirler.

– İşçiler, daha iki yıl önce büyük bir yöneliş ve ilgi gösterdikleri DSP’den hızla uzaklaşmış gözükmektedirler; bu uzaklaşma, bir tür küskünlüğün ötesine geçerek, DSP’yi her durumda oy vermeyeceği partiler listesine dahil etmeye, bir başka ifade ile, kara listeye almaya kadar varmıştır.

– Üç partili Koalisyon Hükümetinin işçiler arasındaki toplam desteği, % 10’luk seçim barajının altına düşmüş; 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde % 60’larda seyreden destek, günümüzde % 7’ye kadar gerilemiştir.

– İşçilerin siyasal tutum ve davranışları, ülkemizde bir “muhalefet krizinin” de varlığına işaret etmektedir; yeni parti girişimleri işçiler arasında kısmi bir ilgi uyandırmış gözükse de, önceki seçim dönemlerinde olduğu gibi, bunların henüz işçilerin kitlesel yönelişini gerçekleştirecek çekim gücüne erişemedikleri anlaşılmaktadır.

– İşçilerin tamamına yakını (% 95,5) yaşanan iktisadi krizlere IMF’nin yol açtığı kanısındadır; finansal aktörlere duyduğu büyük güvensizlik ise, sistemin finanslaşmasına gösterdiği tepkiyi yansıtmaktadır. Öte yandan, krizler gerekçe gösterilerek sistemli bir biçimde fabrikalarda uygulamaya konulan esnek istihdam ve esnek ücret politikası da işçilerin tepkisini çekmektedir; işverenlere 10 üzerinden verilen 1,6’lık güven notu, bunun bir ifadesidir.